Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 17. Ayet

    اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّـهُٓ اَوَّابٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İsbir ‘alâ mâ yekûlûne veżkur ‘abdenâ dâvûde żâ-l-eyd(i)(s) innehu evvâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      16. “Onlar, (alaycı bir tavırla), ‘Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!’ dediler.”

      17.“Sen, onların söylediklerine sabret; güçlü kulumuz Davud'u hatırla! Yönü hep Allah'a dönüktü."

      Onlar, (alaycı bir tavırla), ‘Rabbimiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!’ dediler. Bu beyanın işaret ettiği anlama dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Payımıza düşeni hemen şimdi ver sözünde, kitabımızı ver denilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.) onlara, dünyada yapmış oldukları fiillerin yazılı olduğu kitaplarının âhirette sol taraflarından verileceğini söyleyerek korkutuyordu. İşte o zaman onlar, payımıza düşeni hemen şimdi ver, yani sol tarafımızdan verileceğini söyleyerek bizi korkuttuğun kitabımızı hemen şimdi ver demişlerdi. Onlar bu sözü Hz. Peygamber’le (s.a.) alay etmek ve onu yalancılıkla itham etmek için söylemişlerdi. Bazıları da şöyle dedi: Bu cümle, hesap gününde bize verileceğini söyleyerek korkuttuğun ve sakındırdığın azaptan nasibimizi ve hissemizi şimdi hesap gününden önce ver anlamına gelir. Onlar bunu Hz. Peygamber’le (s.a.) alay etmek ve onu inkâr etmek için söylemişlerdi. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, bu beyanın hemen arkasından şunu söylemektedir: Sen, onların söylediklerine sabret! Resûlullah’ın (s.a.) bunları sabırla karşılaması için Cenâb-ı Hak onu teselli ediyor ve kendisine sabırlı olmasını emrediyor. En doğrusunu Allah bilir. Payımıza düşeni hemen şimdi ver meâlindeki âyetin, müfessirlerin geneli tarafından kabul edildiği gibi, onlar azabı ve kitabı vermesini istiyorlardı mânasına değil, aksine bolluk ve dünyadaki nasiplerini istedikleri anlamına gelmesi de mümkündür. Hatta bu anlam daha uygun gözükmektedir, çünkü onların hemen vermesini Rab’lerinden istemiş oldukları şey bunlardı. Müfessirlerin söyledikleri gibi, şayet Hz. Peygamber le (s.a.) alay etmek ve onu yalanlamak için azabı ve kitabı hemen vermesini istemiş olsalardı, bunu Rab’lerinden değil, Resûlullah’tan (s.a.) istemeleri gerekirdi. Bu durum, âyetin söylediğimiz mânaya gelmesini daha uygun ve Allah’ın muradına daha yakın hale getirmektedir. En doğrusunu Allah bilir. Sen, onların söylediklerine sabret buyruğundan maksat da, daha önce geçtiği üzere müşriklerin, o sihirbazdır, o yalancıdır, o Kur’ân’ı kendi kafasından uydurmuştur gibi sözleridir. Saîd b. Cübeyr’in şu sözü de bunu teyit etmektedir: Onlara cennetten söz edildi, cennetin nimetlerine karşı iştahları kabardı ve hemen dediler ki: Rabbimiz! Payımıza düşeni bize hemen şimdi ver!, yani cennetteki nasibimizi şimdi hemen ver!

      Ebû Avsece şöyle dedi: “Kıttanâ” (قطنا) kelimesi kitabımız mânasına gelir. “Kattate” kelimesi yazdı demektir, “katettü, kattan, fe ene kâttun” (قططت قطا فانا قاط) bunun ism-i mef’ûlu olan “maktût” (مقطوط) da yazılmış olan yazı, yani kitap mânasına gelir. “Kattu” (القط) kesmek mânasına da gelir, tırnaklarımı kestim denilince bu fiil kullanılır. “Kattu” (قط), dehir, zaman anlamına da gelir. "Katî” (قطي) denilince, bana yeter, “katuke” (قطك) denilince sana yeter mânasına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Kıttu” (القط), yazılmış sahife, yani taahhüt demektir.

      Kulumuz Dâvûd’u hatırla! Cenâb-ı Hakk’ın Resûlullaha (s.a.) söylediği bu sözün işaret ettiği anlamlara dair çeşitli ihtimaller vardır. Birincisi, Dâvûd’un haberlerini ve bu sûrede geçen diğer peygamberlerin haberlerini hatırla! Bu sûrede diğer bazı peygamberler hakkında da benzeri ifadeler kullanılmaktadır: “Kulumuz Eyyûb’u da an”, “Kullarımız İbrahim, İshak ve Yâkub’u da an”. Buna göre Hz. Peygambere (s.a.) bu sûrede sözü edilen diğer peygamberlerin haberlerini hatırlamasını emretmektedir. Yani senin ve kavminin hiç tanımadığı o peygamberlerin haberlerini onlara hatırlat, böylece belki seni tasdik ederler ve sana inanırlar. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “(Ey peygamber!) İşte bu anlatılanlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin! Sabret, çünkü iyi son, günahtan sakınanlarındır”.

      İkincisi, kulumuz Dâvûd’u hatırla, yani kavminin sana verdiği eziyete ve seni inkâr etmelerine karşı sabredebilmen için halkının o peygamberlere verdiği eziyetlere ve onları yalancılıkla itham etmelerine karşı nasıl sabrettiklerini hatırla! Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”.

      Üçüncüsü, onlara Dâvûd’u ve burada sözü edilen diğer peygamberleri inkâr edenleri ve onların başına gelen azabı da, tasdik edenleri ve onların kerâmetlerini ve sevaplarını da hatırlat; onlardan azaptan kurtulanların ne ile kurtulduklarını, helâk olanların da neden helâk olduklarını senin kavmin de bilsin, böylece belki yaptıklarından vazgeçerler ve seni tasdik ederler. Yahut onlar şunu anlasınlar; Önceki ümmetlerde peygamberlerini tasdik edip İman edenler varken, siz onları bırakıp inkâr edenlere nasıl tâbi olursunuz? En doğrusunu Allah bilir.

      Dördüncüsü, kulumuzu hatırla, yani Davud’un ve bahsi geçen insanların dine ve kulluk yapmaya dair gösterdikleri gayreti hatırla! Hâsılı bu âyet hakkında buna benzer yorumlar ihtimal dahilindedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O güçlü idi ve yönü hep Allah’a dönüktü. Müfessirlerin geneli, buradaki “ze’l-eyd” (ذا الايد) kelimesine, kulluk yapmakta güçlü kuvvetli diye mâna verdiler. Bu kelimenin, Allah’ın emrini ve dinin emirlerini yerine getirmek konusunda güçlü anlamına gelmesi mümkündür; çünkü zırh ve benzeri silâhları yapabilmesi için ona demir yumuşatılmıştı, sabah ve akşam kendisiyle birlikte Allah’ı zikretmeleri için kuşlar ve dağlar emrine verilmişti. Demirden de dinin emri ve düşmanlarla savaşın gereği olan, müslümanları koruyup savunmak için lâzım olan her silâhı yapabiliyordu. En doğrusunu Allah bilir.

      Yönü hep Allah’a dönüktü. Bazıları şöyle dedi: “Evvâb” kelimesi, Allah’a itaatkâr olan, O’na itaate yönelen anlamına gelir. Bazıları da şöyle dedi: "Evvâb”, Allah’ı teşbih eden demektir. Burada Dâvûd aleyhisselâmın Allah’ı çok zikrettiği hatırlatılmaktadır. Nitekim Allah başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Ey dağlar! Onunla birlikte teşbih edin, dedik”, yani ey dağlar, siz de Dâvûd’la birlikte beni teşbih edin! Âyetin bu mânaya gelmesi muhtemeldir. Ancak "evvâb” kelimesinin, Allah’a çok dönen, O’na çok başvuran anlamına gelmesi de mümkündür; nitekim Dâvûd aleyhisselâm her işte Allah’a döner ve her olayda O’na dayanırdı. Bazıları İse şöyle söyledi: O güçlü idi ve yönü hep Allah’a dönüktü, yani iyilikseverdi ve salih amel sahibi idi. "Evvâb” kelimesi çok tövbe eden mânasına da gelir. Katâde, Cenâb-ı Hakk’ın burada şunu söylediğini belirtir; O ibadette güçlü, İslâm’da anlayışlı, dinde de basiret sahibi idi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İsbir (اصْبِرْ)

        İbn Fâris, "s-b-r" kökünün sözlükte "bir şeyi hapsetmek, tutmak, nefsi bir şeye karşı zorlamak, direnmek, katlanmak ve sızlanmayı terk etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Emir kipi formundaki "isbir" (sabret / inatla diren / göğüs ger) eyleminin; müşriklerin bir önceki ayetteki o feci, alaycı ve kaba itirazlarına (accil lenâ kıttenâ) karşı peygambere verilen o sarsılmaz "psikolojik dayanıklılık ve ontolojik geri çekilme" komutunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sabır (s-b-r) kavramının, insanın nefsini aklın ve ilahi vahiylerin emrettiği çizgide tutması, acı ve öfke karşısında fıtratın o vakarını (sükûnetini) bozmaması olduğunu söyler. "Sabret" fermanı; müşriklerin seviyesiz tahriklerine kapılıp onlarla aynı gürültülü (cahilce) üslupla tartışmaya girmek yerine, hakikatin o asil ve suskun ağırlığıyla onlara "direnmeyi" emreder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu emri (isbir) teolojik bir liderlik ve tebliğ stratejisi olarak okur. Müşriklerin (Mele'in) asıl amacının peygamberi öfkelendirmek, onu fevriliğe iterek davasını itibarsızlaştırmak olduğunu; kâinatın Yaratıcısının ise "İsbir" (Diren/Nefsini tut) komutuyla elçisinin şahsiyetini o kabileci kibrin saldırılarından koruyan devasa bir zırh (ahlaki kalkan) inşa ettiğini ifade eder. Hakikat, tahriklere karşı ancak "sabırla" ayakta kalır.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, yönelim, istila ve "karşı, üzerine, aleyhine" anlamlarındaki edattır (harf-i cer). O sarsılmaz direncin ve sabrın (isbir) neyin "üzerine" bina edileceğini ve hangi feci saldırı dalgasına "karşı" kalkan olacağını işaretleyen tahsis köprüsüdür.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, ism-i mevsûl (o şeylere ki / her ne iseler) edatıdır. Müşriklerin ürettiği o hezeyanların, iftiraların ve alayların bütün içeriğini ve sınırlarını çizen, onları tek bir kötülük torbasında toplayan bağlaçtır.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve iddia etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil formundaki "yekûlûne" (söylüyorlar / iddia edip duruyorlar) eyleminin; o kâfirlerin ürettikleri yalanların (sâhir, kezzâb, uydurma) tek seferlik bir hata olmadığını; vahye karşı örgütlü, sürekli, bıkıp usanmadan devam eden bir "psikolojik savaş ve sözlü karalama kampanyası" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu muzari/süreklilik kipini (yekûlûne) varoluşsal bir tahammül felsefesi olarak değerlendirir. "Söylemekte oldukları o şeylere (iftiralara) karşı sabret" fermanının; peygamberin karşılaştığı acının kılıç yarasından ziyade, kibrin ürettiği o "sözlü şiddet ve karakter suikastı" olduğunu; insanın kendi onuruna (Tevhide) edilen hakaretleri her gün yeniden "duyarak (yekûlûne) göğüs germesinin" kâinattaki en ağır ontolojik imtihanlardan biri olduğunu ifade eder.

        Vezkur (وَاذْكُرْ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "z-k-r" kökünden türeyen emir fiilinin birleşimidir. Z-k-r kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi akla getirmek, hatırlamak, anmak, zihinde canlı tutmak, ibret almak ve telaffuz etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Vezkur" (Ve hatırla / Zihninde canlandır / Onu an) eyleminin; peygamberin o ağır psikolojik baskı (sözlü şiddet) altındayken yalnız olmadığını ona hissettiren, tarihin o sarsılmaz şahitlerini yardıma çağıran muazzam bir "ilahi teselli ve rehabilitasyon" komutunu başlattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili (vezkur) teolojik bir tarih okuması ve modelleme (kıssa) stratejisi olarak okur. "Hatırla!" emrinin; peygamberi anlık acıların ve Mekke'nin o dar kriz ortamından çekip çıkararak, kâinatın Sahibinin tarih boyunca diğer elçilerle kurduğu o zafer ve liyakat dolu geçmişe (örneklere) götürdüğünü; tarihsel hafızanın (zikrin) zor zamanlarda insan fıtratını ayakta tutan en büyük "zihinsel direniş (sabır) mekanizması" olduğunu ifade eder.

        Abdenâ (عَبْدَنَا)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, yumuşamak, asice direnmenin zıddı olarak mutlak teslimiyet ve kölelik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Abd (kul / mutlak itaatkâr) ismi ile "nâ" (Bizim) zamirinin birleştiği "abdenâ" (Bizim o has kulumuzu / Bize tam boyun eğen elçimizi) tamlamasının; hatırlanması istenen o tarihi şahsiyetin en büyük ve en sarsılmaz vasfının "krallığı veya gücü" değil; kâinatın Yaratıcısına duyduğu o kusursuz, sarsılmaz ve kibirden tamamen arınmış "kulluk/teslimiyet" kimliği olduğunu nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ubûdiyyet (a-b-d) kavramının, insanın kâinattaki fani otonomisini reddedip, iradesini bütünüyle Yaratıcının rızasına terk etmesi olduğunu söyler. Kur'an'da "Bizim kulumuz" (abdenâ) izafeti, kâfirlerin iddia ettiği o fani "izzet/kibir" kurgusunun tam zıddı olan; insanın kâinatta ulaşabileceği en onurlu, en aşkın ve en dokunulmaz "şeref (liyakat) makamıdır".

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Abd" mefhumunu, Cahiliye tiranlığının iflası olarak inceler. Müşrikler kendi güçleriyle "tanrılık" (otonomi) taslarken; kâinatın Yaratıcısının, yeryüzünün gelmiş geçmiş en güçlü krallarından birini överken onun siyasi gücünü değil, doğrudan "Bizim kulumuz" diyerek onun o "kendi hiçliğini bilme ve boyun eğme" erdemini merkeze almasının muazzam bir ontolojik ders (ironi) olduğunu tespit eder. Yücelik ancak "abd" (kul) olmakla mümkündür.

        Dâvûde (دَاوُودَ)

        İbn Fâris, bu ismin kökeninin Arapça olmadığını (A'cemî), dolayısıyla Arap dili kök sistemleri içinde standart bir iştikak (türeme) analizi yapılamayacağını kaydeder. Yabancı dilden Arapçaya geçen (muarreb) ve peygamberi/kralı niteleyen gayr-ı munsarif (esre ve tenvin almayan) özel bir isimdir.

        El-Cevâlîkî, "Dâvûd" kelimesinin Arapçalaşmış isimlerden olduğunu; Arapların bu ismi İbrani/Süryani geleneğinden alarak kendi fonetiklerine uydurduklarını ve Kur'an'ın bu şahsiyeti tarihsel bir örneklem olarak kurguladığını inceler.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini çözümler. Bu ismin İbranice "Dāwîḏ" (sevgili / gözde / amca) kelimesinden geldiğini ve Süryanice/Aramice (Dāwīḏ) üzerinden Kuzey Arabistan'a geçtiğini belirtir. Kur'an'ın Dâvûd'u sıradan bir efsane kralı olarak değil; kendisine hem muazzam bir yeryüzü iktidarı (mülk/krallık) hem de sarsılmaz bir peygamberlik (nübüvvet) verilmiş, erdemli, adil ve "sabreden" o mutlak İbrahimi hükümdar arketipi olarak İslam teolojisine mühürlediğini tartışır.

        Zel (ذَا)

        İbn Fâris, aidiyet, mülkiyet ve ayrılmaz bir vasfa sahip olmayı bildiren "zû" isminin mansub (üstünlü) halidir. Dâvûd'un sıradan bir "kul" olmadığını, onu diğer tarihsel figürlerden ayıran o çok spesifik, dondurucu ve devasa özelliğin (gücün) bizzat "sahibi/efendisi" olduğunu niteleyen tahsis köprüsüdür.

        El-Eydi (الْأَيْدِ)

        İbn Fâris, "e-y-d" kökünün sözlükte "güç, kuvvet, sağlamlık, destek, bir şeyi kudretle tutmak ve zayıflığın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Eydi" (o mutlak gücün / o sarsılmaz kuvvetin / o dirayetin) isminin; Dâvûd peygamberi niteleyen "Zel-Eydi" (Güç ve Kuvvet Sahibi) tamlamasını oluşturarak; onun hem demiri hamur gibi yoğuran o fiziksel kudretini, hem yeryüzüne hükmeden o siyasi krallığını, hem de ibadetteki/savaştaki o sarsılmaz iradesini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eyd (e-y-d) kavramının salt bir pazı kuvveti değil, insanın karşılaştığı devasa krizler, düşmanlar ve nefsin arzuları karşısında aklını, devletini ve ahlakını sarsılmaz bir "dirençle/kudretle" ayakta tutması olduğunu söyler. "Güç sahibi Davud" nitelemesi; müşriklere "Sizin o güvendiğiniz derme çatma askerî gücünüz (cündün mâ), Davud'a verdiğimiz o mutlak gücün (eyd) yanında bir hiçtir" mesajını veren o devasa teolojik kıyastır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde Davud'un "güç sahibi" (zâl-eyd) olarak anılmasının çok katmanlı yapısını aktarır. Birincisi; onun demiri işleyip zırh yapması ve devasa orduları yönetmesi (maddi güç). İkincisi; gün aşırı oruç tutması, geceleri ibadetle kâinatı inletmesi (Zebur'u okuması) ve ilahi adaleti tavizsiz uygulamasıdır (manevi/ruhani güç). Kâinatın sahibine kul (abd) olan kişi, yeryüzünün en kudretli (eyd) hükümdarına dönüşmüştür.

        İnnehu (إِنَّهُ)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek ifadeyi pekiştiren "şüphesiz, muhakkak ki, gerçekten de" anlamlarındaki tekit edatı "inne" ile "hu" (o / Davud) zamirinin birleşimidir. O "güç sahibi" kralın (Davud'un) kibre kapılmadığını, onun o gücünü nasıl dengelediğini ve Yaratıcısıyla arasındaki o mutlak fıtri bağı açıklayan o sarsılmaz ve kesinleyici ilahi mühürdür.

        Evvâbun (أَوَّابٌ)

        İbn Fâris, "e-v-b" kökünün sözlükte "geri dönmek, başladığı noktaya rücu etmek, güneşin batması (kendi yerine dönmesi), yönelmek ve aslına sadık kalmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağalı ism-i fail (abartı/yoğunluk bildiren etken sıfat) formunda gelen "evvâbun" (sürekli olarak aslına dönen / daima Allah'a yönelen / en çok tövbe eden) isminin; Davud'un o devasa yeryüzü iktidarına (Zâl-eyd) rağmen asla kalbini o mülke kaptırmadığını; her bir eyleminde, her bir yargılamasında ve her bir imtihanında yüzünü "büyük bir şiddet ve süreklilikle" kâinatın Yaratıcısına (kendi aslına) döndürdüğünü nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, evb/evvâb (e-v-b) kavramının, tövbe (t-v-b) kavramından daha derin ve sürekli bir felsefi durumu ifade ettiğini söyler. Tövbe, bir günahtan dönmektir; Evvâblık ise, insanın fıtratındaki o ilahi sözleşmeyi hiç unutmadan, zihni dünyevi işlere (krallığa) kaysa bile kalbinin bir pusula gibi "sürekli, inatla ve aşkla Allah'ın rızasına (Hakk'a) kilitlenmesi/geri dönmesi" eylemidir. O hem en güçlü kraldır, hem de Allah'a en çok "yönelen/boyun eğen" (evvâb) kişidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışını (evvâb) ontolojik bir güç ahlakı ve Tevhid felsefesi olarak değerlendirir. Yeryüzünde gücü eline geçirenlerin genellikle firavunlaşıp kibre ("izzet") kapıldığını; Kur'an'ın ise Davud şahsiyetinde yepyeni bir ideal tiranlık karşıtı (monoteistik) model inşa ettiğini; "Kudret sahibi (eyd)" olmanın ancak "Allah'a yönelmekle/dönmekle (evvâb)" ahlaki bir meşruiyet kazanacağını; müşriklere de "Siz gücünüzle putlara ve kibre saptınız, oysa Davud o devasa gücüyle sadece Allah'a sığındı (evvâb)" diyerek, fıtratın asıl rotasının "Hakk'a geri dönmek" olduğunu ilan eden o kusursuz teolojik manifestodur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X