Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 11. Ayet

    جُنْدٌ مَا هُنَالِكَ مَهْزُومٌ مِنَ الْاَحْزَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Cundun mâ hunâlike mehzûmun mine-l-ahzâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahkûm bir kalabalıktır.”

      Bazıları şöyle dedi: Buradaki “mâ” (ما) edatı sıladır, Cenâb-ı Hak sanki şöyle söylemektedir; Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş yenilmeye mahkûm bir kalabalıktır. Bazıları da şöyle bir anlam verdi: Onlar bir ordudur, belki yenilmeye mahkûm gruplardır. “Mâ” edatının burada tahkik mânasına gelmesi de mümkündür, yani oradaki bütün ordu değil, onlar yenilmeye mahkûm gruplardır. Onlar mübâhale (lanetleşmek) için çıkmış bir ordudur ve şöyle demişlerdi: Allahım! Hangimiz daha çok sıla yapıyor, hangimizin malı daha faydalı ve halk için hangimiz daha hayırlı ise ona yardım eyle! Neticede onlar mağlup oldular ve kahredildiler. Müfessirlerin geneli şöyle dedi: Onlar Bedir’de öldürülen ordudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyet-i kerîme, anlamı itibariyle üç şekilde yorumlanır. Birincisi, Hz, Peygamber’i (s.a.) tek başına ve münferit olarak öldürüp yok edemeyeceklerine dair Resûlullaha (s.a.) verilen bir güvencedir, tıpkı şu âyet-i kerîmede olduğu gibi bir meydan okumadır: Haydi hepiniz bana tuzak kurun, bana aman vermeyin!”. İkincisi, topluluk olarak da kendisini öldürüp yok edemeyeceklerine dair güvence vermektedir, tıpkı şu beyanda ifade buyurulduğu gibi; “Yakında o topluluk da yenilecek ve arkalarını dönüp kaçacaklar”. Cenâb-ı Hak onların topluluk olarak hezimete uğrayacaklarını haber vermektedir. Üçüncüsü, Hz. Peygamber’in (s.a.) zayıflığına, yardımcılarının ve taraftarlarının azlığına, kendilerinin çokluğuna ve kalabalıkltğına rağmen yine de onların hezimete uğrayacağına dair Resûlullaha (s.a.) verilen bir müjdedir. İşaret ettiğimiz bu üç yorum da, Resûlullah’ın (s.a.) peygamber olduğuna işaret etmektedir, çünkü o, olacak olanı haber vermiş ve ortaya çıkan netice haber verdiği gibi gerçekleşmiştir. Bu durum, Hz. Peygambere (s.a.) bunu Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiğine işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahkûm bir kalabalıktır. Buradaki “ahzâb” yani çeşitli bölüklerden oluşmuş kalabalık gruplara ayrılmış, kimisi Hz. Peygamber’in (s.a.) sihirbaz olduğunu, kimisi yalancı olduğunu, bazısı iftiracı olduğunu, bazısı da deli olduğunu iddia ediyorlardı. İşte o topluluk böyle bölünmüş, kalpleri de parçalanmış ve farklı renklere bürünmüştü. En doğrusunu bilen Allah’tır.

      Onlar, çeşitli bölüklerden oluşmuş, bu durumda şimdiden yenilmeye mahkûm bir kalabalıktır. Cenâb-ı Hak bu beyanda, müşrikler ordusunu hezimete uğratacağını peygamberine vâdetmektedir. Müfessirlerin geneli şöyle der: Bu âyetin işaret ettiği olay Bedir günü gerçekleşmiştir, o gün bunun gerçekleştiğini yukarıda söylemiştik. En doğrusunu Allah bilir. “Ahzâb”, Hz. Peygamber’in (s.a.) aleyhine olmak üzere bir araya gelen farklı gruplardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cundun (جُنْدٌ)

        İbn Fâris, "c-n-d" kökünün sözlükte "yardımcılar, sert ve katı zemin, bir komutanın etrafında toplanan silahlı topluluk, ordu ve askerî kitle" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda gelen "cundun" (herhangi bir ordu / derme çatma bir bölük) isminin; müşrik elitlerin sahip oldukları o kabileci servete ve kalabalığa güvenerek kendilerini "yenilmez, muazzam ve kurumsal bir askerî güç" (cünd) zannetmelerini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cünd (c-n-d) kavramının, bir fikri veya bir kişiyi korumak/savunmak amacıyla bir araya gelmiş o kaba kuvvete dayalı yapı olduğunu söyler. Kur'an'ın onlara "cünd" demesinin; müşriklerin hakikate karşı akılla, felsefeyle veya delille değil, bütünüyle "askerî, sayısal ve zorba bir kabile koalisyonuyla" (silah gücüyle) karşı durmaya çalışmalarının sosyolojik bir ifşası olduğunu vurgular.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimeyi (cundun) ontolojik bir kibir ve asabiyet (kavmiyetçilik) eleştirisi olarak okur. Müşriklerin önceki ayetlerde "Göklerin mülkü onların mı?" şeklindeki o devasa ilahi alayın hemen ardından; "Onlar sadece sıradan, yeryüzüne çakılı kalmış derme çatma bir ordudur (cünd)" denilerek, o Kureyş aristokrasisinin kâinat terazisinde ne kadar fani, yerel ve çapı dar bir mafyatik topluluk seviyesine indirgendiğini ifade eder.

        Mâ (مَّا)

        İbn Fâris, bu edatın bağlama göre küçümseme, belirsizlik veya pekiştirme (tekit) amacıyla ismin sonuna (veya arasına) eklenen bir harf olduğunu belirtir. "Cundun mâ" (Herhangi derme çatma bir ordu / Şöyle böyle sıradan bir bölük) tamlamasıyla; o müşrik kibrinin ve kendilerini devasa görme (izzet) hezeyanlarının, ilahi kudret karşısında "zerre kadar değeri olmayan, belirsiz, aciz ve alelade" bir çete olduklarını niteleyen o sarsıcı "tahkir" (aşağılama/küçültme) edatı olduğunu kaydeder.

        Hunâlike (هُنَالِكَ)

        İbn Fâris, uzaklık, mesafe ve işaret bildiren "hunâ" (şurada / orada) zarfı ile muhatap/işaret harfi "kef"in birleşimidir. "Hunâlike" (Ta şurada / İşte tam o dar mekânda) zarfının; Allah'ın o sonsuz mülkünün (göklerin ve yerin) ihtişamı karşısında, müşrik ordusunun gücünün sadece Mekke'nin o fani ve küçücük coğrafyasına (şuracığa) hapsolmuş çaresiz bir kabile tiranlığı olduğunu işaretlediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu işaret zarfını (hunâlike) varoluşsal bir ironi ve mekân daralması olarak değerlendirir. Yeryüzünde "izzet" taslayıp göğün iplerine (esbâb) tırmanmaya cüret eden o aklın; aslında "ta şuracıkta" (hunâlike) kendi kumlarına, kılıçlarına ve putlarına saplanıp kalmış, evrensel (kozmik) hiçbir karşılığı olmayan o son derece sığ, zavallı ve lokal konumunu resmettiğini ifade eder. Kibir göklere uzanmak ister, ama hakikat onu "şuracıkta" (hunâlike) yere çiviler.

        Mehzûmun (مَهْزُومٌ)

        İbn Fâris, "h-z-m" kökünün sözlükte "katı bir şeyi kırmak, bir nesneyi içe doğru çökertmek, safları yarmak, sesi kısmak ve bozguna uğratmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mef'ul (edilgen) formundaki "mehzûmun" (mutlak surette bozguna uğratılacak olan / içe çökmeye mahkûm edilen) kelimesinin; o derme çatma kabile ordusunun (cundun mâ) sonunun, sadece bir savaş yenilgisi değil, kâinatın Yaratıcısının iradesi karşısında bütün o kibrin, direncin ve ideolojinin "kökünden kırılarak içe çökertileceği" o kaçınılmaz ontolojik iflası nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, hezm (h-z-m) kavramının, bir bütünün veya bir ordunun içindeki o bağlayıcı gücün (iradenin) tamamen parçalanarak, kitlenin darmadağın bir halde kaçışması ve irade felci yaşaması olduğunu söyler. "Bozguna uğratılacaktır" (mehzûmun) fermanı; o gün (Mekke'de) kendilerini en güçlü sananların, ilahi yasa (Sünnetullah) işlemeye başladığında kendi içlerinden çatlayıp dağılacaklarının o dondurucu ve sarsılmaz peşin hükmüdür.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu kelimeyi (mehzûm) muazzam bir psikolojik kurgu ve kehanet estetiği olarak okur. Ayetin indiği dönemde Müslümanların zayıf ve ezilen bir azınlık olmasına rağmen, kâinatın sahibinin o zalim devasa orduya bizzat "mehzûmun" (onlar çoktan bozguna uğratılmış, çürük ve yıkılacak bir kalabalıktır) mühürünü vurmasının; müminin ruhundaki o korkuyu silen ve kibrin (izzetin) asıl yüzündeki o korkak ve çökük fıtratı ifşa eden devasa bir ilahi psikolojik harp (inşa) olduğunu vurgular.

        Mine (مِنَ)

        İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve aidiyet (bir gruba dâhil olma) bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O bozguna uğrayan ve kırılan ordunun (cündün), kâinattaki o devasa bölünmede hangi karanlık kampa, hangi felsefi safa ait olduğunu işaretleyen köprüdür.

        El-Ahzâbi (الْأَحْزَابِ)

        İbn Fâris, "h-z-b" kökünün sözlükte "bir inanç, bir hedef veya bir menfaat etrafında sertçe kenetlenen, toplanan, başkasına kapalı grup, fırka ve hizip" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hizb kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Ahzâbi" (o hiziplerden / o kokuşmuş koalisyonlardan / o karanlık fırkalardan) isminin; peygambere karşı birleşen o ordunun (Mele'in) yeni bir şey üretmediğini, tarihteki o ilahi vahye düşman olan, sadece kendi çıkarları ve putları etrafında "hizipleşen" o helak olmuş eski kitlelerin feci akıbetine ve kategorisine ait olduklarını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Hizb/Ahzâb" kavramını, Tevhidin (Vahdetin) tam zıddı olan o parçalanmış Cahiliye asabiyeti olarak inceler. İslam'ın aklı "tek bir ilah" (Vâhid) etrafında toplayarak evrensel bir kardeşlik kurmasına karşılık; şirkin her zaman aklı kabilelere, menfaat gruplarına ve düşman kamplara (Ahzâba) böldüğünü; bu yüzden "Ahzâb" kelimesinin, ilahi gerçeğe körü körüne direnen o bağnaz ve parçalı (parçalanmaya mahkûm) müşrik karakterin en net sosyolojik adı olduğunu tespit eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kapanışı (minel ahzâb) teolojik bir süreklilik yasası (Sünnetullah) olarak değerlendirir. "Onlar (tarihteki) o hiziplerden (ahzâb) bozguna uğratılacak derme çatma bir ordudur" fermanının; Kureyş tiranlarına "Siz ilk değilsiniz, sizden önce de peygamberlere karşı hizipler (Ahzâb) kurup güçlerine güvenenler oldu, hepsi nasıl çöktüyse (hezymet) siz de aynı felsefi kampa (ahzâba) ait olduğunuz için aynı ilahi infazla çökeceksiniz" şeklindeki o sarsılmaz ve mutlak teodise (adalet) mühürü olduğunu ifade eder. Hizip her zaman gerçeğe karşı yenilir (mehzûmun).

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X