Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 29. Ayet

    كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kitâbun enzelnâhu ileyke mubârakun liyeddebberû âyâtihi veliyeteżekkera ulû-l-elbâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler, akıl iz'an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik.”

      Kur’ân Niçin Mübarek Bir Kitaptır?

      Bu bir mübarek kitaptır ki onu sana, insanlar âyetleri üzerinde iyice düşünsünler diye indirdik. Cenâb-ı Hak burada Kur’an-ı Kerim’e mübarek diye isim vermektedir; çünkü ona tâbi olan, ona sarılan ve onun hükümleriyle amel eden kişi şerefli olur, insanlar arasında ismi anılır ve halkın gözünde ve kalbinde saygınlığı artar. İşte bu, onun mübarek olmasının ve onun emirlerini uygulamasının eseridir. Çünkü insan her türlü hayra ve iyiliğe onunla ulaşır ve hayırları artmaya ve gelişmeye devam eder durur. En doğrusunu Allah bilir.

      Akıl iz‘an sahipleri ondan dersler, öğütler alsınlar diye indirdik. Cenâb-ı Hak bu beyanında Kur’an-ı Kerim’i insanlar âyetleri üzerinde düşünsünler, lehlerine ve aleyhlerine olan hususları, yapmaları ve sakınmaları gereken fiilleri bilsinler diye indirdiğini haber vermektedir. İnsan bunları ancak düşünmekle ve tefekkürle bilebilir. Ondan öğütler alsınlar diye indirdik, yani akıl sahipleri ondan öğüt alsınlar, onda bulunan öğütleri, âdabı ve diğer bilgileri alsınlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kitâbun (كِتَابٌ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün sözlükte "parçaları bir araya getirmek, toplamak, dikmek, boncukları ipe dizmek ve harfleri/kelimeleri birleştirerek yazmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kitâbun" (bir kitap / toplanmış ve yazılmış ilahi metin) isminin; rastgele söylenmiş dağınık sözler yığınını değil, başı ve sonu belli, kendi içinde kusursuz bir anlamsal bütünlüğe (toplanmışlığa) sahip, ilahi iradenin yasalarını ve hikmetlerini barındıran o sarsılmaz "kutsal ve yazılı anayasayı" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kitâb (k-t-b) kavramının sadece fiziksel olarak kâğıda dökülmüş mürekkep olmadığını; Allah'ın kâinata ve insana dair "hükümlerinin, değişmez yasalarının (kaderin) ve farzlarının" ontolojik olarak bir araya getirilip sabitlenmesi (yazılması) olduğunu söyler.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini inceler. Arapçadaki "kitâb" kelimesinin, Süryanice ve Aramicedeki "kthâbhâ" (kutsal metin/yazı) kavramıyla ortak bir Sami kökenden beslendiğini veya o kültürel havzadan Arapçaya "ilahi vahyi temsil eden mutlak otorite" anlamıyla yerleştiğini belirtir. Kur'an'ın kendini "Kitâb" olarak adlandırmasının, geçici şifahi (sözlü) geleneğe karşı sarsılmaz bir "yazılı ve teolojik anıt" inşası olduğunu tartışır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Kitâb" mefhumunu, Cahiliye toplumunun epistemolojik iflası ve yeni bir otoritenin doğuşu olarak okur. Müşrik aklın sadece şairlerin (kâhinlerin) o geçici, parçalı ve hevalara dayanan sözlü kültürüne (şiire) alışkın olduğunu; "Kitâb" kavramının ise bu kabileci öznelliği parçalayarak, kâinatın Yaratıcısından gelen o objektif, evrensel ve dondurucu "ilahi metin otoritesini" merkeze oturttuğunu tespit eder.

        Enzelnâhu (أَنزَلْنَاهُ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün sözlükte "yüksek bir yerden aşağıya doğru inmek, bir yere konaklamak, yerleşmek ve düşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs ve azamet (Biz) zamiriyle gelen "enzelnâ" fiili ile "hu" (onu / o kitabı) zamirinin birleştiği "enzelnâhu" (Biz onu indirdik / Kendi katımızdan yeryüzüne yerleştirdik) eyleminin; vahyin kaynağının yeryüzü (insan zekâsı) olmadığını, bizzat kâinatın Sahibinin o mutlak, dikey ve aşkın (yüce) iradesinden insanlığın idrakine doğru gerçekleşen o "devasa kozmik inişi/ikramı" nitelediğini belirtir.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal ve teolojik kurgusunda inzal (n-z-l) kavramını, vahyin mekânsallaşması ve hiyerarşi inşası olarak inceler. "Biz onu indirdik" fermanının; Tanrı ile insan arasındaki o aşılmaz ontolojik mesafeyi vurguladığını, vahyin yatay bir insan icadı (şiir) değil, "yukarıdan aşağıya" (gökten yere) doğru gerçekleşen dikey ve otoriter bir iletişim köprüsü olduğunu tartışır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki (enzelnâ) çoğul azamet zamirini (Biz) ontolojik bir telif (yazarlık) reddiyesi olarak okur. Kur'an'ın kaynağını peygamberin şahsına bağlamaya çalışan müşrik (veya oryantalist) akla karşı; "Biz indirdik" vurgusunun, metnin tek ve mutlak müellifinin (sahibinin) kâinatın Yaratıcısı olduğunu şüpheye yer bırakmaksızın mühürlediğini ifade eder.

        İleyke (إِلَيْكَ)

        İbn Fâris, varış noktası, hedef ve yönelim bildiren "ilâ" edatı ile "ke" (sana) muhatap zamirinin birleşimidir. O dikey ve devasa ilahi inişin (inzalin) yeryüzünde rastgele bir coğrafyaya veya belirsiz bir kitleye değil; doğrudan doğruya peygamberin "şahsına, kalbine ve idrakine" kilitlendiğini işaretleyen mutlak varış köprüsüdür.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu yönelim (ileyke) kurgusunu varoluşsal bir seçilmişlik ve ağırlık merkezi olarak değerlendirir. "Sana indirdik" fermanının; vahyin taşıyıcısı olarak peygamberi sıradan bir aracı olmaktan çıkarıp, kâinatın en ağır ve dondurucu kelâmının (kitabın) yeryüzündeki yegâne muhatabı, "ontolojik alıcısı ve taşıyıcı sütunu" konumuna yükselttiğini aktarır.

        Mubârakun (مُبَارَكٌ)

        İbn Fâris, "b-r-k" kökünün sözlükte "devenin göğsünü yere vurup çökmesi, bir yerde sabit kalmak, sebat etmek, bir şeyin içinde ilahi hayrın/iyiliğin sürekli ve artarak bulunması" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mef'ul (edilgen etken) formundaki "mubârakun" (içine bereket konulmuş / hayrı kesintisiz olan / kutsal ve çoğalan) sıfatının; o indirilen Kitab'ın (Kur'an'ın) fani bir metin olmadığını, içindeki anlamların, çözümlerin ve hidayetin çağlar boyu asla tükenmeyecek, kurumayacak ve insanlığı sürekli besleyecek o "devasa ontolojik verimliliğini/sabitliğini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bereket (b-r-k) kavramının, "ilahi hayrın bir şeyde sarsılmaz bir şekilde karar kılması ve gözle görülmeyen bir artışla çoğalması" olduğunu söyler. "Mübarek kitap" nitelemesi; Kur'an'ın zahirdeki lafızlarının sınırlı olmasına rağmen, ondan çıkarılacak hikmetlerin ve anlamların (şerhlerin) denizler gibi tükenmez oluşunu, okundukça aklı ve ruhu sürekli "bereketlendiren" o mucizevi fıtratını vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam düşüncesinde "Mübarek" sıfatının Kur'an bağlamındaki işlevini açıklar. Bu kelimenin sadece metnin kutsallığını değil, aynı zamanda o metnin dokunduğu toplumu, zihniyeti ve medeniyeti çürümekten (fesattan) kurtarıp onardığını (sâlihât), onu "verimli, adil ve ahlaklı" bir hale dönüştüren o mutlak "sosyolojik inşa ve hayat verme" kapasitesini temsil ettiğini aktarır.

        Liyeddebberû (لِيَدَّبَّرُوا)

        İbn Fâris, amaç/gaye bildiren "lâm" (için) edatı ile "d-b-r" kökünden türeyen tefa'ul babında muzari çoğul fiilin birleşimidir. D-b-r kökünün sözlükte "bir şeyin arkası, sırtı, sonu, peşi sıra gelmek ve bir işin arka planı/akıbeti" anlamlarına geldiğini tespit eder. (Aslı "li-yetedebberû" olup idgam yapılmıştır). "Liyeddebberû" (ki onun derinliklerine insinler / arka planını düşünsünler / ayetlerin sonunu ve hedefini idrak etsinler diye) eyleminin; Kitab'ın indiriliş gayesini sıradan bir yüzey okumasına değil, kelimelerin arkasına geçip o ilahi mantığı, felsefeyi ve "neden-sonuç" ilişkilerini (akıbeti) çözmeye yönelik o "ağır, sancılı ve derin zihinsel kazı" eylemine nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tedebbür (d-b-r) kavramının, "tefekkür" kavramından daha spesifik ve sonuç odaklı olduğunu söyler. Tefekkür, aklın bir konu etrafında gezinmesiyken; Tedebbür, aklın bir metnin veya olayın "arkasını (dübürünü), yani o cümlenin neyi hedeflediğini, nereye varacağını ve felsefi köklerini" sarsılmaz bir dikkatle irdelemesi, ayetler arasındaki o gizli bağları keşfetmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili (tedebbür) ontolojik bir okuma ahlakı ve entelektüel farz olarak değerlendirir. "Ayetlerini tedebbür etsinler diye (indirdik)" fermanının; İslam felsefesinde aklı iptal eden taklitçi/körü körüne okuma geleneğini paramparça ettiğini; kâinatın Yaratıcısının kendi kelâmını (mübarek kitabı) insanın pasif bir şekilde dinlemesi için değil, bizzat zihniyle o metnin içine girerek onu "kritisize etmesi, anlamlandırması ve hayatına tatbik etmesi" (tedebbür) için gönderdiğini ifade eder. Vahiy, aklın en büyük terleme sahasıdır.

        Âyâtihi (آيَاتِهِ)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünün sözlükte "açık işaret, nişan, alamet, mucize, ibret ve bir bütünden ayrılmış belirgin parça" anlamlarına geldiğini tespit eder. Âyet kelimesinin çoğulu "âyât" ile "hi" (onun) zamirinin birleştiği "âyâtihi" (onun ayetlerini / o kitabın her bir işaretini) tamlamasının; o mübarek metnin cümlelerinin sıradan dilbilgisi paragrafları olmadığını, her bir cümlenin kâinatın Sahibine, O'nun adaletine ve varoluşun sırrına (gayesine) işaret eden sarsılmaz birer "ontolojik levha, mucize ve felsefi şifre" (ayet) olduğunu nitelediğini belirtir.

        Arthur Jeffery, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "Âyet" kelimesinin etimolojisini inceler. Bu kelimenin Süryanicedeki "āthā" veya İbranicedeki "ōth" (mucizevi işaret / ilahi nişan) kelimeleriyle aynı sami kökenden geldiğini; ancak Kur'an'ın bu kelimeye devasa bir semantik devrim yaptırarak; asalarla denizin yarılması gibi doğaüstü fiziksel mucizelerin yerine, bizzat "okunan metnin cümlelerini" (ayet) en büyük ontolojik mucize ve "işaret" olarak İslam teolojisine mühürlediğini tartışır. Mucize artık asa değil, metnin ta kendisidir (ayet).

        Toshihiko Izutsu, "Âyet" mefhumunu Kuranî epistemolojinin yapıtaşı olarak okur. Ayetin, kendi başına bir amaç olmadığını; aklı (tedebbürü) kendisini okumaya davet edip, o zihni kendi üzerinden kaydırarak "ötedeki aşkın Hakikate (Allah'a)" ulaştıran o şeffaf ve kusursuz "semantik pencere/işaret parmağı" olduğunu tespit eder.

        Ve Liyetezekkera (وَلِيَتَذَكَّرَ)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve", gaye/amaç bildiren "lâm" (için) edatı ve "z-k-r" kökünden türeyen tefa'ul babında muzari fiilin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi zihne geri çağırmak, hatırlamak, anmak, ibret almak, zihinde daima canlı tutmak ve nisyanın (unutmanın) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve liyetezekkera" (ve bütünüyle hatırlayıp ibret alsınlar diye / zihinlerini uyanık tutsunlar diye) eyleminin; tedebbürle (derin düşünceyle) elde edilen o sarsıcı hakikatlerin zihinde anlık bir felsefi zevk olarak kalmamasını; bütünüyle fıtrata işleyerek hayatı yönlendiren kalıcı bir "şuur, ibret ve varoluşsal uyanıklık" (tezekkür) haline dönüşmesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tezekkür (z-k-r) kavramının, yeni bir bilgi öğrenmekten ziyade; insanın fıtratında, derinlerinde (kalu bela'da) zaten kodlanmış ve bilinen o mutlak hakikatleri, gaflet (veya nankörlük/küfür) perdesini yırtarak yeniden "bilince çıkarma ve hatırlama" eylemi olduğunu söyler. Kur'an yeni bir şey icat etmez; o, insanın kendi unuttuğu özünü (hakikati) ona "hatırlatır" (tezekkür).

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili (tezekkür) ontolojik bir hafıza tazeleme ve fıtrat uyarısı olarak değerlendirir. Kitabın inişinin (inzalinin) ikinci büyük amacının "ibret almak/hatırlamak" (liyetezekkera) olarak belirlenmesinin; bilginin (tedebbürün) ancak eyleme, ahlaka ve Allah'a karşı sorumluluğa (takvaya) dönüştüğünde "tezekkür" vasfını kazanacağını; ibret alınmayan kuru bir metin okumasının Kur'an'ın gayesine ters düştüğünü ifade eder.

        Ulûl (أُولُو الـ)

        İbn Fâris, tekili kendi lafzından olmayan, sadece isim tamlamalarında muzaf (tamlanan) olarak kullanılan ve "sahipleri, ehli, sahip olanlar" anlamlarına gelen (zû kelimesinin çoğulu) bir isim olduğunu belirtir. Kâinatın Yaratıcısının, o "tedebbür ve tezekkür" eylemlerini hakkıyla yapabilecek olan o son derece seçkin, nadide ve derinlikli felsefi kitleyi (zümreyi) işaretlemek üzere kullandığı tahsis köprüsüdür.

        Elbâb (الْأَلْبَابِ)

        İbn Fâris, "l-b-b" kökünün sözlükte "bir şeyin en iç kısmı, özü, kalbi, çekirdeği, posasından arınmış saf hali ve insanın en saf, katıksız aklı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Lübb kelimesinin çoğulu olan "el-Elbâb" (saf akıllar / arı duru idrakler / derin özler) isminin; önceki kelimeyle birleştiği "Ulûl-Elbâb" (Saf ve derin akıl sahipleri / Özün sahipleri) tamlamasının; kâinatın kitabını ve Allah'ın ayetlerini (hevalarından, önyargılarından, kabileci kibrinden ve sığ materyalizmden sıyrılarak) mutlak bir berraklık, felsefi derinlik ve ilahi şuurla okuyan o "epistemolojik ve ontolojik ahlak elitlerini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, lübb/elbâb (l-b-b) kavramının, her "akıl" (a-k-l) kelimesiyle aynı olmadığını söyler. Her lübb akıldır, ancak her akıl lübb değildir. Lübb, ihtirasların, öfkenin, kibrin (hevânın) zehrinden bütünüyle arındırılmış; sadece hakikati bulmaya ve ona teslim olmaya kilitlenmiş o "pürüzsüz, sarsılmaz ve ilahi nurla aydınlanmış" üst-akıldır. Ayetleri sadece bu "Lübb" sahipleri tedebbür edebilir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (ulûl-elbâb) varoluşsal bir idrak felsefesi ve entelektüel hiyerarşi olarak okur. Kur'an'ın yeryüzündeki insanları mülke, kabileye veya güce göre değil, "anlama/idrak etme" kapasitesine göre ayırdığını; "Ulûl-Elbâb" fermanının; vahyin (ayetlerin) o dış kabuğunu (zahirini/lafzını) kırıp, metnin içindeki o sarsıcı "öze, hikmete ve teodise sırrına" (lübb'e) ulaşabilenlerin, ancak aklını vahyin potasında eriten (tezekkür eden) o bilge şahsiyetler olduğunu ifade eden kusursuz ve dondurucu bir Kuranî (epistemolojik) mühür olduğunu aktarır. Kitap, kabukla oyalananlar için değil, "Öz'ün sahipleri" (Ulûl-Elbâb) için inmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X