وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَداً ثُمَّ اَنَابَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
“Andolsun biz Süleyman'ı bir sınavdan geçirmiş, tahtının üstüne bir ceset koymuştuk; sonra o bize yöneldi;”
Hz. Süleyman’ın Tahtındaki Cesetle İmtihanı
Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Süleyman’ı sınava tâbi tutmasının ve tahtının üstüne ceset koymasının sebebi konusunda müfessirler, bu kitapta aktarılamayacak derecede çokça ihtilaf ettiler. Bütün bunların, onun sınavdan geçirilmesinin sebebi olmadığını bilmekle birlikte, onun sınavdan geçirilmiş olmasının sebebinin, tahtının üzerine ceset konulması olup olmadığını da bilmiyoruz. Eğer öyle ise, bu ancak sebeplerden biridir. Fakat onun ne olduğunu da bilmiyoruz. Bu yüzden Hz. Süleyman’ın sınavdan geçirilmesinin sebebi olarak müfessirlerin söylediklerini aktarmaya gerek görmüyoruz.
Andolsun biz Süleyman’ı bir sınavdan geçirdik. Bu ilâhi beyan İki şekilde yorumlanır. Birincisi, Hz. Süleyman kusur ettiği ve gaflete düştüğü bir durumdan dolayı imtihan edilmiş, bundan dolayı bahsedilen şekilde cezalandırılmış ve hükümranlığını elinden almakla azarlanmıştı. İkincisi, Cenâb-ı Hak onu, herhangi bir kusurdan, yanılmadan ve başkasına yönelik bir tasarrufundan değil, hükümranlığını elinden almakla sınavdan geçirmişti. Allah onu, işlediği bir hatadan dolayı imtihana tâbi tutmuş ve hükümranlığını başkasına vermiş değildi. Sonra onun yaptığı bir hata ve küçücük bir kusur sebebiyle hükümranlığı alınıp azarlanmışsa, hiç şüphe yok ki peygamberlerin özelliği, işledikleri en küçük bir hatadan dolayı azarlanmak ve ayıplanmaktır. Daha önce de söylediğimiz gibi yapılan o fiil, başkaları için en faziletli amellerden sayılsa bile, peygamberler için azarlanma sebebidir. Sonra onların en küçük hata için de tövbe etmeleri, Aziz ve Celîl olan Allaha tazarru ve niyazda bulunmaları, kendilerine mahsus olan faziletleri ve üstünlükleri bildikleri içindir. Onlar kendilerine çeşitli faziletler ve üstün değerler ikram edildiğini bildikleri için, en küçük hatadan dolayı hemen Allaha tövbe etmeyi, ısrarla O’na tazarru ve niyazda bulunmayı ve yalvarmayı da kendileri için gerekli görüyorlardı, çünkü kendilerine verilen nimetlere ve iyiliklere karşı işledikleri o kusuru nankörlük sayıyorlar ve başkalarına hiç de gerekli olmayacak şekilde fazlaca tazarru ve niyazda bulunmayı ve Allaha yalvarmayı gerekli görüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Hz. Süleyman’ın Bir Kadınla Sınavı
Sonra Hz. Süleyman’ın sınavdan geçirilmesinin sebebi ve işlediği hatanın ne olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Cenâb-ı Hak ona, İsrâiloğulları’ndan başka hiçbir kadınla evlenmemesini emretmiş, fakat o İsrâiloğulları’ndan olmayan bir kadınla evlenmiş ve o kadın için bir put yapmıştı. Hz. Süleyman’ın evinde şu kadar gün o puta tapıldı. Cenâb-ı Hak da ceza olarak onu, evinde puta tapıldığı gün kadar bir süre hükümranlığını elinden almakla imtihan etti. Bazıları da şöyle dedi: Hz. Süleyman’ın imtihan edilmesinin sebebi, Cerâde’nin akrabalarından bazı insanlar hakkında söylediği sözdür. Cerâde onun karısı idi ve eşlerinden en çok sevdiği kişi idi. Onunla konuşmak veya yalnız kalmak istediğinde kendisine yüzüğünü verirdi. Cerâde’nin ailesinden bazı kişiler gelip Hz. Süleyman’a bir kavmi dava etmişlerdi. Bazı müfessirler dedi ki: Süleyman, Cerâde’nin ailesinin haklı çıkmasını arzu ediyordu, bu yüzden onların lehine hüküm verdi, Süleyman’ın niyeti davalılar hakkında eşit olmadığı, yani taraflı davrandığı için azarlandı. Bu, İbn Abbâs’ın (r.a.) görüşüdür. Biz daha önce, ondan hükümranlığını almanın ve herhangi bir hata işlemeden ve hiçbir sebep olmadan da onu sınavdan geçirmenin caiz olduğunu söylemiştik. Bu caizdir, çünkü Allah dilediğini dilediği kişiye, hükümranlığını elinden alma ve benzeri fiilleri dilediği şekilde yapma hakkında sahiptir. En doğrusunu Allah bilir.
Tahtının üstüne bir ceset koymuştuk. Buradaki taht kelimesi ile hükümranlığı kastedilmiş olabilir, o zaman cümle, hükümranlığını elinden almaktan kinaye olur. Tahtının üstüne ceset koymak cümlesi hakikat anlamına da gelebilir. Gerçekten tahtının üstüne, ilimde, marifette ve basirette Süleyman aleyhisselâm gibi olmayan ve kendisinde üstün niteliklerden hiçbiri bulunmayan, fakat beden olarak Hz. Süleyman’a benzeyen bir ceset koymuş olabilir. Nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette “Böğürebilen bir buzağı heykeli” ifadesini kullanmaktadır. Yani herkesin bildiği buzağının cesedini değil, fakat ceset olarak buzağıya benzeyen bir heykel yapıp onu tanrı edinmişlerdi. İşte tahtının üstüne bir ceset koymuştuk cümlesi de bu anlama gelebilir. Yani görünürde Hz. Süleyman’ın cesedine benziyordu, ancak eti, gözü ve diğer organları Süleyman gibi değildi. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra o bize yöneldi. Bu beyan da iki şekilde yorumlanır. Birincisi, hükümranlığına yöneldi, yani her ne kadar kendisinden alınmış olsa da hükümranlığı yine kendisine verildi. İkincisi, Allaha yöneldi, bütün işlerinde O’na döndü, küçük bir hata yapsa ve sürçse de hemen Allah’a tövbe etti. “Enâbe” (اناب) kelimesi, döndü, yöneldi ve tövbe etti mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Lekad (وَلَقَدْ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le) edatı ile geçmiş zaman fiillerinin başına gelerek eylemin şüphe götürmez bir kesinlikle gerçekleştiğini (tahkik) mühürleyen "kad" edatının birleşimidir. "Andolsun ki kesinlikle / Hiç şüphesiz" (ve lekad) fermanının; Süleyman peygamberin o görkemli mülkünün (krallığının) ve gücünün anlatıldığı sahnelerin hemen ardından, kâinatın Yaratıcısının şaşmaz adaletinde hiçbir kulun (peygamber dahi olsa) imtihandan muaf tutulamayacağını niteleyen o mutlak ve sarsılmaz ilahi vurgu köprüsü olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tekit (pekiştirme) kurgusunu (ve lekad) ontolojik bir denge ve peygamberi teodise (ilahî adalet/imtihan) mühürü olarak okur. Yeryüzünün en büyük iktidarına sahip olan Süleyman'ın bile; "Andolsun ki biz onu da denedik" fermanıyla o dondurucu ilahi laboratuvara (sınava) çekilmesinin; İslam felsefesinde gücün asla dokunulmazlık sağlamadığını, aksine gücün büyüklüğü nispetinde sınavın da kesinleştiğini (lekad) kâinata ifşa ettiğini ifade eder.
Fetennâ (فَتَنَّا)
İbn Fâris, "f-t-n" kökünün sözlükte "altını veya gümüşü içindeki sahte maddelerden (cüruftan) ayırmak için ateşe atıp eritmek, mihenk taşına vurmak, ağır imtihan, sarsıcı sınav ve yakıcı fitne" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs ve azamet (Biz) zamiriyle gelen "fetennâ" (Biz onu ağır bir sınavdan geçirdik / Biz onu ateşe atıp saflaştırdık) eyleminin; yaşanan bu krizin sıradan bir siyasi çalkantı olmadığını, kâinatın Sahibinin bizzat kendi elçisinin fıtratındaki o gizli zafiyetleri (kılcal sapmaları) temizlemek için onu kasten ve şiddetle "eritici bir teolojik potaya (fitneye)" attığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fitne/fetennâ (f-t-n) kavramının felsefi özünde; madenin ateşe atılıp canı yanmadan (eritilmeden) içindeki o değersiz posadan kurtulamaması gerçeği yattığını söyler. "Biz onu fitneye (sınava) tabi tuttuk" fermanı; Süleyman'ın mülk ve güç sahibi bir kral olarak, kendi nefsindeki o ince güç tutkusundan tamamen arınması ve "saf bir kul" (ni'mel abd) olarak kalabilmesi için kâinatın Sahibi tarafından o dondurucu "varoluşsal krize ve arınma ateşine" (fetennâ) atıldığını vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde fitne (f-t-n) mefhumunu, insanın otonomi (kendi kendine yeterlilik) kuruntusunu paramparça eden ontolojik bir sarsıntı olarak inceler. Süleyman gibi rüzgârlara hükmeden bir figürün "fitneye" maruz kalmasının; insanın güvendiği her şeyin (ordularının ve aklının) elinden alındığı o sıfır noktasında, asıl ve tek Otoritenin (Allah'ın) kudretiyle yüzleşmesini sağlayan o devasa epistemolojik yıkım ve uyanış sahnesi olduğunu tespit eder.
Suleymâne (سُلَيْمَانَ)
İbn Fâris, bu ismin Arap dilinin kendi kök sisteminden türemediğini (A'cemî), dışarıdan alınmış ve gayr-ı munsarif (tenvin ve esre almayan) özel bir peygamber ismi olduğunu kaydeder. O devasa ve eritici imtihanın (fitnenin) hedefindeki o mutlak "güç ve ihtişam" abidesini işaretler.
El-Cevâlîkî, "Süleyman" isminin Arapçalaşmış (muarreb) kelimelerden olduğunu ve kökeninin kadim monoteistik İbrani/Süryani havzasına dayandığını inceler.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel serüveninin İbranicedeki "Šĕlōmōh" (barış/esenlik sahibi) kelimesinden, Aramice/Süryanice "Šlēmōn" üzerinden Arapçaya geçtiğini belirtir. Kur'an'ın bu şahsiyeti; barış ve mutlak sükûnet anlamına gelen ismine rağmen, yeryüzündeki gerçek barışın (selametin) ancak en ağır imtihanlardan (fitneden) geçerek nefsi sıfırlamakla elde edilebileceğini gösteren sarsılmaz bir İbrahimi arketip olarak kurguladığını tartışır.
Ve Elkaynâ (وَأَلْقَيْنَا)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "l-k-y" kökünden türeyen if'al babında mazi fiilin birleşimidir. L-k-y kökünün sözlükte "bir şeyi fırlatıp atmak, bırakmak, aniden karşı karşıya getirmek ve yukarıdan aşağıya düşürmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Birinci çoğul şahıs (Biz) formundaki "ve elkaynâ" (Ve Biz fırlatıp attık / Biz aniden oraya bıraktık) eyleminin; gerçekleşen olayın Süleyman'ın kendi iradesi, tedbiri veya saray muhafızlarının kontrolü dışında; doğrudan kâinatın Yaratıcısından (yukarıdan) onun otonomisine ve iktidar sahasına yönelen o dikey, ani ve sarsıcı "fiziksel/ontolojik fırlatılışı" nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (elkaynâ) muazzam bir ilahi şiddet ve "müdahale estetiği" olarak okur. "Biz attık/bıraktık" fiilinin içerdiği o ani ve merhametsiz kopuş duygusunun; peygamberin kendi gücüne duyduğu o sükûneti ve kontrol illüzyonunu bıçak gibi keserek, ilahi kudretin nesneleri kralların tahtına bile "rastgele fırlatılmışçasına" (elkaynâ) ve hiçbir izne tabi olmadan indirebileceğini resmettiğini vurgular.
Alâ (عَلَىٰ)
İbn Fâris, yönelim, istila ve "üzerine, üstüne" anlamlarındaki edattır (harf-i cer). O fırlatılan ve bırakılan sarsıcı unsurun uzay boşluğuna veya sarayın bahçesine değil, doğrudan doğruya Süleyman'ın gücünün merkez üssünün "tam üzerine ve aleyhine" indirildiğini işaretleyen mekânsal köprüdür.
Kursiyyihi (كُرْسِيِّهِ)
İbn Fâris, "k-r-s" kökünün sözlükte "bir şeyi birbirine bitiştirmek, temel oluşturmak, taban, bilginin toplandığı yer ve üzerine oturulan görkemli taht/koltuk" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kursiyy" kelimesi ile "hi" (onun) zamirinin birleştiği "kursiyyihi" (onun tahtının / onun krallık makamının) tamlamasının; olayın yaşandığı yerin sıradan bir sandalye olmadığını, Süleyman'ın dünyevi iktidarını, hükmetme otoritesini ve yeryüzündeki o mutlak "halifelik" statüsünü temsil eden o devasa politik ve teolojik merkezi nitelediğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik arka planını incelerken; "kursiyy" kelimesinin saf Arapça olmadığını, Aramice/Süryaniceteki "kûrsĕyā" (kraliyet tahtı / devlet makamı) kelimesinden İslam öncesi Arapçaya geçtiğini aktarır. Kur'an'da bu kelimenin hem Allah'ın evrensel otoritesi (Âyetel Kürsi) hem de Süleyman'ın dünyevi iktidarı için kullanılarak; yeryüzündeki tahtların (kursiyy) ilahi kudret karşısındaki o kırılganlığını ve fani doğasını kurguladığını tartışır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an ile İbrahimi metinler arasındaki (intertextual) ilişkide "taht/kürsi" mefhumunu değerlendirir. Süleyman'ın tahtının, bütün bir İsrailiyat geleneğinde gücün ve aklın sembolü olduğunu; Kur'an'ın, imtihanı (fitneyi) tam da bu "tahtın üzerine" (alâ kursiyyihi) yerleştirerek, krizi şahsi bir hastalıktan ziyade bizzat devletin, aklın ve "iktidarın otonomisinin" çökertildiği devasa bir teo-politik sarsıntıya dönüştürdüğünü ifade eder. Taht, güvence değil, bizzat imtihanın merkezidir.
Ceseden (جَسَدًا)
İbn Fâris, "c-s-d" kökünün sözlükte "ruhsuz beden, kütle, kanı ve canı olmayan fiziki yapı, içi boş ceset ve heykel" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda gelen "ceseden" (bir ceset / ruhsuz bir silüet / dilsiz bir gövde) isminin; o kudretli tahtın (kürsinin) üzerine atılan şeyin, hayat fışkıran bir varlık değil, iradesi, aklı ve ruhu çekip alınmış, sarsıcı, dondurucu ve "hiçliği/ölümü" temsil eden o kof maddi kütleyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, cesed (c-s-d) kavramının Arap dilinde "cism" veya "beden" kelimelerinden felsefi olarak farklılaştığını söyler. İnsanın yaşayan bedenine "cism/beden" denirken; "Cesed", genellikle altından yapılmış buzağı (Tâhâ suresindeki gibi) veya canı çıkmış, fonksiyonsuz, içi boş ve sağır bir "kalıp/heykel" için kullanılır. Tahta bırakılan "cesed"; iktidarın ve gücün, içindeki ilahi ruh (hikmet) çekildiğinde ne kadar anlamsız, donuk ve kof bir kalıba dönüşeceğini gösteren o mutlak ontolojik şoktur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu "cesed" kelimesinin mahiyeti etrafındaki o devasa teolojik tartışmaları aktarır. Birinci yoruma göre; cesed, Süleyman'ın mülkünü geçici olarak gasp eden ve onun kılığına girip tahtına oturan ruhsuz bir ifrit/şeytandır (Sahr). İkinci yoruma göre; Süleyman'ın Allah'a tevekkül etmeden (inşallah demeden) doğmasını umduğu, ancak sakat ve yarım (cesed halinde) doğup tahtının üzerine bırakılan o cansız bebeğidir. Üçüncü ve rasyonel (Mâtürîdî) yoruma göre ise; bizzat Süleyman'ın kendisinin geçirdiği o feci ve ağır hastalıktır; öyle ki yeryüzünün o en kudretli kralı, o hastalık yüzünden kendi tahtının üzerinde hareket edemeyen, dilsiz ve aciz "bir ceset yığınına" (ceseden) dönüşmüş ve acziyetini o an idrak etmiştir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin (ceseden) sosyolojik ve metaforik bağlamını değerlendirir. Yorumlar ne olursa olsun, kelimenin Kur'an'daki asıl felsefi mesajının "işlevsizleşme ve ruhun kaybı" olduğunu; devletin veya insanın en tepe noktasına (kürsiye) çıksa bile, Allah'ın inayeti kesildiğinde elinde sadece etten ve kemikten ibaret bir "ceset/hiçlik" kalacağını; imtihanın (fitnenin), insanın o gurur duyduğu tahtında bir cesetle (ölümle/acziyetle) yüzleşmesi şeklinde kurgulandığını ifade eder.
Summe (ثُمَّ)
İbn Fâris, "fe" bağlacından farklı olarak, olaylar arasında bir zaman aralığı (terâhî), felsefi bir duraksama ve aşamalı bir geçiş bildiren (sonra / daha sonra) bağlacı olduğunu tespit eder.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dramatik ritminde bu "summe" edatını ontolojik bir "sessizlik ve idrak molası" olarak okur. Tahtın üzerine cesedin (hiçliğin) atılması eylemi ile Süleyman'ın tövbesi arasında bir anlık da olsa o dehşetli duraksamanın (summe) bulunduğunu; peygamberin o manzarayı gördüğünde yaşadığı o ağır şoku sindirmesi, olayın bir rastlantı değil ilahi bir "fitne" olduğunu zihinsel olarak kavraması için geçen o sessiz, ağır ve sarsıcı "tefekkür ve kırılma" zamanını nitelediğini tartışır.
Enâbe (أَنَابَ)
İbn Fâris, "n-v-b" kökünün sözlükte "bir şeyin tekrar tekrar geri dönmesi, nöbet (nevbet), birinin yerine geçmek, sürekli ve inatla aynı merkeze yönelmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında mazi (geçmiş zaman) fiil olan "enâbe" (bütünüyle yöneldi / Hakk'a geri döndü) eyleminin; Süleyman'ın o sarsıcı imtihanı (kürsideki cesedi) idrak ettikten sonra; mülkünü kurtarmak için ordularını veya cinlerini çağırmak yerine; bütün dünyevi gücünden soyutlanarak kalbini "mutlak bir hiçlik ve teslimiyetle (inabe)" kâinatın asıl Otoritesine (Allah'a) çevirmesini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, inabe/enâbe (n-v-b) kavramının, felsefi olarak sıradan bir tövbeden (t-v-b) çok daha radikal bir dönüşümü ifade ettiğini söyler. Tövbe, işlenen bir günahtan vazgeçmektir; "İnabe" ise, ortada somut bir günah olsun veya olmasın, insanın kâinattaki bütün sahte güven alanlarını (tahtı, mülkü, sağlığı) terk ederek ruhunun rotasını tamamen, şiddetle ve kesintisiz olarak "Allah'ın mutlak otoritesine kilitlemesi, varlığın ana yurduna dönmesi" eylemidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (enâbe) teo-politik bir iktidar ahlakı ve Tevhid mühürü olarak değerlendirir. Yeryüzünün en kudretli hükümdarı (Süleyman) kriz (fitne) anında kibre, paranoyaya veya zorbalığa sığınmamış; mülkünün elinden kayıp bir cesede (hiçliğe) dönüştüğünü gördüğü an "derhal bükülüp Rabbine dönmüştür" (enâbe). Bu eylemin; İslam felsefesinde devletin ve gücün asıl meşruiyetini kılıçtan değil, yöneticinin her krizde (fitnede) Allah'a "dönme ve hesap verme" (inabe) erdeminden aldığını ispatlayan o kusursuz ve dondurucu peygamberi kurgu olduğunu ifade eder. İktidar, ancak "inabe" (Hakk'a dönüş) ile kibre karşı yenilmez olur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla