فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: azap, sad suresi, adalet, sad suresi 25. ayet, bağışlama, hevaya uymama, halife, sad 25, yakınlık, ihsan
-
“Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı, güzel bir geleceği vardır.”
Peygamberlerin Hataları Kur’ân’da Neden Anlatılır?
Sonra bu tutumundan dolayı onu bağışladık. Yani işlediği bu hatadan dolayı onu bağışladık. Müfessirler şöyle derler: Rabb’i ona, seni bağışladım diye vahyetti; ancak insanlara senin bu halinin gösterilmesi, sonra seni bağışlamam ve yerine şunu yapmam kaçınılmazdır. Bu, bizim söylemediğimiz ve bilmediğimiz bir sözdür. Böyle bir şey sahih ve doğru olamaz. Söylediğimiz gibi, onun, insanların kendisi hakkında söyledikleri şekilde onlara gösterilmiş olamaz. Cenâb-ı Hak onlara ancak kendi düşmanları ile savaşmasını emretmiştir, onun da insanlara emretmesi gerekirdi. Ancak o azarlanmıştır, çünkü peygamberler yaptıkları en küçük bir hatadan dolayı azarlanır ve ayıplanırlar. Söylediğimiz şey bundan dolayıdır. Biz onun bir kusur işlediğini ve bundan dolayı azarlandığını, sonra da bu tutumundan dolayı onu bağışladık ilâhi kelâmıyla Rabb'inin onu bağışladığını biliyoruz. Bunun dışında müfessirlerin naklettikleri rivayetleri biz bilmiyoruz. Eğer onların söyledikleri sahihse biz de aynı şeyi söyleriz, sahih değilse bunları terketmek daha evlâ ve daha doğrudur.
Kuşkusuz yanımızda onun yüksek bir makamı, güzel bir geleceği vardır. Buradaki yanımızda onun yüksek bir makamı vardır sözü, Hz. Dâvûd’un kalan ömrü ile ilgilidir. Yani kalan ömründe onun katımızda yüksek bir makamı ve bize yakınlığı vardır. En doğrusunu Allah bilir. Yahut âhirette onun Allah katında yüksek bir makamı vardır, yani üstün bir değeri ve konumu vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Fe Ğafernâ (فَغَفَرْنَا)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, savaşta başı kılıç darbelerinden koruyan sağlam demir miğfer (miğfer) ve korumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nedensellik ve ardışıklık bağlacı "fa" (bunun hemen üzerine / derhal) ile mazi birinci çoğul şahıs ve azamet zamiriyle (Biz) gelen "fe ğafernâ" (bunun üzerine Biz onu derhal bağışladık / üzerini örttük) eyleminin; Davud'un o sarsıcı secde (harre) ve yönelişinin (enâbe) kâinatın Yaratıcısı katında hiçbir gecikmeye, bekletilmeye veya prosedüre takılmadan "anında ve mutlak bir ilahi korumayla" (mağfiretle) karşılık bulduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ğufran/mağfiret (ğ-f-r) kavramının, Allah'a nispet edildiğinde sıradan bir "affetme" olmadığını; kulun işlediği o hatanın (veya zafiyetin) hem dünyadaki utancından hem de ahiretteki azabından o kulu "ontolojik bir zırhla koruyup", o hatayı kâinatın hafızasından bütünüyle "örtbas etmesi/kapatması" olduğunu söyler. Davud istiğfar etmiş, kâinatın Sahibi de o feci imtihanın (fitnenin) açtığı varoluşsal yarayı Kendi mutlak merhametiyle (ğafernâ) örtmüştür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiildeki "Fa" (hemen ardından) bağlacını ilahi merhametin (teodisenin) hızı ve lütfu olarak okur. İnsanın kibrinde ısrar eden tiranların (müşriklerin) aksine; hatasını idrak edip yere yığılan (secde eden) bir kalbin, Allah'ın o devasa "bağışlama/örtme" iradesini (ğafernâ) nasıl saniye dahi beklemeden üzerine çektiğini; tövbenin samimiyetinin ilahi icabeti (kabulü) hızlandırdığını ifade eder.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" (li) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (ona / onun için) zamirinin birleşimidir. O muazzam ilahi örtmenin ve bağışlamanın (mağfiretin) uzay boşluğuna değil, doğrudan doğruya o acziyetini bilip yere kapanan (abd/kul) "Davud'un şahsına" tahsis edildiğini ve kilitlendiğini işaretleyen mülkiyet köprüsüdür.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
İbn Fâris, uzak işaret zamiridir (işte o şeyi / o durumu). "Zâlike" (o durumu) işaretinin; Davud'un düştüğü o zafiyeti, mahkemede verdiği o aceleci kararı veya içinden geçirdiği o insani hatayı (fitneyi) ismen zikretmeye tenezzül etmeden, onu şefkatli bir ilahi örtüyle "işte o meseleyi" diyerek uzakta bırakmayı nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu işaret zamirinin (zâlike) Kuranî bir edep ve peygamberi koruma felsefesi olduğunu aktarır. Kur'an'ın, Kitab-ı Mukaddes'teki gibi Davud'un hatasını detaylı, uzun ve dünyevi bir magazinal dille anlatmak yerine; "Biz onun o hatasını (zâlike) bağışladık" diyerek, peygamberin o zafiyetinin üzerini örttüğünü ve olayı bütünüyle evrensel bir "hata-tövbe-af" ahlakına (Tevhid pedagojisine) dönüştürdüğünü kaydeder. Allah peygamberinin kusurunu ifşa etmez, onu (zâlike) mağfiretle dondurur.
Ve İnne (وَإِنَّ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran tekit (pekiştirme) edatının birleşimidir. Sadece bağışlamanın yetmediğini, Davud'un o samimi dönüşünün (inabe) ona kazandırdığı o yeni, sarsılmaz ve dondurucu ilahi statüyü kâinata ilan eden mutlak mühürdür.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatı ile "hu" (onun) zamirinin birleşimidir. Cümlede ikinci kez kullanılarak, birazdan açıklanacak olan o devasa ve akıl almaz makamın bizzat Davud'un kendi şahsı "için" özel olarak ayrıldığını ve tescillendiğini kilitler.
Indenâ (عِنْدَنَا)
İbn Fâris, "a-n-d" kökünden türeyen ve "yanında, nezdinde, huzurunda, makamında" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı "inde" ile azamet/büyüklük zamiri "nâ" (Bizim) kelimesinin birleşimidir. "Bizim katımızda / Bizim huzurumuzda" (indenâ) tamlamasının; verilecek olan o şerefin ve makamın dünyevi (fani) bir krallık payesi olmadığını, doğrudan kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve sonsuz "ilahi Otorite/Zât" alanında rezerve edildiğini nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "Allah'ın katında olmak" (indenâ) mefhumunu, bir insanın varoluşta ulaşabileceği en aşkın ve en dondurucu "kutsal aidiyet" olarak inceler. Fiziksel bir mekânı (gökyüzünü) değil; kulun, Yaratıcısının rızasına, sevgisine ve ilahi şemsiyesine bütünüyle yerleşerek; dünyevi kibrin (izzetin) asla ulaşamayacağı o sarsılmaz "ilahi koruma ve onur çemberine" girmesini temsil ettiğini tespit eder.
Le Zulfâ (لَزُلْفَىٰ)
İbn Fâris, pekiştirme ve and bildiren "lâm" (le) edatı ile "z-l-f" kökünden türeyen ismin birleşimidir. Z-l-f kökünün sözlükte "bir şeye yaklaşmak, öne geçmek, mesafe katetmek, yüksek bir dereceye erişmek ve yakınlık (kurbiyet)" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le zulfâ" (kesinlikle eşsiz bir yakınlık / çok yüce bir manevi mertebe / özel bir statü) kelimesinin; Davud'un düştüğü o hatanın (fitnenin) onu Allah'tan uzaklaştırmadığını, tam aksine o hatanın ardından ettiği o sarsıcı tövbenin (inabenin) onu Allah'a çok daha "yakın, gözde ve yüksek" (zulfâ) bir makama fırlattığını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zülfe/zulfâ (z-l-f) kavramının, fiziksel bir mesafe kısalması değil; kulun şeref, onur, liyakat ve sevilme bakımından Yaratıcısına olan o muazzam felsefi "yakınlaşması ve gözdesi olması" olduğunu söyler. "Onun için katımızda mutlak bir zulfâ (yakınlık) vardır" fermanı; Allah'ın tövbe eden kuluna (Davud'a) sadece "sıfır noktasına dönme" imkânı vermediğini, bilakis o acziyetini itiraf etmenin (kibri kırmanın) insanı meleklerden bile daha "yakın" (zulfâ) bir ontolojik zirveye taşıdığını vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı (zulfâ) teolojik bir rahmet ve tekâmül estetiği olarak okur. Müşrik aklın hata yapanı ezip statüsünü elinden almasına karşılık; ilahi rahmetin, hatasından dönen (evvâb olan) peygamberi sadece affetmekle bırakmayıp "Zulfâ" (özel yakınlık makamı) ile ödüllendirmesinin; insanın kâinatta kusursuz bir robot olmadığını, ancak düştüğü yerden Rabbine sığınarak kalkabildiğinde (istiğfar) o "kusursuz yakınlığı" (zulfâ) elde edebileceğini gösteren o devasa ahlaki ve ontolojik müjdedir.
Ve Husne (وَحُسْنَ)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "h-s-n" kökünden türeyen ismin birleşimidir. H-s-n kökünün sözlükte "çirkinliğin (kubh) mutlak zıddı olarak bir şeyin gözde, kalpte veya akılda kusursuz bir beğeni uyandırması, güzellik, iyilik, estetik mükemmellik ve eksiksizlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve husne" (ve en güzel olanı / estetik ve ahlaki mükemmelliği) tamlamasının; Davud'u bekleyen o nihai akıbetin sıradan bir kurtuluş olmadığını, kâinatın Yaratıcısı tarafından bizzat "kusursuz ve eşsiz bir güzellikle" donatıldığını nitelediğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu "husn" (güzellik) kelimesini muazzam bir eskatolojik (ahiret) ödül estetiği olarak değerlendirir. Kelimenin maddi bir zenginliği değil, ruhu sarmalayan, fıtratı doyuran ve imtihanın bütün acılarını unutturan o "mutlak ve ilahi ahengi/güzelliği" resmettiğini vurgular. Davud dünyadaki mülkün (krallığın) ötesinde, ahirette bizzat "güzelliğin ta kendisiyle" (husn) ödüllendirilmiştir.
Meâb (مَآبٍ)
İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, yönelmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya ism-i zaman formundaki "meâb" (dönüş yeri / nihai sığınak / varılacak asıl yurt) kelimesinin; insanın yeryüzündeki o fani, karmaşık ve çileli imtihan yürüyüşünün ardından bütünüyle döneceği o son ve ebedi "ontolojik limanı" nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (husne meâb) varoluşsal bir simetri ve kelime oyunu (iştikak sanatı) olarak değerlendirir. Davud'un ahlaki vasfının, sürekli Allah'a dönen anlamına gelen "Evvâb" (17. ve 19. ayetlerdeki 'e-v-b' kökü) olduğunu hatırlatır. Kâinatın Sahibinin, dünyada sürekli Kendisine "dönen" (Evvâb) o kuluna; ahiretteki ödül olarak yine aynı kökten gelen "Husne Meâb" (en güzel dönüş yeri / e-v-b) lütfetmesinin; insanın dünyadaki ahlakının (eyleminin) ahiretteki yurdunun mimarisine dönüştüğünü gösteren o sarsılmaz, kusursuz ve dondurucu Kuranî (Tevhidi) adaletin bizzat ta kendisi olduğunu ifade eder. Kul "Evvâb" olur, Allah da ona en güzel "Meâb"ı (dönüş yerini) verir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla