قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
“Rabbim! dedi. ‘Beni bağışla ve benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Lütfu sınırsız olan yalnız sensin.’”
Rabbim! dedi, Beni bağışla ve bana bir hükümranlık ver. Hz. Süleyman Rabb’inden hükümranlık istediği sırada bağışlanmayı da istemesi, muhtemelen kendisi ile Rabb’i arasındaki bir meseledir. Çünkü hükümranlık, zevk alınan ve nefsin arzu ettiği şeylerdendir. Buna göre Zekeriya aleyhisselâmın Rabb’inden çocuk istemesi ile de, kendisi ile Rabb’i arasında bilinen bir şeyi istiyordu. O şöyle demişti; “Rabbim! Bana tarafından temiz bir nesil ihsan eyle!”. Bu şekilde peygamberler, içinde lezzet, nefis arzusu, çocuk ve daha başka talepleri Allah’tan istediklerinde buna kendileriyle Rab’leri arasında bilinen bir durumu da eklerler. Bu esasa göre Süleyman aleyhisselâm da hükümranlık isteğinin yanına bağışlanma talebini eklemişti. Sonra onun mağfireti talep etmesinde, bu konuda işlediği hatadan dolayı bağışlanma arzusunun bulunması muhtemeldir. Yahut o mağfiret talebi ile bizzat bağışlanmanın kendisini değil, bağışlanmaya vesile olan sebepleri istemiş de olabilir. Nitekim Nûh aleyhisselâm kavmine şöyle demişti; "Rabb’inizden bağışlanmanızı dileyin; O, çok bağışlayıcıdır”. Hûd aleyhisselâm da şöyle demişti: “Rabb’inizden bağışlanmayı dileyin, sonra O’na tövbe edin!”. Yoksa onların, kavmine “Allah’tan bağışlanma diliyoruz deyin” diye söylemeleri ihtimali yoktur. Ancak onlara, bağışlanmaya lâyık olacak ve hatalarının affedilmesini gerektirecek fiilleri yapmalarını emretmişlerdir. İşte Hz. Süleyman’ın bağışlanma talebi de bu anlamdadır. En doğrusunu Allah bilir.
Bana bir hükümranlık ver! En doğrusunu Allah bilir ya, Hz. Süleyman’ın hükümranlık istemesinin sebebi muhtemelen şudur: O bununla, halkı davet etmiş olduğu Allah’ın vahdaniyetini ve sadece O’na kulluğu kabul edip kendilerini O’na teslim etmelerini istiyordu. Çünkü kendisinde refah ve zenginlik görürlerse insanlar onun sözlerini daha çabuk kabul ederler ve onunla beraber olmayı daha çok isterlerdi. Bilinen bir husustur ki insanlar sultanları, refah içinde ve zengin olan kişileri daha çabuk benimser ve daha çok itaat ederler; işte Hz. Süleyman’ın hükümranlık istemesi de bütün insanları kurtarmak amacına matuftur, o sayede insanlar onu dinleyecekler, davetini kabul edecekler ve sonu helak olmayan kurtuluşa ereceklerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Bu İlâhî kelâmın farklı mânalara gelmesi muhtemeldir. Birincisi: Hz. Süleyman bir daha kendisinden alınmayacak bir hükümranlık istemişti, çünkü müfessirlerin söylediğine göre hükümranlık ondan alınmıştı. İkincisi: Rabb’inden, kendisi hayatta olduğu müddetçe kimseye verilmeyecek bir hükümranlık istemişti, söylediğimiz gibi bu onun peygamberliğinin alâmeti olacaktı. Çünkü eğer benzeri bir hükümranlık başka birine de verilmiş olsaydı, bu onun için peygamberlik alâmeti olmayacaktı. Üçüncüsü: O hükümranlığı, adının ve kendisi için güzel övgülerin kıyâmete kadar devam etmesi için istemişti, tıpkı insanların şöyle söyledikleri gibi: Allahım! İbrahim’e salât ve selâm eylediğin ve İbrahim’i mübarek kıldığın gibi Muhammed’e ve Muhammed’in ailesine de salât ve selâm eyle! İşte Süleyman aleyhisselâmın talep ettiği hükümranlıkla, adının ve şanının insanların dilinde güzel övgülerle yâd edilmesini dilemiş olması da caizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. Süleyman’ın, Rabbim! Beni bağışla ve benden sonra hiç kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver bana. Lütfü sınırsız olan yalnız sensin şeklindeki duasıyla Rabb’inden, kendisine hükümranlık lütfetmesini talep etmesi, istemiş olduğu hükümranlığın kendisinin hakkı olmadığına işaret eder; çünkü şayet bu onun hakkı olsaydı, onu kendisine hibe etmesini istemez, lütfü sınırsız olan yalnız sensin demezdi, aksine bana hakkımı ver derdi. Çünkü başkasında hakkı olan her hak sahibi, o hakkı kendisine verdiğinde onu çok lütufkâr olmakla nitelemez, yalnız üzerindeki borcu ödediğini söyler. Bu âyet aynı zamanda dinde aslah (en uygun) olanı gözetmenin Allah’a gerekli olmadığına da işaret etmektedir; çünkü şayet dinde aslah olanı gözetmek onun görevi olduğu halde insana başka bir şeyi vermiş olsaydı, hükümranlığı ona hibe etmemiş sayılırdı. Çünkü hükümranlık Hz. Süleyman için dinde aslah olan şeydi, fakat buna rağmen o, bana hakkımı ver diyordu. Bu durum, onun hükümranlığı kendisine hibe etmesini istemiş olması, dinde aslah olanı korumanın ve en hayırlı olanı vermenin Allah’a vacip olmadığına işaret eder. Onu vermemesi de O’nun hakkıdır, hükümranlığı ona vermesi ise şüphesiz Allah’ın lütfü ve rahmetidir. En doğrusunu Allah bilir.
Şayet şöyle bir soru sorulursa: Burada zenginlik ve bolluğun, fakirlik ve darlığa üstün tutulduğu görülmektedir, çünkü Cenâb-ı Hak zenginliği ve bolluğu nübüvvet ve risâlet alâmetlerinden biri kılmıştı. Fakirliği ve darlığı İse nübüvvet alâmetlerinden kıldığını görmüyoruz. Zenginliği nübüvvet alâmetlerinden biri kılması; onun fakirlikten daha üstün bir fazilet olduğuna delâlet etmez mi?
Buna şu cevap verilir: Allah zenginliği ve hükümranlığı sadece bir peygamberin risâletinin delili yapmıştır. Peygamberlerin büyük ekseriyeti ise dünyada fakir idiler, ihtiyaç ve darlık içinde yaşayan insanlardı. Her ne kadar onlar fakir ve darlık içinde olsalar, yardımcıları ve tâbileri az olsa da, yine de sözleri geçerli ve dinleri galipti. İnsanlar varlıklı ve zengin kişilere yaklaşmaya özenseler, fakir olan ve sıkıntılı bir hayat yaşayanlardan uzak durmak itiyadında olsalar bile yine de peygamberlerin davetlerine, yani tevhide ve İslâm’a koştular. Bu da göstermektedir ki peygamberlerin ekserisi, İnsanların dinde en faziletli ve en hayırlı olan hali diğer hale tercih etmelerini büyük bir arzu ile istemelerine rağmen, yine de insanların yaklaşmaya özendikleri hali değil, istemedikleri hali tercih ediyorlardı. En doğrusunu Allah bilir. Cenâb-ı Hakk’ın Resûlullah’a (s.a.) hitaben söylediği şu söz de bu anlama gelir: “Sakın ola ki, onlardan bazı gruplara verdiğimiz geçici dünya nimetine göz dikmeyesin!”. Cenâb-ı Hak bazılarına verdiği nimetlere göz dikmeyi peygamberine yasaklamaktadır. Üstelik şayet peygamberi o nimetlere göz dikecek olsaydı, bunu ancak kavminin ve ashabının bolluğu için, onların iyilik ve hayır yollarına ulaşmaları için tercih edeceğini Cenâb-ı Hak şüphesiz biliyordu. Fakat o, sadece helâl olanı ve temiz olanı almayı tercih etmiştir. İşte Cenâb-ı Hak bu durumu bilmesine rağmen peygamberine yasak getirmesi, bunun öbüründen daha hayırlı ve faziletli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi, niyeti veya idraki sese dönüştürmek, beyan etmek ve konuşmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundaki "kâle" (dedi ki / niyaz etti ki) eyleminin; Süleyman'ın o ağır imtihanı (kürsüye bırakılan cesedi) ve kendi acziyetini fark edip Allah'a bütünüyle yönelmesinin (inabe) hemen ardından, kalbindeki o sarsıcı tövbeyi ve devasa talebi "derhal sözlü bir manifestoya" dönüştürdüğü o mutlak yakarış anını başlattığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (kâle) ontolojik bir peygamberi şeffaflık olarak okur. Yeryüzünün en kudretli hükümdarının, hatasını veya talebini gizli kapılar ardında değil, bizzat kâinatın tarihine ve vahyine kazınacak şekilde açıkça "söylemesinin" (kâle); iktidar sahibinin kendi zafiyetini itiraf etmesindeki o dondurucu ve sarsılmaz ahlaki erdemi (Tevhid ahlakını) ifade ettiğini aktarır.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, malik, koruyup gözeten, terbiye eden ve mutlak otorite" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nida (ey) harfi düşmüş olan ve sonundaki "yâ" (benim) zamiri esreye dönüşmüş olan "Rabbi" (Ey benim Rabbim / Ey yegâne Sahibim) hitabının; Süleyman'ın yeryüzündeki bütün krallık unvanlarını bir kenara bırakarak, kâinatın Yaratıcısı karşısında büründüğü o "salt ve kusursuz hiçlik/kulluk" (abd) bilincini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Rab" mefhumunu, insanın otonomi (kendine yeterlilik) iddiasını sıfırlayan en kilit kavram olarak inceler. Devasa ordulara hükmeden bir kralın duaya "Rabbim" diyerek başlamasının; mülkün ve gücün asıl kaynağının kendisi olmadığını, kendisinin sadece o "Rabb'in (Efendi'nin) terbiye ettiği ve imtihanından geçen bir memur/kul" olduğunu kâinata ifşa eden o sarsılmaz monoteistik teslimiyet olduğunu tespit eder.
Iğfir (اغْفِرْ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, savaşta başı ölümcül kılıç darbelerinden koruyan sağlam demir miğfer (miğfer) ve koruma kalkanı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir/dua kipi formundaki "ığfir" (bağışla / üzerini ört / koruma kalkanına al) eyleminin; Süleyman'ın, yaşadığı o gafletin veya zafiyetin (atların ihtişamına dalmanın) ruhunda açtığı o ontolojik yarayı iyileştirmesi ve kâinatın hafızasından silmesi için Allah'ın o mutlak "örten ve koruyan" (mağfiret) iradesine sığındığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ğufran/mağfiret (ğ-f-r) kavramının, basit bir sözlü af dilemekten ibaret olmadığını; kulun kendi kusurunun farkına vararak, o kusurun dünyevi ve uhrevi yıkıcı sonuçlarından korunmak için Yaratıcının "ilahi zırhını/örtüsünü" (miğferini) talep etmesi olduğunu söyler. Süleyman, yeni bir güç istemeden önce, mutlaka ruhundaki o eski zaafın "örtülmesini" (ığfir) talep ederek peygamberi bir arınma hiyerarşisi kurmuştur.
Lî (لِي)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" (li/için) edatı ile birinci tekil şahıs "î/ye" (bana/benim) zamirinin birleşimidir. O devasa bağışlanma (mağfiret) talebinin ve sonrasındaki isteklerin bütünüyle peygamberin kendi şahsına, onun "kendi ruhsal ve bedensel varlığına" kilitlendiğini işaretleyen yönelim köprüsüdür.
Veheb (وَهَبْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "v-h-b" kökünden türeyen emir/dua fiilinin birleşimidir. V-h-b kökünün sözlükte "bir şeyi hiçbir karşılık beklemeden, ivazsız, şartsız ve tamamen bedelsiz olarak vermek, hibe etmek ve lütufta bulunmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Veheb" (Ve bana hibe et / Karşılıksız olarak lütfet) talebinin; Süleyman'ın isteyeceği o akıl almaz iktidarın, kendi aklının, ordularının veya liyakatinin bir karşılığı (maaşı/hakkı) olarak değil; bütünüyle kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve sonsuz "inayet hazinesinden kopup gelen saf bir bağış" (hibe) olarak talep edildiğini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili (veheb) ontolojik bir tevazu ve iktidar felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünün tiranlarının mülkü "kendi güçleriyle fethettiklerini" zannetmelerine (kibre) karşılık; Süleyman'ın "Bana hibe et" demesinin; mülkün ancak Allah'ın "karşılıksız bir lütfu" olarak kabul edildiğinde insanın fıtratını bozmayacağını, gücün asıl meşruiyetinin kılıçta değil bu "ilahi hibede" yattığını ifade eden kusursuz bir İbrahimi dua kurgusu olduğunu aktarır.
Lî (لِي)
İbn Fâris, tahsis ve aidiyet edatı "lâm" ile "bana/benim" zamirinin birleşimidir. İkinci kez tekrarlanarak, o istenecek devasa mülkün/hibenin doğrudan Süleyman'ın şahsına ve onun peygamberlik misyonuna tahsis edilmesini işaretler.
Mulken (مُلْكًا)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte "güç, otorite, bir şey üzerinde tam tasarruf sahibi olmak, idareyi elde tutmak, siyasi iktidar ve mutlak egemenlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/yücelik bildiren) formda gelen "mulken" (öyle devasa bir krallık / öyle sarsılmaz bir iktidar ki) isminin; Süleyman'ın sıradan bir toprak ağalığı veya kabile şefliği değil, doğaya, insanlara ve cinlere hükmedecek o eşi benzeri görülmemiş "evrensel ve kozmik otoriteyi" nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu mülk talebini ontolojik bir paradoks ve peygamberi bilgelik olarak okur. Atların (mülkün) cazibesine kapıldığı için az daha imtihanı kaybeden (ve tövbe eden) bir peygamberin; tövbesinin hemen ardından yeryüzünün "en büyük mülkünü" istemesindeki o sarsıcı ironiyi inceler. Süleyman'ın sıradan bir dünya hırsıyla değil; mülkün (gücün) sadece Allah'a itaat eden bir elde (inabe eden bir kulda) toplandığında yeryüzündeki fesadı bitirebileceğini; kâfirin elinde kibre dönüşen mülkün, peygamberin elinde "Tevhidin kılıcına ve estetiğine" dönüşeceğini kurgulayan o devasa varoluşsal meydan okuma olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde Süleyman'ın istediği bu "mülk" kavramının sınırlarını aktarır. Bu krallığın sadece siyasi sınırları aşarak; rüzgârın yönlendirilmesini, cinlerin (ifritlerin) ağır işlerde çalıştırılmasını, kuşların ve karıncaların dilinin bilinmesini kapsayan, fizik ötesi ve doğaüstü bir "muazzam teo-politik iktidar (saltanat)" olduğunu kaydeder.
Lâ Yembeğî (لَّا يَنبَغِي)
İbn Fâris, olumsuzluk edatı "lâ" ile "b-ğ-y" kökünden türeyen infi'al babında muzari fiilin birleşimidir. B-ğ-y kökünün sözlükte "bir şeyi hırsla istemek, talep etmek, sınırı aşmak" anlamlarına gelirken, inbiğa (infi'al) formunda "kolay olmak, uygun düşmek, layık olmak ve ontolojik olarak mümkün olmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Lâ yembeğî" (asla uygun düşmesin / bir daha asla mümkün ve kolay olmasın / ulaşılamasın) eyleminin; Süleyman'ın istediği o devasa krallığın, tarihte sıradanlaşıp herkesin ulaşabileceği bir seviye olmaktan çıkarılarak, kâinatın zaman çizgisinde "kopyalanamaz ve tekrar edilemez" biricik bir ilahi mucize olarak mühürlenmesi talebini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, inbiğa (b-ğ-y) kavramının, bir şeyin insanın doğasına veya evrenin yasalarına "yakışması, uyum sağlaması ve kolayca elde edilebilmesi" olduğunu söyler. "Benden sonra kimseye uygun düşmesin/mümkün olmasın" (lâ yembeğî) niyazı; Süleyman'ın bir hasetlik (kıskançlık) göstermesi değil; o devasa doğaüstü gücün (cinlere ve rüzgâra hükmetmenin) peygamber ahlakı (ismet) taşımayan sıradan kralların/tiranların eline geçtiğinde yeryüzünü feci bir felakete (fesada) sürükleyeceği gerçeğinden hareketle, o gücün insanlık tarihinde "sadece kendisine has bir mucize (istisna)" olarak kilitlenmesini talep etmesidir.
Liehadin (لِأَحَدٍ)
İbn Fâris, yönelim/tahsis edatı "lâm" ile "v-h-d / e-h-d" kökünden türeyen "tek, bir kimse, herhangi biri" anlamındaki ismin birleşimidir. "Hiç kimseye / Herhangi bir tek ferde bile" (liehadin) kelimesinin; o erişilmezlik (lâ yembeğî) fermanının sınırlarını bütün insanlığı ve gelecek nesilleri kapsayacak şekilde mutlaklaştıran o dondurucu sayısal/kavramsal kilit olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik tarih kurgusunda bu ifadeyi (liehadin) ontolojik bir "çağ (epok) mühürlemesi" olarak inceler. Süleyman'ın krallığının sıradan bir tarihsel dönem değil; ilahi olanla (cinler/rüzgârlar) beşeri olanın (devletin) yeryüzünde birleştiği o "hiç kimseye (liehadin) bir daha nasip olmayacak" altın ve ütopik bir Tevhid çağı olarak kutsal tarihe (salvation history) eşsiz bir anıt gibi dikildiğini tartışır.
Min (مِّن)
İbn Fâris, başlangıç, ayrılma ve zaman/mekân sınırı bildiren edattır. Geleceğe doğru uzanan o zaman çizelgesinin nereden itibaren işlemeye başladığını işaretleyen köprüdür.
Ba'dî (بَعْدِي)
İbn Fâris, "b-a-d" (sonra / kabl kelimesinin zıddı) zarfı ile "î/ye" (benim) zamirinin birleşimidir. "Min ba'dî" (benden sonra / benim ardımdan) tamlamasının; o devasa teo-politik iktidarın (mülkün) veraset yoluyla bir başkasına devredilmesini iptal ettiğini; Süleyman'ın ölümünün ardından o kozmik gücün (cinler/hayvanlar üzerindeki otoritenin) de onunla birlikte yeryüzünden bütünüyle "geri çekilmesini/bitmesini" nitelediğini belirtir.
İnneke (إِنَّكَ)
İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) ile "ke" (sen) muhatap zamirinin birleşimidir. Süleyman'ın o akıl almaz, evrensel ve erişilmez talebini (duasını) neye güvenerek, hangi sarsılmaz teolojik dayanakla istediğini kâinata ifşa eden o dondurucu ve mutlak ilahi geçiş mühürüdür.
Ente (أَنتَ)
İbn Fâris, ikinci tekil şahıs zamiridir (Sen). Cümlede "İnneke ente" (Şüphesiz ki sadece ve sadece Sen) kurgusuyla kullanılarak, muazzam bir "hasr" (sınırlandırma ve vurgu) sanatı oluşturduğunu; kâinatta o devasa mülkü verebilecek tek bir kaynağın, tek bir otoritenin ve tek bir şeriksiz Zât'ın bulunduğunu nitelediğini belirtir.
El-Vehhâb (الْوَهَّابُ)
İbn Fâris, "v-h-b" kökünün sözlükte "hiçbir karşılık beklemeden, ivazsız ve tamamen bedelsiz olarak vermek, hibe etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağalı ism-i fâil formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-Vehhâb" (o mutlak, sonsuz ve sınırsız Bağışlayıcı / hesapsızca Hibe Eden) isminin (Esma-ül Hüsna); Allah'ın kâinattaki o akıl almaz cömertliğini, kullarının liyakatini veya bedelini aşan o devasa "karşılıksız verme" sıfatını nitelediğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, tefsir ilminde Allah'ın bu isminin (El-Vehhâb) sırrını açıklar. Rezzâk (rızık veren) isminin genellikle bir çabaya veya ihtiyaca binaen verilmesine karşılık; Vehhâb isminin; hiçbir ön şart, hiçbir ticari/ameli karşılık olmadan, sırf ilahi zâtın o sonsuz azametini ve fazlını göstermek için o muazzam "ekstra ve doğaüstü lütufları" (cinleri, krallıkları) yağdırması olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Süleyman'ın duasının bu kapanışını (el-Vehhâb) teolojik bir güven ve dua felsefesi olarak okur. Peygamberin, "Benden sonra kimseye verilmeyecek bir krallık ver" şeklindeki o cüretkâr ve sarsıcı isteğini kendi şahsi kibrine değil; bütünüyle Allah'ın "El-Vehhâb" (sınırsızca hibe eden) sıfatının büyüklüğüne dayandırdığını; "Senin hazinen o kadar sonsuzdur ki (Vehhab'sın), benim bu akıl almaz isteğim bile Senin karşılıksız lütfunun yanında bir hiç kalır" şeklindeki o devasa ve kusursuz monoteistik (Tevhidi) idraki kâinata mühürlediğini ifade eder. İstek ne kadar büyükse, istenen makamın (Vehhâb) azameti o kadar yüceltilmiş olur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla