وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
“Onun hükümdarlığını güçlendirmiş, kendisine hikmet ve anlaşmazlıkları bitiren konuşma yeteneği vermiştik.”
Faslu’l-Hitab Ne Demektir?
Onun hükümdarlığını güçlendirmiş ve kendisine hikmet vermiştik. Müfessirlerin geneli, onun hükümdarlığını güçlendirdik cümlesine şöyle bir anlam verdiler: O güçlendirilmişti, çünkü onu her gece Benî İsrâil’den otuz üç bin kişi beklerdi. Ancak bu görüş zayıftır, çünkü, Allah’ın ‘hükümranlığını güçlendirdik’ sözü ona verdiği lütuf anlamındadır, yoksa müfessirlerin belirttikleri gibi onun hükümranlığının güçlü-kuvvetli olduğu mânasında söylenmemiştir. Bu ancak bir zayıflık göstergesidir. Ancak müfessirler bununla, onun yardımcılarının çokluğunu, etbâının ve ordusunun faziletini kastediyorlarsa, o zaman söyledikleri bir ihtimal olarak kabul edilir. Onu korumak ve muhafaza etmekle ilgili söyledikleri ise, gücünün çokluğu ve büyük bir meziyet olduğunu göstermez.
Onun hükümranlığının güçlü olduğu ifadesinin, bunun dışında bir anlamda kullanılmış olması da mümkündür ve bu daha uygundur. Bu hususta da iki şey söylenebilir: Birincisi, hükümranlığının güçlendirilmesinden maksat, daha önce de söylendiği gibi zırh ve benzeri savaş araç ve gereçleri yapması için kendisinden başka hiç kimseye verilmeyen bir özellik olarak ona demirin yumuşatılmasıdır. Bu sayede ona rakip olanların ve onun hükümranlığını ele geçirmeyi arzu edenlerin hevesleri tıkanmış, o da hükümranlığında güven içinde kalmıştı. İşte onun hükümranlığının güçlendirilmesinden maksat budur. En doğrusunu Allah bilir.
İkincisi, dağların ve kuşların onun emrine âmâde kılınması, bunların kendisiyle birlikte teşbih etmeleri, bu yaratıkların ona itaat etmeleri ve emrine boyun eğmeleriyle onun hükümranlığı güçlendirilmiştir. Hükümranlığının boyutu bu seviyeye ulaşan, yani sözü edilen varlıkları itaat altına almak ve emrine âmâde kılmak, onun yüce Allah’a kulluk yapmasını sağlamak, kendi şahsında da Rabb’ine itaat etmek düzeyine ulaşan ve Cenâb-ı Hakk’ın, “Güçlü kulumuz Dâvûd’u hatırla! Yönü hep Allah’a dönüktü” buyurduğu birinin hedefine, yeryüzü sultanlarından hiçbiri yönelemez ve hiçbir halde onun hükümranlığının kendisine gelmesini düşünemez. En doğrusunu Allah bilir ya, Dâvûd aleyhisselâmın hûkümranlığının güçlendirilmesinden maksadın, müfessirlerin söylediklerinden ziyade bu söylediğimiz anlam olma ihtimali daha fazladır.
Kendisine hikmet vermiştik. Bazı müfessirler şöyle dedi: Buradaki hikmetten maksat peygamberliktir. Anlaşmazlıkları bitiren konuşma yeteneği ibaresinden maksat da, davaya taraf olanlar arasında, davacıya delil getirmek ve davalıya da yemin etmek ilkesini koyarak davayı bitirme yeteneğidir. Ancak onların sözünü ettikleri davacıya delil ve davalıya yemin ilkesinin çok önemli bir fazilet ve özellik olduğunu söylemek zordur, çünkü Dâvûd aleyhisselâma mahsus özellik olarak nitelenen bu ilkenin benzeri bize de verilmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiğini söylediği hikmetten maksadın, kendisiyle Rabb’i arasındaki işini sağlam tutması, O’na ibadeti ve itaati tam yapması ve Allah’ın “Güçlü kulumuzun yönü hep Allaha dönüktü” buyurması, yani Allah’a ibadet ve itaatte güç-kudret ve gayret sahibi olmasıdır. Cenâb-ı Hakk’ın ona verdiğini söylediği hikmetten maksadın, kendisiyle insanlar arasındaki işini sağlam tutması, onlara nasıl bir siyaset uygulayacağını bilmesi, insanların her birini lâyık olduğu yere koyması, onların kalplerine birbirini sevdirmesi ve onları din konusunda aralarında hiçbir ihtilaf ve farklılık kalmayacak derecede tek bir din ve tek bir mezhepte toplaması anlamına gelmesi de mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Buna göre âyetteki “faslu’l-hitâb” (فصل الخطاب) ibaresi, insanlar arasındaki anlaşmazlıkları bitirmek, birbirlerine karşı kalplerine sevgi ve şefkat yerleştirmek, başkasına karşı kin ve nefret duymayacak şekilde herkese hakkını vermek mânasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu ifade hakkında bazıları şöyle dedi; Aralarında anlaşmazlık bulunan insanlar arasında, davacıya delil getirmek, davalıya da yemin etmek ilkesiyle davaları hükme bağlamaktır. Ancak bunda büyük bir fazilet ve özellik yoktur. Bazıları da, bundan maksat emmâ ba’du” (أما بعد) sözüdür derler. Ancak bu da önemli bir şey değildir. Asıl olan bizim söylediğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
Hitap kelimesi anlaşmazlık anlamına gelir. Ebû Muâz şöyle dedi: Hitap, mücadele ve husumet gibidir; “hâtabe, hıtâben, muhâtabeten” (خاطب خطابا مخاطبة) kelimeleri “câdele, cidâlen, mücâdeleten” (جادل جدالا مجادلة) kelimeleri ile aynı anlama gelir. Mufâale babındaki "fâale” fiilinin iki mastarı vardır: “Fiâl ve mufâale”. Ebû Avsece şöyle dedi: “Fasl” (فصل) kelimesi hüküm anlamına gelir. Hitap kelimesinden maksat da husumettir. “Hâtabtü’r-racüle” (خاطبت الرجل) dediğinde, adama düşman oldum demiş olursun. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Şedednâ (وَشَدَدْنَا)
İbn Fâris, "ş-d-d" kökünün sözlükte "bir şeyi sıkıca bağlamak, sağlamlaştırmak, katı ve sert olmak, zayıflığın ve çözülmenin mutlak zıddı olarak güçlendirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs ve azamet (Biz) zamiriyle gelen "şedednâ" (Biz sımsıkı bağladık / mutlak bir güçle pekiştirdik) eyleminin; Davud'un kurduğu krallığın temellerinin sıradan politik hamlelerle değil, bizzat kâinatın Yaratıcısının o "dikey ve sarsılmaz" ilahi iradesiyle her türlü iç ve dış yıkıma karşı ontolojik olarak çeliklendiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, şeddet (ş-d-d) kavramının, bir yapıyı (veya devleti) oluşturan parçalar arasındaki bağların (asabiyetin veya yasanın) asla kopmayacak şekilde gerdirilip kenetlenmesi olduğunu söyler. "Biz güçlendirdik" fermanı; Davud'un o efsanevi siyasi iktidarının, ilahi bir müdahaleyle her türlü fitneye, isyana ve kargaşaya karşı "bağışıklık kazanmış", sarsılmaz ve kusursuz bir kurumsal bütünlüğe ulaştırıldığını vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili (şedednâ) sosyolojik ve politik bir teodise (ilahî inayet) olarak okur. Müşrik Kureyş elitlerinin kendi derme çatma statükolarını (Mele' gücünü) kibre dönüştürmelerine karşılık; Kur'an'ın, tarihin en büyük devletlerinden birinin (Davud'un krallığının) bizzat "Allah'ın onu güçlendirmesiyle (şedednâ)" ayakta durduğunu vurgulayarak; yeryüzünde asıl iktidarın insanın kaba kuvvetiyle değil, ancak ilahi iradenin (Sünnetullah'ın) o siyasi yapıyı "sağlamlaştırmasıyla" mümkün olabileceğini ilan ettiğini ifade eder.
Mulkehu (مُلْكَهُ)
İbn Fâris, "m-l-k" kökünün sözlükte "güç, otorite, bir şey üzerinde tam tasarruf sahibi olmak, idareyi elde tutmak ve mutlak egemenlik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Mulk" ismi ile "hu" (onun / Davud'un) zamirinin birleştiği "mulkehu" (onun krallığını / onun mutlak siyasi otoritesini) tamlamasının; güçlendirilen şeyin sıradan bir kabile şefliği değil, o dönemde yeryüzüne hükmeden o devasa, meşru ve kurumsallaşmış İbrahimi devleti nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Mülk" kavramını, iki zıt varoluşsal paradigma üzerinden inceler. Firavun veya Nemrut gibi tiranların elindeki mülk, aklı kibre ("izzet") ve ilahlık taslamaya (istikbar) götüren feci bir zehirken; Davud'un elindeki mülkün, onun "Allah'a çokça yönelen bir kul" (abd/evvâb) olması hasebiyle kâinatın Yaratıcısı tarafından kutsandığını ve yeryüzünde adaleti tesis eden o "ideal teo-politik iktidar" modeline dönüştüğünü tespit eder. Davud'un mülkü, Tevhidin yeryüzündeki kılıcıdır.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu iyelik kurgusunu (onun mülkünü) varoluşsal bir emanet ve otorite felsefesi olarak değerlendirir. "Biz onun mülkünü sağlamlaştırdık" fermanının; siyasi iktidarın (krallığın) aslen Allah'a ait olduğunu, ancak insanın fıtratını bozmadan (kibre sapmadan) bu ağır yükü taşıyabildiğinde (Davud gibi), ilahi iradenin o fani devleti (mülkü) Kendi mutlak kudretiyle destekleyerek "yıkılmaz" kıldığını ifade eder. Hakiki mülk, Yaratıcıya teslim olunan mülktür.
Ve Âteynâhu (وَآتَيْنَاهُ)
İbn Fâris, "e-t-y" kökünün sözlükte "bir şeyin kalkıp gelmesi, ulaşması, bir şeyi vermek, bahşetmek ve lütfetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf "ve" bağlacı ile if'al babındaki mazi birinci çoğul şahıs fiili (Biz verdik) ve "hu" (ona) zamirinin birleşimidir. "Ve âteynâhu" (Ve Biz ona bizzat lütfettik / Kendi katımızdan bahşettik) eyleminin; Davud'un sahip olduğu o devasa fiziksel ve siyasi gücün (mülkün) yanına, kendi zekâsıyla veya tecrübesiyle değil, doğrudan kâinatın Yaratıcısının o eşsiz hibesiyle eklenen o muazzam "ruhani ve entelektüel" donanımı nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (âteynâhu) ontolojik bir denge ve ilahi donanım kurgusu olarak okur. Sadece "mülkün" (siyasi iktidarın) sağlamlaştırılmasının insanı kolayca bir tirana dönüştürebileceğini; kâinatın Sahibinin bu tehlikeyi bertaraf etmek için o devasa mülkün yanına, Kendi katından (âteynâhu) "Hikmet'i" (erdemi) de vererek o krallığı ahlaki bir zirveye taşıdığını ve gücü ilahi bir rasyonaliteyle dengelediğini ifade eder.
El-Hikmete (الْحِكْمَةَ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte "zulmü ve haksızlığı engellemek, gem vurmak, düzeltmek, adaleti tesis etmek ve cahilliğin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. (Atın ağzına takılan ve onu kontrol eden dizgin demirine de "hakemeh" denir). Belirlilik takısıyla gelen "el-Hikmete" (o mutlak bilgeliği / o kusursuz yargı yeteneğini) isminin; Davud'a verilen sıradan bir felsefi bilgi değil; eşyanın hakikatini kavramayı, peygamberlik (nübüvvet) şuurunu ve devlet yönetiminde nefsi/kibri dizginleyerek daima en doğru, en adil ve en isabetli kararı alabilme "ontolojik refleksini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hikmet (h-k-m) kavramının; ilim (bilgi) ile aklın en üst düzeyde birleşerek gerçeği bulması ve bu gerçeği hatasız bir şekilde eyleme dökmesi olduğunu söyler. "Ona hikmeti verdik" fermanı; Davud'un mülkünü (krallığını) kaba kuvvetle değil; insan doğasını, ilahi yasaları ve adaletin o ince terazisini kusursuzca idrak eden o "derin peygamberi bilgelik" ile yönettiğini vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde peygamberlere verilen "Hikmet" kavramının; salt rasyonel felsefe olmadığını, bizzat Allah'ın vahyettiği şeriatın inceliklerini kavrama yetisi, doğru söz (Zebur) ve din ile dünyayı birbirine bağlayan "pratik, ilahi ahlak" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi (hikmet) epistemolojik bir iktidar felsefesi olarak değerlendirir. "Mülk" ile "Hikmet"in aynı cümlede yan yana gelişinin devasa bir Kuranî devlet teorisi olduğunu; hikmetten (erdemden, ilahi yasadan, adaletten) yoksun bir mülkün (iktidarın) Firavunluk/tiranlık üreteceğini; mülkten yoksun kuru bir hikmetin ise yeryüzündeki zulmü engellemeye yetmeyeceğini; Davud'un şahsında gücün (mülk) ve erdemin (hikmet) o muazzam ve nadide varoluşsal sentezinin kurgulandığını ifade eder.
Ve Fasle (وَفَصْلَ)
İbn Fâris, "f-s-l" kökünün sözlükte "birbirine karışmış iki şeyi ayırmak, bitişikliği kesmek, aradaki bağı koparmak, hak ile batılı net çizgilerle ayrıştırmak ve bir işi nihayete erdirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf bağlacı "ve" ile gelen "fasle" (kesip atmayı / net olarak ayrıştırmayı) masdarının/isminin; Davud'un zihnindeki o berrak idraki ve yargılamalarındaki o şaşmaz, şüpheye yer bırakmayan o "dondurucu ve bitirici adalet kılıcını" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fasl (f-s-l) kavramının, "vasl" (birleştirme) kelimesinin zıddı olduğunu; zihinlerdeki karmaşayı, mahkemelerdeki içinden çıkılmaz ihtilafları ve taraflar arasındaki belirsizliği ortadan kaldırarak; gerçeği yalandan, mazlumu zalimden mutlak surette koparıp "hükmü sabitleme/kesinleştirme" yetisi olduğunu söyler.
El-Hıtâbi (الْخِطَابِ)
İbn Fâris, "h-t-b" kökünün sözlükte "birine yüz yüze söz söylemek, hitap etmek, iki tarafın karşılıklı konuşması, mesajı doğrudan muhatabın şuuruna iletmek ve nutuk çekmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Faslel Hitâbi" (hitabın kesip atanı / sözün ihtilafları bitiren o mutlak net kısmı) tamlamasının; Davud'a verilen o devasa retorik (belağat) gücünü, gereksiz teferruatlardan arınmış o vurucu ifade yeteneğini ve yargılamalarda davanın seyrini tek bir cümleyle çözen o "şaşmaz, kararlı ve nihai söylem otoritesini" nitelediğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, tefsir geleneğinde "Faslel Hitâb" (Hükmü kesen/ayıran söz) tamlamasının mahiyeti üzerine durur. Bunun dilde lafı uzatmadan sadede gelmek için kullanılan "Emmâ ba'd" (Bundan sonrasına gelince/Sadede gelirsek) formülünü ilk icat etme yeteneği olabileceği gibi; hukuk felsefesinde "iddia sahibinden (müddeîden) somut delil (beyyine), inkâr edenden ise yemin (yemîn) isteme" şeklindeki o evrensel, ihtilafları bıçak gibi kesen ve adaleti sağlayan o "mutlak ve sarsılmaz yargı kuralının/sözünün" ta kendisi olduğunu aktarır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın litürjik ve dilbilimsel kurgusunda bu tamlamayı (faslel hitâb) muazzam bir peygamberi retorik ve otorite inşası olarak inceler. Müşriklerin (Mele'in) vahye karşı bolca gürültü çıkarıp, safsatayla ve iftirayla (şiir/sihir diyerek) hakikati bulandırmaya çalışmalarına (şikâk) karşılık; Davud modelinde peygamberin sözünün asla bulanık, yoruma açık veya aciz olmadığını; onun ağzından çıkanın "Faslel hitâb" (Karanlığı aydınlıktan ayıran, tartışmayı ebediyen bitiren o mutlak ve keskin ilahi kelâm/hüküm) olduğunu tartışır. Hikmet, zihni aydınlatır; "Faslel Hitâb" ise o aydınlığı kâinata tartışılmaz bir adalet kılıcı (sözü) olarak indirir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla