اِنْ كُلٌّ اِلَّا كَذَّبَ الرُّسُلَ فَحَقَّ عِقَابِ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sad suresi, eyke halkı, lut kavmi, azap, sad suresi 14. ayet, yalanlama, sad 14, hak, resul
-
“Hepsi de elçileri yalancılıkla suçladılar, bu yüzden de kendilerini cezalandırmam hak oldu.”
Cezalandırmam hak oldu. Yani onlara ceza vermem vacip oldu. Ancak bu beyanın anlamı şudur: Onlara azap geldi, sözü edilen azabın gelmesi gerçekleşti; yoksa bütün kâfirlere azap zaten vaciptir, yoksa burada azabın sadece onlara tahsis edilmiş olmasının ne anlamı kalır?
Yorumu Yorumla
-
İn (إِنْ)
İbn Fâris, bu edatın bağlama göre şart bildirdiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan istisna edatıyla (illâ) birlikte kullanıldığında cümleyi kökünden olumsuzlayan ve ardından gelen hükmü mutlak surette kitleyen (hasr/sınırlandırma) "değildir / hiçbir şey yapmadılar" anlamındaki nefy (olumsuzluk) edatı olduğunu kaydeder. Önceki ayette sayılan o devasa hiziplerin (ahzâb) bütün varoluşsal hikâyelerini, yeryüzündeki mimarilerini ve güçlerini sıfırlayan ve onları tek bir eyleme indirgemek üzere hazırlanan o dondurucu ilahi giriş köprüsüdür.
Râgıb el-İsfahânî, "İn" (olumsuzluk) ve "İllâ" (istisna) kurgusunun dildeki en güçlü hasr (seçenekleri tek bir noktaya hapsetme) sanatı olduğunu söyler. Kur'an'ın bu kurguyu kullanarak; o koca medeniyetlerin kâinat terazisindeki bütün karmaşık siyasi bahanelerini ve itirazlarını ezip geçtiğini, onların tarihsel misyonlarını sadece "peygamberlere düşmanlık etme" paydasında dondurduğunu belirtir.
Kullun (كُلٌّ)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte "bir şeyi çepeçevre sarmak, bütünü kapsamak, istisnasızlık ve parçasız bir genellik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kullun" (hepsi / tamamı / istisnasız her biri) kelimesinin; Nuh, Âd, Firavun, Semûd, Lût ve Eyke gibi birbirlerinden yüzyıllarca ve binlerce kilometre uzakta yaşamış o farklı kavimlerin, kâinatın Yaratıcısı karşısında hiçbir teolojik veya sosyolojik imtiyaza (istisnaya) sahip olmadıklarını, "hepsinin bir bütün olarak" aynı ilahi yasanın nesnesi olduklarını nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi (kullun) ontolojik bir tarih felsefesi ve sosyolojik toptancılık olarak okur. "Hepsi" fermanının; müşrik aklın zihnindeki o kabileci "biz farklıyız, biz özeliz" (izzet/kibir) yanılgısını paramparça ettiğini; hakikate savaş açan tiranlıkların hangi çağda, hangi dilde veya hangi coğrafyada yaşarlarsa yaşasınlar, felsefi ve ahlaki olarak "tek bir kitle" (kullun) hükmünde olduklarını ifade eder. Şirk, tarihi farklı şekillerde tekerrür ettiren tektonik bir bloktur.
İllâ (إِلَّا)
İbn Fâris, istisna ve hasr (sınırlandırma) edatıdır (ancak, sadece, -den başka). Baştaki olumsuzlukla (İn kullun / Hepsi yapmadı) birleşerek "İn kullun illâ..." (Onların hepsi sadece ve sadece şunu yaptı / Başka hiçbir şey yapmadılar) kurgusuyla; o kâfir medeniyetlerin bütün varoluşsal serüvenlerini kâinatın Yaratıcısına karşı işledikleri o en feci ve tekil suça kilitleyen geçiş köprüsüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu "in... illâ" (ancak/sadece) hasr mefhumunu varoluşsal bir indirgeme ve ilahi teşhis olarak değerlendirir. Tarihin koca imparatorluklarının sanatları, orduları veya zenginliklerinin Yaratıcının gözünde zerre kadar bir anlam taşımadığını; o şatafatlı asırların (karn) geriye bıraktıkları yegâne felsefi mirasın "sadece" (illâ) hakikati boğmaya çalışmak olduğunu aktarır. Kibirli aklın evrendeki bütün faaliyeti bu kelimeyle (illâ) mutlak bir hiçliğe ve suç belgesine indirgenmiştir.
Kezzebe (كَذَّبَ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "gerçeği saklamak, olanı olmamış veya olmayanı olmuş gibi göstermek, yalanlamak ve hakikatin/sıdkın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Tef'il babındaki mazi (geçmiş zaman) tekil fiil formundaki "kezzebe" (şiddetle yalanladı / kasten inkâr etti) eyleminin; o kitlelerin hakikati anlamadıkları için değil, anladıkları halde kendi kokuşmuş iktidarlarını korumak uğruna "kasıtlı, örgütlü ve aktif bir şekilde örtbas ettiklerini" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde tekzibi (yalanlamayı), Cahiliye aklının o evrensel ve en karanlık ontolojik reaksiyonu olarak inceler. "Kezzebe" eyleminin zihinsel bir kararsızlık (şekk) değil, varoluşsal bir suikast olduğunu; kibirli tiranların (hiziplerin), ilahi otoritenin sarsılmaz doğruluğunu fıtratlarında hissetmelerine rağmen o ayetleri kasten "yalan" (kizb) olarak etiketleyip itibarsızlaştırma çabasına girdiklerini tespit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu fiili muazzam bir psikolojik krizin dışavurumu olarak değerlendirir. Kelimenin şedde ile (kezzebe / şiddetle yalanladı) formüle edilmesinin; o kavimlerin vahyi sessizce reddetmediklerini, aksine panik içinde, saldırganlaşarak ve kitleleri manipüle ederek devasa bir "karalama kampanyası" yürüttüklerini resmettiğini vurgular.
Er-Rusule (الرُّسُلَ)
İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte "bir haberle gönderilen, mesajcı, elçi ve vasıta" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla çoğul formda gelen "er-Rusule" (o şerefli elçileri / bütün o peygamberleri) isminin; o tiranların düşmanlığının sadece kendi dönemlerindeki tek bir kişiye (örneğin Nuh'a veya Salih'e) yönelik olmadığını; onların aslında o elçilerin taşıdığı o evrensel "Tevhid ve ilahi otorite" kurumunun (risalet) bizzat kendisine, topyekûn ve felsefi bir savaş açtıklarını nitelediğini belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik tarih kurgusunda "Rusul" kavramını, ilahi iradenin fani zaman ve mekâna yaptığı o dikey "otoriter müdahaleler" zinciri olarak okur. Kâfir hiziplerin (ahzâb) yalanladığı şeyin basit bir iddia değil; kâinatın Yaratıcısının tarih boyunca bıkıp usanmadan insanlığı karanlıktan çıkarmak için kurduğu o "kusursuz ve merhametli iletişim ağını" (elçileri) kasten kesme teşebbüsü olduğunu tartışır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu çoğul ismin (er-rusul) sosyolojik ve teolojik bağlamını değerlendirir. Çoğul kullanılmasının; Tevhidin parçalanmaz bir bütün olduğunu, Nuh'u yalanlayan bir kavmin felsefi olarak Muhammed'i de yalanlamış sayılacağını; zira bütün elçilerin kâinata aynı hakikati (Tevhidi) getirdiğini ve kibrin (mütekebbir aklın) bu hakikatin elçilerine karşı her çağda aynı "kurumsal nefreti" (tekzibi) ürettiğini ifade eder.
Fe Hakka (فَحَقَّ)
İbn Fâris, nedensellik ve kaçınılmaz sonuç bildiren "fa" (bunun üzerine / öyle olunca / sonuç olarak) bağlacı ile "h-k-k" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimidir. H-k-k kökünün sözlükte "sabit olmak, doğru olmak, liyakat kesbetmek, gerçekleşmesi şüphe götürmemek ve bir eylemin bizzat hak edilmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Fe hakka" (artık kaçınılmaz oldu / bütünüyle hak edildi / sabit olup üzerlerine bindi) eyleminin; kâinatın Sahibinin o zalim medeniyetlere rastgele, keyfi veya duygusal bir öfkeyle azap etmediğini; o cezanın, onların kasten işledikleri "yalanlama" (tekzib) suçunun kozmik terazideki şaşmaz, matematiksel ve ontolojik bir "hak edişi/neticesi" olduğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hak/hakka (h-k-k) kavramının, bir eylemin failin varoluşsal liyakatine bir elbise gibi tam milimetrik olarak oturması ve denk düşmesi olduğunu söyler. "Ceza hak oldu" (hakka) fermanı; o medeniyetlerin helak edilmesinin, yeryüzünde bozdukları o fıtri adaletin "kısas" yoluyla ve bizzat kendi elleriyle ürettikleri nankörlükle (küfürle) mutlak bir mantıksal zorunluluğa dönüştüğünü vurgular.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemi (hakka) devasa bir teodise (ilahî adalet) felsefesi olarak okur. "Bunun üzerine ceza hak oldu" kurgusunun; İslam'ın varoluş tasarımında Yaratıcının insanı zulmen ezmediğini; insanın yeryüzündeki kibriyle kâinatın fıtri yasalarına savaş açtığında, kendi üzerine çökecek olan o yıkımı (helaki) bizzat kendi özgür iradesiyle "inşa ettiğini ve hak ettiğini" (hakka) ifade eder. Ceza (helak), suçun (tekzibin) olgunlaşıp failin başına düşmüş halidir.
Ikâbi (عِقَابِ)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün sözlükte "bir şeyin ardına düşmek, topuk, peşinden gitmek, izlemek ve bir fiilin hemen ardından gelen doğal yaptırım" anlamlarına geldiğini tespit eder. Aslı "ıkâbî" (Benim mutlak cezam / Benim infazım) olup, ayet sonu fonetiği (fasıla) gereği kesre ile biten "ıkâbi" kelimesinin; o işlenen suçun (yalanlamanın) peşini asla bırakmayan, onu topuk topuğa izleyen ve faili mutlak surette yakalayıp yerle bir eden o sarsılmaz "ilahi takibatı ve cezalandırmayı" nitelediğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, dildeki bu "Benim cezam" (ıkâbî) izafetini (tahsisini) ilahi bir otorite ve sarsılmaz bir infaz mühürü olarak okur. Müşriklerin (ve helak olan hiziplerin) karşılaştıkları azabın kör bir doğa olayı (tesadüf) olmadığını; bizzat kâinatın Yüce Yaratıcısının kendi Zâtına izafe ettiği "Benim cezam" fermanıyla planlanmış, yönetilmiş ve o kokuşmuş tiranlıkları yeryüzünden silmek üzere (hakka) devreye sokulmuş o mutlak "İlahi Adalet Operasyonu" olduğunu aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidi ve kavramsal analiz bağlamında "ıkâb" kelimesinin "azap" kelimesinden felsefi olarak farklılaştığını kaydeder. Azap, mutlak bir acı ve engellemeyi ifade ederken; Ikâb (a-k-b/peşinden gelen), tamamen mantıksal bir neden-sonuç (suç ve ceza) ilişkisine dayanır. Kur'an'ın bu bağlamda "azabım hak oldu" yerine "ıkâbım (cezam) hak oldu" kelimesini seçmesi; o hiziplerin (ahzâb) çöküşünün, kendi işledikleri küfrün "ardından/peşinden" şaşmaz bir adalet yasası (Sünnetullah) olarak onları vurduğunu ispatlayan o muazzam teolojik ve kavramsal hassasiyettir. Kibir, her zaman kendi "ıkâbını" (helakini) doğurur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla