Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 19. Ayet

    وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَـهُٓ اَوَّابٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-ttayra mahşûra(ten)(s) kullun lehu evvâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Çevresinde toplanmışken kuşları Dâvûd’a eşlik ettirdik. Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi."

      Çevresinde toplanmışken kuşlar. Yani onun emrine âmâde olarak toplanan kuşlar demektir. Kuşlar onun emrine verilmiştir anlamına da gelir. Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi, yani Allaha itaat ediyorlardı. Bu kelimenin Allaha itaat mânasına geldiği gibi Dâvûd’a itaat anlamına gelmesi de muhtemeldir. Eğer “evvâb” kelimesi teşbih edilen (مسبح) mânasına geldiği kabul edilirse, o zaman Dâvûd’u değil yüce Allah’ı teşbih etmek demektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vet Tayra (وَالطَّيْرَ)

        İbn Fâris, "t-y-r" kökünün sözlükte "havada kanat çırparak uçmak, bir yerden başka bir yere hızla intikal etmek, kuş sürüsü ve havalanan canlılar" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf bağlacı "ve" ile belirlilik takısıyla gelen "et-Tayra" (o kuşları / uçan bütün o varlıkları) isminin; bir önceki ayette (18. ayet) zikredilen yeryüzünün o en ağır, statik ve katı kütlelerinin (dağların) zikre katılmasının ardından; bu kez gökyüzünün o en hafif, dinamik, özgür ve hareketli unsurlarının (kuşların) o devasa ilahi senfoniye dâhil edildiğini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, tayr (t-y-r) kavramının, yerçekiminden bağımsızlaşarak göğün boşluğunda süzülen varlıklar olduğunu söyler. "Kuşları da" (vet tayra) fermanı; Davud'un o muazzam mucizesinin (ve zikrinin) yeryüzünün sınırlarını aşıp gökyüzüne taştığını, dikey ve yatay bütün kozmik katmanların o "Tevhid ve tenzih" korosunda birleştiğini vurgular.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal ve litürjik (ibadetsel) teolojisinde bu iki zıt varlığın (dağlar ve kuşlar) yan yana gelişini devasa bir kozmik bütünlük kurgusu olarak okur. Yerin dibine çakılmış olan en ağır ve dilsiz varlıklar (cibâl) ile, göğün en serbest ve sesli varlıkları olan kuşların (tayr), insan (Davud) merkezli bir zikir ayininde aynı hizaya gelmesinin; kâinatın Yaratıcısı karşısında tüm fiziksel farklılıkların iptal edilerek, evrenin bütünüyle "şuurlu bir tapınağa" dönüştürüldüğünü tartışır.

        Mahşûreten (مَحْشُورَةً)

        İbn Fâris, "h-ş-r" kökünün sözlükte "dağınık halde bulunan şeyleri tek bir merkeze doğru zorlayarak veya sevk ederek toplamak, bir araya getirmek, kalabalık oluşturmak ve yığmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mef'ul (edilgen etkileniş) dişil formunda ve hâl (durum) zarfı olarak gelen "mahşûreten" (topluca bir araya getirilmiş / bir merkeze kilitlenmiş bir halde) kelimesinin; kuşların gökyüzündeki o başıboş ve dağınık uçuşlarını terk ederek, bizzat ilahi bir çekim kuvvetiyle (teshirle) Davud'un etrafında "devasa, disiplinli ve yoğun bir koro/halka" oluşturacak şekilde kümelendiklerini nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde haşr (h-ş-r) kavramını ontolojik bir toplanma ve kıyamet provası olarak inceler. Genellikle eskatolojik (ahiret) bağlamda "ölülerin diriltilip mahşerde toplanmasını" ifade eden bu kelimenin, burada dünyevi bir mucize için kullanılmasının; kâinatın Yaratıcısının sesinin (Davud'un okuduğu Zebur'un/zikrin), doğadaki canlıları içgüdüsel rutinlerinden kopararak mutlak bir "ilahi cazibeyle" (haşr ile) tek bir noktada dondurduğunu ve topladığını tespit eder. Varlık, Yaratıcısının kelâmını duyunca olduğu yerde toplanmaya (haşrolmaya) mecburdur.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin (mahşûreten) seçimini sarsıcı bir görsel ve işitsel şiddet estetiği olarak okur. "Kuşların bir araya toplanmış halde" (mahşûreten) zikre katılmalarının; gökyüzünü kaplayan o devasa kanat çırpınışlarının ve binlerce farklı kuş sesinin, dağların yankısıyla (cibâl) birleşerek, insan aklını (müşrik kibrini) felç edecek kadar muazzam, sağır edici ve görkemli bir "ilahi akustik tablo" (mucize) yarattığını vurgular.

        Kullun (كُلٌّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, bütünü kapsamak, istisnasızlık ve parçasız bir genellik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kullun" (hepsi / istisnasız tamamı / her biri) kelimesinin; o zikre ve koroya katılan dağların ve kuşların sadece bir kısmının değil, kâinatın o çekim alanına giren "tüm doğal unsurlarının" zerre kadar isyan etmeden, hiçbir çatlak ses çıkarmadan o mutlak itaate boyun eğdiklerini nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi (kullun) ontolojik bir doğa felsefesi ve Tevhid mühürü olarak değerlendirir. "Hepsi" (kullun) fermanının; doğada ilahi iradeye karşı hiçbir özerkliğin, hiçbir itaatsizliğin bulunmadığını; müşriklerin (Mele'in) yeryüzünde kibre kapılıp vahyi reddetmelerine karşılık, kâinattaki koca dağların ve sayısız kuş sürülerinin "topyekûn" (kullun) vahyin zikrine/ritmine teslim olmalarının, insanın (kâfirin) o sahte otonomisine vurulmuş dondurucu bir teolojik tokat olduğunu ifade eder. İnsan isyan ederken, kâinat "bütünüyle" (kullun) itaat halindedir.

        Lehû (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" (li/için, -e doğru) edatı ile üçüncü tekil şahıs "hu" (ona / O'na) zamirinin birleşimidir. O muazzam toplanmanın (mahşûreten) ve zikrin (tesbihin) mutlak varış noktasını, hedefini ve felsefi kıblesini işaretleyen merkez edattır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde bu zamirin (hu / ona) kime döndüğüyle ilgili o devasa anlamsal ve felsefi derinliği aktarır. Birinci görüşe göre zamir Allah'a döner; yani "Kuşların ve dağların hepsi sadece O'na (Allah'a) yönelirler." İkinci ve çok daha baskın görüşe göre ise zamir Davud peygambere döner; yani "Dağların ve kuşların hepsi o zikir anında ona (Davud'a) yönelerek onun sesine, onun fıtri frekansına eşlik ederler." Her iki anlamın da Kur'an'ın Tevhid kurgusuna kusursuzca hizmet ettiğini; varlığın peygambere (ilahi elçiye) uyum sağlamasının, aslında kâinatın Yaratıcısına olan mutlak itaatlerinin bir tecellisi olduğunu aktarır.

        Evvâbun (أَوَّابٌ)

        İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, yönelmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağalı ism-i fail (abartı/yoğunluk bildiren etken sıfat) formunda gelen "evvâbun" (sürekli olarak aslına dönenler / daima yönelenler) isminin; 17. ayette bizzat Davud peygamber için kullanılan (innehu evvâb / şüphesiz o çokça yönelendi) o ilahi övgünün, bu ayette bütünüyle o kuşlara ve dağlara "transfer edildiğini" nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, evb (e-v-b) kavramının, bir varlığın kendi doğal/fıtri merkezine duyduğu o derin çekim ve inatla "Hakk'a geri dönme" eylemi olduğunu söyler. "Hepsi (dağlar ve kuşlar) ona (Davud'a veya Allah'a) yönelici / evvâbdır" fermanı; Davud'un zikre başladığı an, doğanın geçici bir yankı üretmediğini, bizzat fıtratlarındaki o asıl koda (Yaratıcıyı yüceltme şuuruna) "geri döndüklerini" ve bu dönüşü büyük bir süreklilikle (evvâb) icra ettiklerini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu sıfatın (evvâb) peygamberden doğaya yansımasını muazzam bir varoluşsal senkronizasyon (felsefi simetri) olarak değerlendirir. Davud'un "Evvâb" (Hakk'a çokça dönen) bir kul olmasıyla, kâinatın da ona uyarak "Evvâb" bir doğaya dönüşmesinin; yeryüzünde iradesini (kibrini) sıfırlayıp bütünüyle Allah'a boyun eğen (Abd/Kul) bir aklın, çevresindeki maddeyi, hayvanları ve cansız doğayı da kendi o mutlak itaatkâr ahlakıyla (fıtratıyla) mayalayarak "kendisiyle aynı ontolojik frekansa" çekebileceğini gösteren kusursuz bir İbrahimi hikmet olduğunu ifade eder. İnsan aslına (Hakk'a) dönerse (evvâb olursa), kâinat da insanla beraber aslına döner.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X