وَمَا يَنْظُرُ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً مَا لَهَا مِنْ فَوَاقٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
“Bunlar da şimdi, bir daha geri dönüşe imkân bırakmayacak olan korkunç bir sesi, yalnızca bunu beklemektedirler.”
Burada Cenâb-ı Hak peygamberine, onların durumlarını haber vermekte ve imanlarından ümit kesmesini söylemektedir, çünkü onlar azap başlarına gelmedikçe, yani iman etmenin hiçbir fayda vermeyeceği gün gelip çatmadıkça iman etmezler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Şu bir gerçek ki, haklarında Rabb’inin hükmü kesinleşmiş olanlar kendilerine her türlü kanıt gelse bile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler”. Yüce Allah sonra meâlen şöyle buyurmaktadır; Onlar yalnızca korkunç bir sesi beklemektedirler. Cenâb-ı Hakk’ın burada azaba korkunç bir ses adını vermiş olması muhtemeldir, çünkü azap başlarına geldiğinde korkunç bir feryat ve figan atarlar, işte onların feryatlarından dolayı buna korkunç bir ses adını vermiştir. Yahut azap gelip yeryüzüne yöneldiğinde insanları korkutmak için aynı zamanda çok şiddetli ve korkunç bir ses de gelir. İşte Cenâb-ı Hakk’ın sözünü ettiği korkunç sesten maksadın, söylediğimiz bu ihtimallerden biri olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Geri dönüşe imkân bırakmayan. Ebû Ubeyde şöyle dedi: Buradaki “fevâk” (فواق) kelimesini üstünlü okuyan onunla şu anlamı kasteder: Onun için rahatlık ve kurtulma söz konusu değildir; bununla sanki hastanın hastalığından kurtulması mânasını kastetmektedir. Kelimeyi “fuvâk” diye ötreli okuyan da, devenin iki sağım zamanı arasındaki boşluğu kastetmekte ve şunu söylemektedir: Onun bekleyecek ve duracak zamanı yoktur. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle dediler: Geri dönüşe imkân bırakmayan, yani bitmeyen ve hiç ara vermeyen; çünkü o azap süreklidir, hiç ara vermez. Kisâî şöyle dedi; Bu kelime üstünlü ve ötreli olarak iki şekilde de okunur, devenin iki sağım arasındaki zaman dilimi demektir. Müfessirlerin geneli şöyle derler; Bir daha geri dönüşe imkân bırakmayacak olan korkunç bir ses, yani dönüşü, kaçılması ve durması mümkün olmayan bir ses. Bazıları buna gözün değmesi mânasını verdi ve bunun daha yakın bir anlam olduğunu söyledi. Şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. En doğrusunu Allah bilir. “Fıvâk” kelimesinin aslı, sağılan sütün sağıldıktan sonra tekrar memeye dönmesi gibi bir dönüş anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve Mâ (وَمَا)
İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile cümlenin taşıdığı eylemi kökünden iptal eden olumsuzluk (nefy) edatı "mâ"nın birleşimidir. Kendisinden sonra gelecek olan istisna edatıyla (illâ) birlikte muazzam bir "hasr" (sınırlandırma/tek bir seçeneğe hapsetme) kurgusu oluşturarak; müşriklerin yeryüzündeki bütün o kibirli ve gürültülü beklentilerini sıfırlayan, onları tek ve dondurucu bir akıbete kilitleyen o sarsılmaz ilahi teşhisi başlatır.
Yenzuru (يَنْظُرُ)
İbn Fâris, "n-z-r" kökünün sözlükte "gözle bakmak, bir şeyi müşahede etmek, zihinsel olarak derinlemesine düşünmek, beklemek, gözlemek ve bir şeyin olmasını ummak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundaki "yenzuru" (bekliyorlar / gözlüyorlar) eyleminin; müşriklerin o anki felsefi ve psikolojik durumunu nitelediğini; onların peygambere karşı zafer kazanacaklarını umarak zamanı israf ettiklerini, ancak aslında kâinatın Yaratıcısı tarafından onlar için takdir edilmiş o feci ve mutlak sonu (helaki) "farkında olmadan, çaresizce beklediklerini" nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, intizar/nazar (n-z-r) kavramının, bir hedefe ulaşmak veya bir tehlikenin gelmesini gözlemek amacıyla dikkati tek bir noktaya kilitlemek olduğunu söyler. Baştaki olumsuzlukla birleştiğinde (mâ yenzuru / beklemiyorlar); onların dünyevi kibrine (izzetlerine) güvenerek zafer bekledikleri o esnada, ilahi adaletin terazisinde aslında "tepeden inecek o kahredici azaptan başka hiçbir şey beklemediklerinin" varoluşsal bir ironi olarak yüzlerine vurulduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "n-z-r" (bekleme) mefhumunu Cahiliye aklının körlüğü ve zaman yanılgısı olarak inceler. Pagan elitlerin, statükolarının sonsuza dek süreceğini sanarak peygamberin ölümünü veya yenilgisini "beklediklerini" (terabbus); oysa Kur'an'ın bu fiili tersyüz ederek, asıl onların tepesinde patlayacak olan o kozmik infazı bekleyen mahkûmlar olduklarını kâinata ilan ettiğini tespit eder. Bekleyen peygamber değil, helake yazgılı olan kâfirdir.
Hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)
İbn Fâris, çoğul ve yakın işaret bildiren "hâ" (işte, bakınız) tenbih edatı ile "ulâi" zamirinin birleşimidir (İşte şunlar / Bu adamlar). O müşrik elitleri, Kureyş tiranlarını ve hakikate savaş açan o kokuşmuş güruhu, isimlerini bile anmaya tenezzül etmeden, tahkir edici (aşağılayıcı) ve nesneleştirici bir işaret zamiriyle ötekileştirip ilahi adaletin hedefine yerleştiren dondurucu bir mühürdür.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu zamiri (hâulâi) sosyolojik bir tasnif ve teolojik dışlama olarak okur. Önceki ayetlerde uzak geçmişteki hizipler (Ahzâb) zikredildikten sonra, kameranın aniden Mekke'ye dönüp "İşte şunlar da..." (hâulâi) demesinin; peygamberin karşısındaki o kabileci elitleri, o helak olmuş antik tiranlıkların "bugünkü sefil ve zavallı uzantıları" olarak konumlandıran sarsıcı bir tarihsel yüzleştirme olduğunu ifade eder.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna ve hasr (sınırlandırma) edatıdır (ancak, sadece, -den başka). Baştaki olumsuzlukla (mâ yenzuru hâulâi / şunlar beklemiyorlar) birleşerek "Mâ... illâ..." (Bunlar sadece ve sadece şunu bekliyorlar / Bunların akıbeti şundan ibarettir) kurgusuyla; o kâfir kitlelerin bütün o servetlerini, komplolarını ve hiziplerini tek bir kozmik eylemin (sayhanın) insafına terk eden mutlak geçiş köprüsüdür.
Sayhaten (صَيْحَةً)
İbn Fâris, "s-y-h" kökünün sözlükte "şiddetli bir ses çıkarmak, ortalığı yaran bir çığlık, hayvanların veya insanların acıyla haykırması, gök gürültüsü ve helak edici frekans" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz/korkutucu) formda gelen "sayhaten" (korkunç bir ses / yırtıcı bir çığlık / kozmik bir patlama) isminin; Allah'ın o müşrik tiranları yok etmek için bir orduya veya uzun bir savaşa ihtiyacı olmadığını, kâinatın fıtratını sarsan "tek bir yıkıcı ve akustik infaz komutuyla" onların bütün o biyolojik ve siyasi varlıklarını un ufak edeceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sayha (s-y-h) kavramının, sıradan bir gürültü değil, insan aklını felç eden, kalbi yerinden söken ve fiziksel yapıyı (bedeni/binaları) şiddetiyle parçalayan o "mutlak ve ilahi akustik terör" olduğunu söyler. "Onlar sadece bir sayha bekliyorlar" fermanı; sözden (vahiyden) anlamayan, peygamberin "uyarıcı sesine" kulak tıkayan o mütekebbir aklın, nihayetinde kendilerini yok edecek o "devasa ve dilsiz sese/çığlığa" (sayhaya) mahkûm edilişindeki ontolojik kısası (adaleti) vurgular.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın apokaliptik kurgusunda "Sayha" kavramını evrensel bir akustik kıyamet ve sınır ihlali olarak inceler. Dünyadaki o kabileci gürültülerin, pazar yeri kavgalarının ve şirk bağırışlarının; kâinatın Yaratıcısından gelecek o dikey, ani ve her şeyi susturan "Kozmik Çığlık" (Sayha) ile bıçak gibi kesilmesini; pagan aklın o fani zaman algısının bu ses bombasıyla bütünüyle çökertildiğini tartışır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu kelimenin seçimini sarsıcı bir şiddet estetiği olarak okur. İnsanın ölüme karşı direnme refleksinin, "sayha" (ani bir ses patlaması) karşısında tamamen sıfırlandığını; azabın zehir veya kılıç gibi zaman alan bir vasıtayla değil, failin idrak dahi edemeden "ses hızıyla" varoluşuna çarpıp onu parçalayan o mutlak ve merhametsiz ani tahribatı resmettiğini ifade eder.
Vâhideten (وَاحِدَةً)
İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte "tek olmak, eşi ve benzeri bulunmamak, bölünemez teklik ve bir" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sayısal ve ontolojik bir mutlaklığı ifade eden "vâhideten" (tek bir / biricik / sadece bir defalık) sıfatının; o korkunç sesin (sayhanın) şiddetini mühürleyerek, işi bitirmek için ikinci bir darbeye, tekrara veya takviyeye zerre kadar ihtiyaç duyulmayacağını, o "tek ve kusursuz vuruşun" kibri yeryüzünden silmek için fazlasıyla yeteceğini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sıfatı (vâhideten) ilahi kudretin mutlak azameti ve kibrin acizliği olarak değerlendirir. Müşriklerin büyük bir ordu (cünd) olduklarını sanarak peygambere meydan okumalarına karşılık; Yaratıcının onları imha etmek için hiçbir hazırlığa ihtiyaç duymadan, kâinata vereceği "tek bir ses" (sayhaten vâhideten) ile bütün o asabiyeti, serveti ve tarihi yerle bir edeceğini muhatabın yüzüne çarpan muazzam bir teolojik rest olduğunu ifade eder. Kibir kocamandır, ancak tek bir seste boğulacak kadar kırılgandır.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, kendisinden sonraki isim cümlesini veya durumu kökünden iptal eden olumsuzluk (nefy) edatıdır. O kopacak olan tek ve feci çığlığın (sayhanın) taşıdığı o sarsılmaz ve dondurucu mahiyeti açıklamak üzere kurgulanan "Yoktur / Asla söz konusu dahi olamaz" mühürüdür.
Lehâ (لَهَا)
İbn Fâris, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" edatı ile o yıkıcı çığlığa (sayhaya) dönen müennes "hâ" (onun / o sesin) zamirinin birleşimidir. "Onun için yoktur / O çığlığın doğasında bulunmaz" (mâ lehâ) tamlamasının; ilahi infaz komutu kâinata düştüğü an, artık o yasaya müdahale edecek hiçbir boşluğun kalmadığını işaretlediğini kaydeder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, bu bağlamda ayrılma/başlangıç edatı değil, nefy (olumsuzluk) cümlesine dâhil olarak o olumsuzluğun şiddetini, mutlaklığını ve genelliğini pekiştiren tekit (min-i zâide / istiğrak) harfidir. "Zerre kadar / Hiçbir surette" anlamı katarak, birazdan zikredilecek olan o "mühletin/gecikmenin" ihtimalini evrenden bütünüyle kazıyıp atar.
Fevâkın (فَوَاقٍ)
İbn Fâris, "f-v-k" kökünün sözlükte "bir şeyin üstünde olmak, yücelik (fevk), kendine gelmek, ayılmak" anlamlarının yanı sıra; Arapların günlük dilinde "bir devenin iki sağılması arasında sütün memede yeniden toplanması için geçen o kısacık zaman dilimi, mühlet, ara, fasıla ve gecikme" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Min fevâkın" (zerre kadar bir mühlet / süt sağılacak kadar bir fasıla / ufacık bir duraksama) tamlamasının baştaki olumsuzlukla (mâ lehâ min fevâk) birleşerek; o korkunç ilahi çığlık (helak) geldiğinde, kâfirlere tövbe etmeleri, kaçmaları veya hazırlık yapmaları için devenin iki sağımı kadar o "kısacık, anlık bir molanın/gecikmenin" bile asla verilmeyeceğini, infazın "sıfır zaman aralığında" gerçekleşeceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fevâk (f-v-k) kavramının dilde; hastanın ayılıp kendine gelmesi (ifâkat) veya sağılan sütün tekrar dolması (fîk) gibi "eski duruma dönmek için ihtiyaç duyulan toparlanma süresi" olduğunu söyler. "Onun hiçbir fevâkı (duraksaması/toparlanma mühleti) yoktur" fermanı; ilahi azap çarptığında, müşrik aklın zihnini toparlamasına, feryat edip af dilemesine (önceki ayetlerdeki 've lâte hîne menâs' gibi) fırsat tanıyacak tek bir salisenin bile onlara haram kılındığını, yıkımın "kesintisiz ve geri döndürülemez" olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu bedevi ve sosyolojik metaforu (deve sağım süresi / fevâk) varoluşsal bir zaman felsefesi ve kıyamet estetiği olarak okur. Müşrik Kureyş'in "vakit/zaman" algısının ticari kervanlara, mühletlere ve rahatlığa göre kurgulandığını; Kur'an'ın ise kendi bildikleri ve hayatlarının merkezinde olan "deve sağımı" (fevâk) metaforunu bir "zaman birimi" olarak kullanarak, onlara ilahi adaletin hızını anlattığını; "Sizin o sonsuz sandığınız dünyevi mühletiniz, o çığlık (sayha) koptuğunda bir devenin sütünün dolması kadar bir süreye bile tahammül etmeden fıtratınızı yok edecektir" şeklindeki o sarsıcı ve dondurucu ontolojik zaman kırılmasını (kıyameti) ifade ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (mâ lehâ min fevâk) teolojik bir kesinlik ve adalet mühürü olarak değerlendirir. Yeryüzünde Allah'ın ayetleriyle alay edip, mühlet verildikçe şımaran (mütekebbir) aklın; aslında kâinatın Yaratıcısının sabrını (hilm) bir acziyet zannettiğini; oysa "Zerre kadar duraksaması (fevâkı) olmayan tek bir çığlık" tehdidiyle; adaletin kılıcının her an tepelerinde asılı olduğunu ve infaz düğmesine basıldığında kâinattaki hiçbir gücün, hiçbir servetin ve hiçbir "kabile ittifakının" o süreci bir saniye bile durduramayacağını kâinata ifşa eden mutlak bir teodise manifestosu olduğunu ifade eder. Mühlet bitmiş, sayha kilitlenmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla