Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 32. Ayet

    فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekâle innî ahbebtu hubbe-lḣayri ‘an żikri rabbî hattâ tevârat bilhicâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu atlar önüne getirildiğinde, ‘Ben malı (atları), Rabb’imi hatırlattığı için sevdim’ dedi. Derken (güneş batınca) onlar karanlığın perdesiyle gizlendi.”

      Buradaki karanlığın perdesiyle gizlendi sözü, belirtilen atların akşam karanlığında görünmez oldukları anlamına gelir, burada güneş ışınlarına perde çekildiği ifade edilmektedir. Çünkü o sırada güneşten başka hiçbir şeye perde çekilmez. Sonra âyetteki hayır sevgisi ibaresinde geçen “hayır” kelimesi ile bizzat atlar kastedilmiş, attan kinaye olarak “hayır” denilmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de şöyle buyurmuşlardır: “Hayır, kıyamet gününe kadar atların alınlarına bağlanmıştır”. Burada da Resûlullah (s.a.) ata “hayır” adını vermiştir. İşte, Ben malı (atları), Rabb’imi hatırlattığı için sevdim cümlesi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra, Ben malı (atları) sevdim mealindeki beyanın, îsârdan, yani başkasını kendine tercih etmekten kinaye olması da mümkündür. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, sevmek lafzı hakikat anlamında kullanıldığına göre burada takdim-tehir söz konusudur, bunun mânası da şöyle olur: “İnnî ahbebtü’l-hayra hubben” (اني احببت الخير حبا), yani Ben malı öyle sevdim ki, neredeyse beni Rabb’imi zikretmekten alıkoyacaktı, nihayet güneşe perde çekildi. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Avsece şöyle dedi: Buradaki sevdim kelimesinden maksat, hayrı tercih ettim, yani malı Allah’ı zikretmeye tercih ettim demektir.

      Hafsa’nın mushafında şöyledir: “İnnî elhânî hubbu’l-hayri an zikri Rabbî” (اني الهاني حب الخير عن ذكر ربي), yani mal sevgisi beni Allah’ı zikretmekten alıkoydu.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe Kâle (فَقَالَ)

        İbn Fâris, nedensellik ve ardışıklık bağlacı "fa" (bunun üzerine / derhal) ile "k-v-l" (bir düşünceyi sese dönüştürmek, söylemek, idrakini beyan etmek) mazi fiilinin birleşimidir. "Fe kâle" (Bunun üzerine şöyle dedi / O an itiraf etti) eyleminin; Süleyman'ın o büyüleyici atların (ciyâd) geçişi sırasında yaşadığı o dondurucu gafleti (unutkanlığı) fark ettiği o ilk salisede, sessiz kalıp hatasını örtbas etmek yerine; büyük bir sarsıntıyla ve anında (fa) kendi nefsini kâinata karşı kınadığı o "feci uyanış ve itiraf" anını başlattığını belirtir.

        İnnî (إِنِّي)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren tekit (pekiştirme) edatı "inne" (şüphesiz/muhakkak) ile birinci tekil şahıs "î" (ben) zamirinin birleşimidir. "Şüphesiz ben / İtiraf ediyorum ki ben" (innî) fermanının; yeryüzünün o en kudretli kralının, mazeret üretmeden, suçu başkasına (veya şeytana) atmadan, hatanın (ve zaafın) bütün ontolojik ağırlığını bizzat "kendi benliğinin (nefsinin) üzerine" yıktığı o sarsılmaz ve dürüst peygamberi özeleştiri mühürü olduğunu kaydeder.

        Ahbebtu (أَحْبَبْتُ)

        İbn Fâris, "h-b-b" kökünün sözlükte "kalbin bir şeye meyl etmesi, tutkuyla bağlanmak, sevmek, tercih etmek ve muhabbet duymak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında birinci tekil şahıs mazi fiil olan "ahbebtu" (ben şiddetle sevdim / ben tutkuyla tercih ettim) eyleminin; Süleyman'ın atların o asil ve dinamik güzelliği karşısında kapıldığı o estetik cazibeyi sıradan bir beğeni olarak değil, idraki kilitleyecek ve varlığı unutturacak kadar derin bir "tutku ve meyletme" (hubb) krizi olarak teşhis ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hubb/muhabbet (h-b-b) kavramının, nefsin kendi fıtratına uygun, güzel veya faydalı gördüğü bir nesneye (burada soylu atlara) karşı duyduğu o güçlü "ontolojik çekim ve irade kayması" olduğunu söyler. "Ben sevdim/tercih ettim" itirafı; aklın devreden çıkıp, duyuların (estetiğin) o an için ruhun direksiyonuna geçtiğini kâinata ifşa eden sarsıcı bir psikolojik tahlildir.

        Hubbel (حُبَّ)

        İbn Fâris, aynı "h-b-b" kökünden türeyen masdar ismidir. Cümlede mef'ul-i mutlak (eylemin şiddetini ve türünü pekiştiren unsur) olarak kullanılarak; "Öyle bir sevgiyle sevdim ki / Öylesine derin bir tutkuyla bağlandım ki" (ahbebtu hubbe) şeklinde, o anki felsefi körlüğün ve estetik sarhoşluğun ne kadar "devasa, sarsıcı ve örtücü" bir boyutta olduğunu nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu tamlamayı (ahbebtu hubbe) ontolojik bir fıtrat zaafı olarak okur. Yeryüzünün en hikmetli kulunun (Süleyman'ın) bile, karşısındaki "mükemmel güce ve güzelliğe" (ciyâd) karşı ne kadar savunmasız bir insan doğasına sahip olduğunu; bu şiddetli sevginin (tutkunun) peygamberi bile ilahi menzilden anlık olarak saptırabilen o tehlikeli ve dondurucu "mülk cazibesi" olduğunu ifade eder.

        Hayri (الْخَيْرِ)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün sözlükte "şerrin (kötülüğün) mutlak zıddı olarak iyilik, fayda, üstünlük, servet, mülk ve çokça rağbet edilen değerli şey" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Hayri" isminin; burada soyut bir iyilik kavramını değil, o dönemin en stratejik, en değerli ve en hayati mülkiyeti olan "mal, servet ve hususen soylu atlar" manasını nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilinde ve tefsir geleneğinde "Hayr" kelimesinin bu bağlamdaki kullanımını aktarır. Cahiliye ve kadim Arap toplumunda atların (özellikle savaş atlarının), sahibine ganimet, şeref, korunma ve mutlak bir güç getirdiği için bizzat "Hayr" (servetin ve iyiliğin ta kendisi) kelimesiyle isimlendirildiğini; Süleyman'ın "Hayr sevgisi" derken o göz kamaştırıcı "at/mülk" tutkusunu kastettiğini kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Hayr" kavramını Cahiliye materyalizmi üzerinden inceler. Pagan aklın "hayr" kelimesini sadece dünyevi mal, güç ve ganimet (at/deve) olarak kurguladığına dikkat çeker. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak; mülkün (hayrın) bizzat kendisinin kötü olmadığını, ancak o "hayrın/malın" insanı asıl Sahibinden koparacak kadar şiddetli sevilmesinin (hubbel hayri) Tevhid ahlakında feci bir "putlaştırma/şirk" tehlikesi barındırdığını tespit eder.

        An (عَن)

        İbn Fâris, ayrılma, geçme, uzaklaşma ve bedeliyet (bir şeyin yerine geçme) bildiren edattır (harf-i cer). O şiddetli at (hayr) sevgisinin, Süleyman'ın zihnini asıl odaklanması gereken o sarsılmaz ve yüce merkezden nasıl "koparıp uzaklaştırdığını", o tutkunun neye "bedel/engel" olduğunu işaretleyen felsefi ayrışma köprüsüdür.

        Zikri (ذِكْرِ)

        İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, hatırlamak, anmak, telaffuz etmek ve zihinde daima canlı tutmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "An zikri" (hatırlamaktan alıkoyacak şekilde / o zikre bedel olarak) tamlamasının; atların o estetik ihtişamının, Süleyman'ın zihnindeki o mutlak "ilahi şuuru, ibadet vaktini ve varoluşsal teyakkuzu" (zikri) adeta yutarak onu feci bir anlık gaflete düşürdüğünü nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (zikr) teolojik bir zaman ve şuur felsefesi olarak okur. O anki "zikrin", ikindi vakti kılınması gereken o farz ibadet (salat) veya genel anlamda kâinatın Yaratıcısını kalpte tutma şuuru olduğunu; mülkün (atların) ihtişamının insan aklına sızdığı an, "Hakk'ı hatırlamanın" (zikrin) nasıl büyük bir sessizlikle devreden çıktığını ifade eder. Güzellik zikri boğduğunda, en bilge kul bile (Süleyman) karanlıkta kalır.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, koruyup gözeten ve terbiye eden" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "î" (benim) zamirinin birleştiği "Rabbî" (benim Rabbim / asıl Sahibim) tamlamasının; Süleyman'ın yaşadığı o pişmanlığın ve acının büyüklüğünü mühürlediğini; unuttuğu şeyin sıradan bir görev değil, kendisine o devasa krallığı (hibeyi) veren, onu terbiye eden ve "benim" diyerek sığındığı o "yegâne ve mutlak Efendisiyle (Rabbiyle)" olan o eşsiz dikey bağı olduğunu nitelediğini belirtir.

        Hattâ (حَتَّىٰ)

        İbn Fâris, bir eylemin ulaşabileceği en son sınırı, bitiş noktasını ve gaye/sonuç bağlamını (intihâ-i gaye) bildiren edattır. O dondurucu gafletin (zikri unutmanın) ne kadar sürdüğünü ve hangi somut varoluşsal ana kadar aklı felç etmeye devam ettiğini işaretleyen zaman/hudut mühürüdür.

        Tevâret (تَوَارَتْ)

        İbn Fâris, "v-r-y" kökünün sözlükte "bir şeyin arkasına gizlenmek, örtünmek, gözden kaybolmak ve saklanmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tefa'ul babında dişil (müennes) mazi fiil olan "tevâret" (gözden kayboldu / arkaya gizlendi / örtündü) eyleminin; ufuktaki güneşin (veya o at sürüsünün) yavaş yavaş çekilerek ufuk çizgisinin ardında tamamen yok oluşunu, ışığın/görüntünün yerini o dondurucu ve sarsıcı karanlığa bıraktığı o mutlak "silinme ve kapanma" anını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, verâ/tevârî (v-r-y) kavramının, bir nesnenin varlığını sürdürmesine rağmen idrakin ve gözün menzilinden "aşılmaz bir engelin arkasına geçerek çıkması" olduğunu söyler. "Tevâret" (kayboldu) fiili; ister ibadet vaktini bitiren güneşin batışı olsun, isterse o seyrine doyulmaz atların (hayrın) tozu dumana katarak uzaklaşması olsun; Süleyman'ı uykudan uyandıran o "illüzyonun/büyünün kırılma anını" temsil eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili (tevâret) sarsıcı bir "görsel bitiş ve uyanış" estetiği olarak değerlendirir. Güneşin (veya atların) örtüye girmesiyle (tevâret), Süleyman'ın gözündeki o estetik sarhoşluğun da bıçak gibi kesildiğini; fani güzelliğin sahneden çekilmesiyle birlikte peygamberin kendi "çıplak acziyeti ve kaçırdığı zikirle" (gerçeklikle) baş başa kaldığı o devasa psikolojik şoku ve karanlık çöküşü resmettiğini vurgular.

        Bil Hıcâbi (بِالْحِجَابِ)

        İbn Fâris, vasıta bildiren "bi" edatı ile "h-c-b" kökünden türeyen ismin birleşimidir. H-c-b kökünün sözlükte "iki şeyin arasına girmek, görmeyi ve ulaşmayı engellemek, perde çekmek, engel ve örtü" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "bil-hıcâbi" (o mutlak perdenin ardına / ufkun örtüsüne) tamlamasının; nesneyi idrakten koparan o kozmik veya fiziksel sınırı nitelediğini; güneşin dağların ve gecenin "perdesine" girmesiyle (veya atların ufuk çizgisine karışmasıyla) kapanan o feci gaflet sahnesinin son perdesini (hicabını) işaretlediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu hicab (h-c-b) mefhumunu ontolojik bir sınır ve algı felsefesi olarak okur. "Perdenin ardına gizleninceye kadar" (tevâret bil-hıcâb) kurgusunun; sadece fiziksel bir ufuk çizgisini değil, bizzat kâinattaki fani varlıkların "geçiciliğini ve hiçliğini" resmettiğini; mülk ve güzellik (at/güneş) ne kadar muazzam olursa olsun, sonunda mutlak bir "hiçlik perdesinin" (hicabın) ardına düşmeye mahkûm olduğunu; Süleyman'ın bu hicabla (kayboluşla) yüzleştiğinde, asıl kalıcı olanın sadece "Rabbinin zikri" olduğunu idrak ettiği o devasa ve dondurucu peygamberi "Hakikate dönüş" (uyanış) anı olduğunu ifade eder. Eşya hicaba girer, Hakikat kalır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X