Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 13. Ayet

    وَثَمُودُ وَقَوْمُ لُوطٍ وَاَصْحَابُ لْـَٔيْكَةِۜ اُو۬لٰٓئِكَ الْاَحْزَابُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve śemûdu ve kavmu lûtin ve ashâbu-l-eyke(ti)(c) ulâ-ike-l-ahzâb(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      12-13. “Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklı Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı, bütün bu topluluklar ısrarla gerçeği yalanlamışlardı.”

      Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve kazıklı Firavun da ısrarla gerçeği yalanlamışlardı. Bütün bu topluluklar, yani gruplar. Cenâb-ı Hak bu beyanda geçmiş ümmetlerde de bu grupların bulunduğunu Resûlullah’a (s.a.) hatırlatmakta, onların peygamberlere nasıl muamele ettiklerini ve neler yaptıklarını kendisine haber vermektedir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, diğer peygamberler halkın kendilerine eziyet etmelerine nasıl sabrettilerse, kavminin verdiği eziyetlere karşı Resûlullahın (s.a.) da onlar gibi sabırla karşılık vermesi ve her şeye rağmen onlara karşı anlayışlı olması için, geçmiş ümmetlerdeki kâfirlerin peygamberleri inkâr etmelerine, yaptıkları kötülüklere ve başlarına birçok belâlar getirmelerine rağmen peygamberlerin onlara nasıl davrandığına, verdikleri eziyetleri nasıl sabırla karşıladıklarına işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”.

      İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu Mekkelilere söylemektedir; Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmekten sakınmaları, geçmiş ümmetlerin kendi peygamberlerine yaptıkları gibi kötü muamele etmekten kaçınmaları için, peygamberlerini yalanlayan ve onlara inatla karşı koyan geçmiş ümmetlerin başlarına gelen belâların onların da başlarına gelmemesi için ikaz etmekte, aksi halde onların başına gelen azabın ve helakin kendilerine de geleceğini söylemektedir.

      Kazıklı Firavun; bazıları şöyle dedi: Firavun, halkından birine kızdığında ceza olarak onu kazığa bağlar ve orada işkence ederdi, bundan dolayı ona kazıklı Firavun denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi; Kazıklı Firavun, yani sağlam binalara sahip Firavun demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onun kazıkları ve yularları vardı, yani ipleri ve oyuncakları vardı ve onlarla oynanırdı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Semûdu (وَثَمُودُ)

        İbn Fâris, "s-m-d" kökünün sözlükte "suyu az olan yer, tükenmek ve bir yerde uzun süre ikamet etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Gayr-ı munsarif (Arapça kurallarına tam uymayan) özel bir isim olarak gelen "Semûdu" kelimesinin; Kuzey Arabistan'da (Hicr bölgesinde) yaşamış, dağları oyarak inşa ettikleri devasa ve sarsılmaz mimarileriyle övünen, ancak ilahi mucizeyi (Salih'in devesini) kibirle reddettikleri için korkunç bir sesle (sayha) helak edilen o meşhur ve antik "Semûd" kavmini nitelediğini belirtir.

        El-Cevâlîkî, "Semûd" kelimesinin saf Arapça kökenli olup olmadığı hususunu inceler. Bu ismin Arap dilinin arkaik (kadim) katmanlarına ait olduğunu, ancak aynı zamanda o antik bölgedeki kavimlerin kendilerine verdikleri özel bir ismin (Arapçalaşmış formunun) yansıması olduğunu aktarır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın tarihsel ve apokaliptik kurgusunda "Semûd" ismini; Arap dinleyicisinin (müşriklerin) ticari yolculuklarında kalıntılarını (harabelerini) bizzat kendi gözleriyle gördükleri o "görsel ve anıtsal kibrin" ifşası olarak değerlendirir. Müşrik aklına; "Kayaları yontacak kadar güçlü olan o medeniyet (Semûd) bile Allah'ın azabı karşısında un ufak olduysa, sizin derme çatma kibriniz ne işe yarar?" şeklindeki o devasa ve somut teodise (adalet) uyarısını mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam tefsir geleneğinde Semûd kavminin, tıpkı Âd kavmi gibi "kaba kuvvete ve teknolojik/mimari üstünlüğe" tapınmanın evrensel bir arketipi olduğunu; ilahi otoriteyi yeryüzü mühendisliğiyle alt edebileceklerini sanan o arkaik aklın çöküşünü temsil ettiğini aktarır.

        Ve Kavmu (وَقَوْمُ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi kararlılıkla sürdürmek, ayaklanmak ve bir arada duran topluluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf bağlacı "ve" ile gelen "kavmu" (toplumu / kütlesi) isminin; rastgele bir araya gelmiş insanları değil, ortak bir hedefe, inanca veya sapkınlığa sahip olarak "birlikte hareket eden, birlikte direnen ve örgütlü" bir sosyolojik kitleyi nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kavm (k-v-m) kavramının dilde aslen "önemli işler veya savunma için ayağa kalkan (kıyam eden) erkekler topluluğu" anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bu kavramın bir ideolojiyi veya peygamberi paylaşan "bütün bir milleti ve sosyolojik yapıyı" ifade edecek kadar genişlediğini söyler.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin (kavm) sosyolojik asabiyet (kavmiyetçilik) zeminini okur. Helak edilenlerin tekil bireyler değil doğrudan "kavm" kelimesiyle anılmasının; hakikate karşı direnişin bireysel bir zafiyet değil, toplumsal bir histeri, kabileci bir statüko savunması ve "örgütlü bir kurumsal refleks" olduğunu ifade eder.

        Lûtın (لُوطٍ)

        İbn Fâris, Arapçada "l-v-t" kökünün "bir şeyin kalbe yerleşmesi, sevgiyle bağlanmak, çamura bulanmak ve bir şeyi başka bir şeye yapıştırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Ancak "Lût" kelimesinin saf Arapça bir kökten türemediğini, peygamberin ismi olarak dışarıdan dile dâhil olmuş (A'cemî/yabancı) bir özel isim olduğunu kaydeder.

        El-Cevâlîkî, "Lût" isminin muarreb (Arapçalaşmış) isimlerden olduğunu, İbranice veya Süryanice kökenli (Lot) kelimesinin Arap fonetiğine uydurularak Kur'an'ın tarihsel anlatısına yerleştirildiğini inceler.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki kökenini tartışır. Bu ismin İbranicedeki "Lôṭ" isminden (Örtü, gizli olan veya mür/reçine manasında) Arapçaya geçtiğini belirtir. Kur'an'ın bu ismi; yeryüzünde fıtratın en temel biyolojik ve ahlaki yasalarını (cinselliği) tersyüz eden, ahlaksızlığı sıradanlaştırıp kurumsallaştıran o feci ve kokuşmuş "Sodom ve Gomorra" medeniyetinin (kavminin) teolojik muhatabı ve elçisi olarak kurguladığını aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin (Lût) teolojik ve ahlaki felsefesini değerlendirir. "Lût kavmi" tamlamasının; insanın kendi heva ve hevesini (arzularını) ilahlaştırarak kâinatın Yaratıcısının koyduğu o "doğal ve ontolojik sınırları" kasten ihlal etmesinin; ve bu sapkınlığın bireysel bir gizlilikten çıkıp meclislerde açıkça savunulan (örgütlü) bir "kibre/cürüm"e dönüşmesinin feci akıbetini temsil ettiğini ifade eder.

        Ve Ashâbu (وَأَصْحَابُ)

        İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "s-h-b" kökünden türeyen ismin birleşimidir. S-h-b kökünün sözlükte "bir şeye eşlik etmek, ayrılmamak üzere bağlanmak, yoldaş olmak, sahip çıkmak ve korumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sâhib kelimesinin çoğulu olan "ashâbu" (sahipleri / halkı / yoldaşları) isminin; o helak edilen kitlenin, yaşadıkları coğrafyaya veya inanç merkezine sıradan bir şekilde değil, "devasa bir sadakat, aidiyet ve sahiplenme" duygusuyla (asabiyetle) tutunduklarını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, suhbet (s-h-b) kavramının, fiziksel veya ideolojik olarak bir şeye sıkıca entegre olmak olduğunu söyler. Kur'an'da "Ashâbu" kelimesi genellikle bir azap türüyle (Ashâb-ı Nâr) veya tapınılan/yaşanılan spesifik bir nesneyle (Ashâb-ı Eyke) bütünleşmiş, kimliğini bütünüyle oradan alan kitleleri tanımlamak için kullanılan dondurucu bir aidiyet mühürüdür.

        El-Eyketi (الْأَيْكَةِ)

        İbn Fâris, "e-y-k" kökünün sözlükte "ağaçları birbirine girmiş, dalları sık ve gölgeli, geçit vermez orman, sık çalılık ve koruluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Eyketi" (o sık ormanın / o devasa ağaçlığın) isminin; Şuayb peygamberin gönderildiği Madyan (Medyen) halkının veya onlara komşu olan, coğrafi olarak ormanlık/yeşillik bir bölgede yaşayan ve refah içinde şımaran o antik ticari toplumu nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilminde "Ashâb-ı Eyke" (Eyke Halkı) kavramının kimliği üzerine yapılan tartışmaları aktarır. Bu kavmin, ticarette hile yapan, ölçüyü ve tartıyı bozarak yeryüzünde ekonomik bir tiranlık kuran Medyen halkı (veya onların bir kolu) olduğunu; onların kendilerini çevreleyen o "sık ormanlara/yeşilliğe" (zenginliklerine) güvenerek ilahi uyarıyı (Şuayb'ı) reddettiklerini ve nihayetinde "gölge gününün azabıyla" (kavurucu bir sıcak ve ardından gelen ateşli bir bulutla) bizzat sığındıkları o doğanın içinde helak edildiklerini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu orman/çalılık (eyke) mefhumunu varoluşsal bir ironi ve ekolojik kibir eleştirisi olarak okur. Yeryüzünde kendi kurdukları ekonomik sisteme ve sahip oldukları doğal zenginliklere (ormanlara/eyke) güvenen aklın; o sarsılmaz sandıkları maddi çevrelerinin (tabiatın) kâinatın sahibinin tek bir komutuyla onların üzerine çökerek o "yeşilliği/eykeyi" kapkara bir mezara dönüştürmesinin; kapitalist/müşrik aklın doğa karşısındaki o feci ve trajik iflası olduğunu ifade eder.

        Ulâike (أُولَٰئِكَ)

        İbn Fâris, "ulâ" (bunlar/şunlar) ism-i işareti ile uzaklık/hitap harfi olan "kef"in birleştiği uzak işaret zamiridir (İşte onlar / Ta şunlar). Müşriklerin dikkatini o sayılan devasa antik medeniyetlere (Semûd, Lût, Eyke) çekerek; o medeniyetleri hem tarihsel olarak uzak bir geçmişe mühürlediğini hem de onların ilahi rahmetten ne kadar "uzağa/dışarıya" fırlatıldıklarını niteleyen bir tahkir (ötekileştirme) edatı olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu uzak işaret zamirini (ulâike) muazzam bir ontolojik tasnif sanatı olarak değerlendirir. Kâinatın sahibinin o helak olmuş, birbirinden farklı çağlarda ve coğrafyalarda yaşamış tiranlıkları tek bir sahnede toplayıp "İşte onlar!" (ulâike) diyerek parmağıyla işaret etmesinin; Mekkeli müşriklere "Siz de o karanlık ve uzak kampa aitsiniz, o kokuşmuş fotoğraf karesinin bir parçasısınız" mesajını veren dondurucu bir tarihsel yüzleştirme olduğunu vurgular.

        El-Ahzâbu (الْأَحْزَابُ)

        İbn Fâris, "h-z-b" kökünün sözlükte "bir inanç, bir menfaat veya bir hedef etrafında sıkıca kenetlenen, başkasına kapalı olan, toplanan grup, fırka, hizip ve silahlı koalisyon" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hizb kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Ahzâbu" (o meşhur hizipler / o darmadağın olmuş örgütlü cepheler) isminin; o sayılan farklı medeniyetlerin (Nuh, Âd, Firavun, Semûd, Lût, Eyke) aslında birbirlerinden kopuk olmadıklarını; hepsinin kâinatın Yaratıcısına karşı açılan o ortak felsefi savaşta (şirkte) aynı "karanlık koalisyonun/hizbin" üyeleri olduklarını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Hizb/Ahzâb" kavramını, Tevhidin (Vahdetin) tam zıddı olan o parçalanmış ancak batılda birleşen Cahiliye statükosu olarak inceler. İslam'ın aklı "tek bir ilah" (Vâhid) etrafında toplayarak evrensel bir kardeşlik kurmasına karşılık; şirkin her zaman aklı kabilelere ve menfaat gruplarına böldüğünü (Ahzâb); ancak hakikate düşmanlık söz konusu olduğunda bu farklı hiziplerin peygamberlere karşı tek bir "Ahzâb" (Karanlık İttifak) olarak birleştiklerini tespit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışını (ulâikel ahzâb) ontolojik bir kategori ve teodise (adalet) mühürü olarak okur. "İşte asıl hizipler onlardır!" fermanının; Kureyş tiranlarına yönelik, "Sizin bugün peygambere karşı kurduğunuz bu derme çatma kabile hizbi (cündün mâ) hiçbir şeydir; asıl devasa hizipler (Ahzâb) o tarihteki anıtsal medeniyetlerdi ve hepsi Yaratıcının kudreti karşısında çöktü (mehzûm). Dolayısıyla sizin sonunuz da o hiziplerin çöp tenekesinden başka bir yer değildir" şeklindeki o ezici ve mutlak kozmik infaz bildirisi olduğunu ifade eder. Hizip (kibir), tarih boyunca tek bir akıbete mahkûmdur: Helak.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X