كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ وَعَادٌ وَفِرْعَوْنُ ذُوالْاَوْتَادِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: semud kavmi, ad kavmi, sad suresi, nuh kavmi, firavun, sad suresi 12. ayet, sad 12, kavim, topluluk, halk
-
12-13. “Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, kazıklı Firavun, Semûd kavmi, Lût kavmi ve Eyke halkı, bütün bu topluluklar ısrarla gerçeği yalanlamışlardı.”
Bunlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi ve kazıklı Firavun da ısrarla gerçeği yalanlamışlardı. Bütün bu topluluklar, yani gruplar. Cenâb-ı Hak bu beyanda geçmiş ümmetlerde de bu grupların bulunduğunu Resûlullah’a (s.a.) hatırlatmakta, onların peygamberlere nasıl muamele ettiklerini ve neler yaptıklarını kendisine haber vermektedir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, diğer peygamberler halkın kendilerine eziyet etmelerine nasıl sabrettilerse, kavminin verdiği eziyetlere karşı Resûlullahın (s.a.) da onlar gibi sabırla karşılık vermesi ve her şeye rağmen onlara karşı anlayışlı olması için, geçmiş ümmetlerdeki kâfirlerin peygamberleri inkâr etmelerine, yaptıkları kötülüklere ve başlarına birçok belâlar getirmelerine rağmen peygamberlerin onlara nasıl davrandığına, verdikleri eziyetleri nasıl sabırla karşıladıklarına işaret etmektedir. Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmaktadır: “Azim ve kararlılık sahibi peygamberlerin sabrettikleri gibi sen de sabret”.
İkincisi, Cenâb-ı Hak bunu Mekkelilere söylemektedir; Muhammed aleyhisselâmı inkâr etmekten sakınmaları, geçmiş ümmetlerin kendi peygamberlerine yaptıkları gibi kötü muamele etmekten kaçınmaları için, peygamberlerini yalanlayan ve onlara inatla karşı koyan geçmiş ümmetlerin başlarına gelen belâların onların da başlarına gelmemesi için ikaz etmekte, aksi halde onların başına gelen azabın ve helakin kendilerine de geleceğini söylemektedir.
Kazıklı Firavun; bazıları şöyle dedi: Firavun, halkından birine kızdığında ceza olarak onu kazığa bağlar ve orada işkence ederdi, bundan dolayı ona kazıklı Firavun denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları da şöyle dedi; Kazıklı Firavun, yani sağlam binalara sahip Firavun demektir. Bazıları ise şöyle söyledi: Onun kazıkları ve yularları vardı, yani ipleri ve oyuncakları vardı ve onlarla oynanırdı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kezzebet (كَذَّبَتْ)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "gerçeği saklamak, olanı olmamış veya olmayanı olmuş gibi göstermek, yalanlamak ve hakikatin/sıdkın mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) dişil fiil formundaki "kezzebet" (yalanladı / kasten inkâr etti) eyleminin; önceki ayetlerde peygamberi yalanlayan Mekkeli müşriklerin bu tavrının yeni bir şey olmadığını, tarihin derinliklerindeki o eski devasa medeniyetlerin de ilahi vahiy karşısında aynı "kasıtlı ve örgütlü örtbas etme/yalanlama" refleksini gösterdiklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, tekzib (k-z-b) kavramının, bilmemek veya yanılgıya düşmek değil, bilinen ve vicdanen idrak edilen bir hakikati (sıdkı) kendi siyasi menfaati veya kibri uğruna kasten "iptal etmeye çalışmak ve ona iftira atmak" olduğunu söyler. "Kezzebet" fermanı; geçmiş kavimlerin helak edilmesinin sebebinin sıradan bir günah değil, hakikate açılmış bu aktif "varoluşsal savaş ve yalanlama" cürmü olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde tekzibi (yalanlamayı), Cahiliye aklının ve statükocu tiranlığın en temel ontolojik reaksiyonu olarak okur. "Kezzebet" eyleminin zihinsel bir şüphe değil, varoluşsal bir anarşi olduğunu; kabileci elitlerin, ilahi otoritenin doğruluğunu hissetmelerine rağmen o ayetleri kasten "yalan" olarak etiketleyip itibarsızlaştırma çabasına girdiklerini ve bu eylemin tarih boyunca tüm helak edilen "ahzâb"ın (hiziplerin) ortak felsefi motoru olduğunu tespit eder.
Kablehum (قَبْلَهُمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, yüz yüze gelmek, ön taraf ve sonra kelimesinin mutlak zıddı olarak geçmiş/önce" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zarf formundaki "kable" ile "hum" (onların / o Mekkeli müşriklerin) zamirinin birleştiği "kablehum" (onlardan önce / onların tarihindeki geçmişte) tamlamasının; ilahi uyarının zaman algısını o anki şımarık nesilden koparıp, kâinatın o şaşmaz "tarihsel çöküş yasalarına" (Sünnetullah) ve geçmişteki enkazlara kilitlediğini belirtir.
Kavmu (قَوْمُ)
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte "ayağa kalkmak, dikilmek, bir işi kararlılıkla sürdürmek, ayaklanmak ve bir liderin etrafında toplanan topluluk" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Kavmu" (kavmi / toplumu) isminin; rastgele bir kalabalığı değil, ortak bir hedefe, inanca veya asabiyete (kabile bağına) sahip olarak "birlikte hareket eden, birlikte direnen ve örgütlü" bir sosyolojik kitleyi nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kavm (k-v-m) kavramının dilde aslen "önemli işler veya savaşlar için ayağa kalkan (kıyam eden) erkekler topluluğu" anlamına geldiğini, ancak Kur'an'da bu kavramın bir peygamberin gönderildiği "bütün bir milleti ve sosyolojik/ideolojik yapıyı" ifade edecek kadar genişlediğini söyler.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin (kavm) sosyolojik asabiyet (kavmiyetçilik) zeminini değerlendirir. Yalanlama eyleminin (kezzebet) tekil bireylere değil doğrudan "kavm" kelimesine izafe edilmesinin; peygamberlere karşı direnişin bireysel bir şüphe değil, toplumsal bir histeri, kabileci bir statüko savunması ve "örgütlü bir devlet/kurum" refleksi olduğunu ifade eder. İnkâr, kavimlerin (toplumların) kurumsallaşmış kibridir.
Nûhın (نُوحٍ)
İbn Fâris, "n-v-h" kökünün Arapça sözlükte "ağlamak, sızlanmak, yas tutmak ve yüksek sesle feryat etmek (niyaha)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nuh isminin, peygamberin kavminin helakine veya kendi günahına (veya ümmetinin isyanına) çokça ağlamasından dolayı bu Arapça kökten türetilmiş olabileceği gibi, yabancı (Süryânîce) kökenli bir isim de olabileceğini aktarır.
El-Cevâlîkî, "Nuh" isminin Arapça olmadığını, dildeki "nevz/niyaha" (ağlamak) köküyle olan ses benzerliğinin tesadüfi olduğunu; ismin aslında İbranice/Süryanice kökenli muarreb (Arapçalaşmış) bir özel isim olduğunu ve tarihteki o ilk devasa tufan peygamberini (Noah) nitelediğini inceler.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki kökenini tartışır. Bu ismin İbranice "Noaḥ" kelimesinden geldiğini ve asıl manasının "n-v-h" (dinlenmek, huzur bulmak, teselli) olduğunu belirtir. Ancak Arap aklının ve tefsir geleneğinin, tufanın o dehşetli eskatolojik yıkımıyla (helakle) bu ismi Arapçadaki "n-v-h" (ağıt yakmak/yas tutmak) köküyle eşleştirerek, Nuh ismini insanlığın o ilk devasa "teolojik hüznü ve varoluşsal feryadı" (niyaha) olarak dramatik bir şekilde yeniden felsefi bir kurguya dönüştürdüğünü aktarır.
Ve Âdun (وَعَادٌ)
İbn Fâris, atıf "ve" bağlacı ile "a-v-d" kökünden türeyen ismin birleşimidir. A-v-d kökünün sözlükte "geri dönmek, eski olmak, tekrar etmek ve âdet/gelenek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Âdun" isminin; Arap Yarımadası'nın güneyinde (Ahkâf bölgesinde) yaşamış, devasa mimarileri ve fiziksel güçleriyle şımararak (mütekebbir) ilahi otoriteye meydan okuyan o "kadim ve yok olmuş/eski" efsanevi antik Arap kabilesini nitelediğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam tarihi ve tefsir ilminde "Âd" kavminin konumunu açıklar. Kur'an'ın helak kıssalarında Âd kavminin; İsrailiyat veya yabancı bir mitoloji değil, bizzat Arapların kendi tarihsel hafızalarında (şiirlerinde) yer alan, "kaba kuvvete, anıtsal binalara ve teknolojik kibre" tapan sosyolojik bir arketip olduğunu aktarır. Müşrik Kureyşlilere Âd'ın hatırlatılması; "Sizin gücünüz, o efsanevi atalarınızın gücünün yanında hiç kalır; kâinatın Yaratıcısı o devasa gücü (Âd'ı) dondurucu bir rüzgârla silip attıysa, sizi de çok kolay helak edebilir" şeklindeki o muazzam tarihsel teodise uyarısıdır.
Ve Fir'avnu (وَفِرْعَوْنُ)
İbn Fâris, Arap dilinde bu kelimenin "f-r-a-n" formunda (tefer'un) "aşırı kibirlenmek, zorbalık yapmak, haddi aşmak ve tiranlaşmak" anlamında kullanıldığını tespit eder. "Ve Fir'avnu" isminin; Antik Mısır'ın o kendini tanrı ilan eden, mutlakıyetçi ve kan dökücü o "en kibirli, en putperest hükümdar modelini" nitelediğini belirtir.
El-Cevâlîkî, "Firavun" kelimesinin saf Arapça olmadığını, dışarıdan Arap diline girmiş (muarreb), Mısır (Kıptî) veya Süryanice kökenli tarihsel bir kral/unvan ismi olduğunu inceler.
Arthur Jeffery, kelimenin dilbilimsel ve tarihsel kökenini çözümler. Bu ismin Eski Mısır dilindeki "Pr-aa" (Büyük Ev / Muazzam Saray) tamlamasından geldiğini; başlangıçta kralın yaşadığı sarayı ifade ederken, zamanla bizzat kralın (tiranın) unvanına dönüştüğünü ve İbranice (Par'oh) üzerinden Arapçaya (Fir'avn) geçtiğini belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi; siyasi iktidarı ve devlet gücünü mutlaklaştırıp ilahi otoriteyi reddeden o devasa "pagan devlet yapısının" (saray kibrinin) şahıslaşmış ismi olarak inşa ettiğini tartışır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ismin (Firavun) teolojik ve politik felsefesini değerlendirir. Kur'an'da Firavun'un sadece Mısır'da yaşamış tarihi bir şahsiyet (II. Ramses veya Merneptah) olarak değil, bilakis "kendi fani iktidarını tanrılaştıran, halkını ezen (müstazaf/müstekbir çatışması) ve devleti (sarayı) yegâne hakikat (ilah) mercii kabul eden" o mutlak siyasi kibrin ve tiranlığın evrensel ve sosyolojik arketipi olarak kurgulandığını ifade eder.
Zû (ذُو)
İbn Fâris, aidiyet, mülkiyet ve sahiplik bildiren ism-i mevsûl (sahibi / ehli) edatıdır. Kendisinden sonraki kelimeyle birleşerek (izafet), Firavun'un salt tarihsel bir isim olmadığını, onun o devasa tiranlığını ve korkutucu gücünü simgeleyen o ayrılmaz ve "dondurucu vasfını/mülkiyetini" kilitlediğini kaydeder.
El-Evtâd (الْأَوْتَادِ)
İbn Fâris, "v-t-d" kökünün sözlükte "bir şeyi yere sıkıca sabitlemek, çakmak, çadır kazığı, sarsılmazlık ve yerinden oynamayan sütun" anlamlarına geldiğini tespit eder. Vetid kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Evtâd" (kazıklar / devasa sabiteler) isminin; Firavun'u niteleyen "Zül-evtâd" (Kazıklar Sahibi / O devasa kazıkların efendisi) tamlamasını oluşturarak; o tiranın siyasi, askeri ve mimari gücünün yeryüzüne ne kadar derin ve sarsılmaz bir şekilde "çakıldığını" (kök saldığını) nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, evtâd (v-t-d) kavramının, çadırı ayakta tutan kazıklar gibi, Firavun'un devletini ayakta tutan o "devasa, sarsılmaz ve kalabalık ordularını (cünd)" veya onun zalimce kullandığı o "işkence kazıklarını" (muhaliflerini kazıklara gererek öldürmesini) temsil eden muazzam bir kinaye/mecaz olduğunu söyler.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) bu "Zül-evtâd" (kazıklar sahibi) tamlamasını sarsıcı bir şiddet ve iktidar estetiği olarak okur. Firavun'un gücünün soyut bir kelimeyle değil, bizzat yeryüzünü delip geçen, toprağa çakılan ve kurbanın bedenini parçalayan "somut kazıklar" (evtâd) metaforuyla resmedilmesinin; onun o acımasız, mekanik ve sarsılmaz tiranlığının Arap aklında yarattığı o feci ve dondurucu terörü (korkuyu) en estetik şekilde dışa vurduğunu vurgular.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın tarihsel metafor kurgusunda bu kelimeyi (evtâd) mimari ve apokaliptik bir kibrin ifşası olarak değerlendirir. Mısır'ın o anıtsal ve göğe yükselen mimarisinin (piramitlerin, dikilitaşların/obelisklerin), çöl Araplarının hafızasında toprağa çakılmış o devasa ve erişilmez "kazıklar" (evtâd) imgesini (efsanesini) doğurduğunu; Kur'an'ın ise "Kazıklar sahibi Firavun" diyerek, o yıkılmaz sanılan anıtsal (mimari) kibrin bile ilahi otorite karşısında nasıl un ufak edilip darmadağın edildiğini (helak edildiğini) muhatabına (Mekkeli müşriklere) sarsıcı bir teodise uyarısı olarak fırlattığını tartışır. "Sizin gücünüz, kazıkları yeryüzüne çakan Firavun'un gücünden daha büyük değildir."
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla