اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَحْمَةِ رَبِّكَ الْعَز۪يزِ الْوَهَّابِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mülk, sad 9, gökler, azap, sad suresi 9. ayet, sad suresi, yer, kıskançlık, hazineler, rab, rahmet
-
“Yoksa senin Aziz ve lütufkâr Rabb’inin rahmet hâzineleri onların elinde midir?”
Azîz ve Celîl olan Allah’tan gelen soru edatının, sorulan kişi tarafından gerçekten cevap verilmesini gerektiren şeylerden olsa da olumlu bir anlam ifade ettiğini ve bağlayıcı olduğunu daha önce söylemiştik. Burada geçen yoksa Rabb’inin rahmet hâzineleri onların elinde midir sorusu, müşriklerin yukarıda geçen "İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!" şeklindeki sözlerinin cevabıdır. Onlara şöyle cevap verilmiştir: Rabb’inin rahmet hâzineleri onların elinde değildir ki, risâleti ve nübüvveti kendilerine veya istedikleri kişiye versinler! Cenâb-ı Hak başka bir âyette de onların şöyle söylediklerini haber vermektedir: “Bu Kuran, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!". Çünkü onlar risâletin ancak zengin, dünyada müreffeh ve varlıklı olan birine verilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Cenâb-ı Hak da, Rabb’inin hâzineleri onların elinde mi ki, risâleti ve nübüvveti istedikleri ve uygun gördükleri kişiye veriyorlar, diye sormaktadır. Bundan dolayı Allah Teâlâ şunu söylemektedir: “Rabb’inin rahmetini paylaştırmak onlara mı düşmüş?”, yani onlar Rabb’inin rahmetini paylaştırmak kudretine sahip değildirler, aksine “Dünya hayatında onların geçimliklerini biz paylaştırdık”. Cenâb-ı Hak onların, darda olanın maişetini genişletmek ve verileni almak gücüne sahip olmadıklarını haber vermektedir. Buna göre onlar, nübüvveti ve risâleti istedikleri ve tercih ettikleri kişiye vermek yetkisine de sahip değildirler, aksine onu dilediği kişiye vermek Allah’ın elindedir, zenginlik ve bolluk da O’ndadır. Yahut bunlardaki sıkıntı ve âfet, kendilerine varlık ve zenginlik vermenin, onların Allah üzerindeki hakları olduğunu zannettikleri için değildir. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: Buna dünyada en lâyık olan biziz, dolayısıyla bolluk ve refaha en çok hak sahibi olan kişi biz olduğumuz için risâlete ve nübüvvete en lâyık olan da biziz. Aksine onlar, dünyada sahip oldukları refaha ve zenginliğe, kendilerinin Allah üzerindeki hakları olduğu için değil, ancak Allah’ın rahmeti ve lütfü sayesinde ulaştıklarını bilselerdi... Eğer bunu bilselerdi, Cenâb-ı Hakk’ın risâleti kendi tercih ettiği kişiye vermesini inkâr etmezlerdi.
Mûtezile’nin görüşleri de böyledir: Onlar, Cenâb-ı Hakk’ın bir insan için ancak dinde en uygun (aslah) olan fiili yapacağını söylüyorlar. Şayet insan için dinde en uygun (aslah) olan fiili yapmasa, haksızlık yapmış ve zulmetmiş olurdu. Onlar en uygun (aslah) olanı Allah’ın gözetilmesini hak olarak görüyorlar. Tıpkı o kâfirlerin, kendilerine refah ve servet vermenin Allah üzerinde hakları olduğunu söylemeleri gibi. Onlar risâlet ve nübüvvetin de Muhammed aleyhisselâmdan çok kendilerinin hakkı olduğunu iddia ediyorlardı. Sonra Mutezile, çocukların acı çekmeleri konusunda, Cenâb-ı Hakk’ın onları ancak bir karşılık vermek için acı çektirdiğini söylemektedirler; bu acıya karşılık onlara rızasını vermektedir, çünkü onlar kendilerini gerçekten Allaha teslim etmişlerdir. Dolayısıyla Allah bu acıyı ancak bir şeyin karşılığı olarak onlara vermiştir. Kim başka birinin hakkını alırsa, onu ancak o başkasının razı olacağı bir bedel ve karşılık ile alır. Bu, onların şu iddialarını geçersiz hale getirmektedir: Yaratılanlar için dinde en uygun (aslah) olanı gözetmek Allah’ın görevidir, onlar bunu ancak Allah’ın onlara verdiği bir karşılık olduğunu söylemektedirler. En doğrusunu Allah bilir.
Yoksa Rabb’inin rahmet hâzineleri onların elinde midir? Yani Rabb’inin nimetleri onların elinde midir? Rahmetin, nübüvvetin ve risâletin anahtarları onların elinde midir ki, onu istedikleri yere koysunlar? Hayır, bunların hiçbiri onların elinde değil, mülkünde Azîz ve lütufkâr olan Allah’ın elindedir, O nübüvveti ve risâleti dilediğine lütfeder, onu istediğine verir.
Bu âyet, hiç itirazsız hayır, refah ve fazilet olarak elde edilen nimetlerin Cenâb-ı Hakk’ın lütfü olduğuna, onlara ancak Allah’ın rahmeti ve lütfü ile ulaşıldığına, yoksa onları vermenin Allah için bir görev olmadığına işaret etmektedir. Çünkü yapması kendisi için görev olan bir şeyi yapana, vehhâbdır, yani lütufkârdır denilmez, dünyada vehhâb ismi, vermesi gerekeni verdiği için değil, ancak verdiğini lütuf ve rahmet olarak veren kişi için kullanılır.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
İbn Fâris, bu edatın Arap dilinde genellikle kendisinden önce geçen bir düşünceyi, ihtimali veya iddiayı sorgulamak, eleştirmek veya reddederek yeni bir retorik soru cümlesine geçiş yapmak (yoksa / veya) amacıyla kullanıldığını belirtir. Ayetin bağlamında "Em" (Yoksa!) nidâsının; müşriklerin peygamberi kıskanarak "Vahiy ona mı indi?" (önceki ayet) şeklindeki o kaba itirazlarını bıçak gibi kesen ve aklı sarsan o devasa teolojik alay (tehakküm) ve sorgulama kurgusunu başlattığını kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatı (em) ontolojik bir meydan okuma ve ironi olarak okur. "Yoksa o hazineler onların yanında mı?" şeklindeki bu geçişin; müşrik aklın sahip olduğu o kabileci kibri ve yeryüzündeki sahte tanrısallık iddiasını (asabiyeti) yerle bir eden; onların "kimin peygamber olacağına karar verme" cüretini kâinat terazisinde ezip geçen muazzam bir ilahi aşağılama (tehakküm) olduğunu ifade eder.
Indehum (عِنْدَهُمْ)
İbn Fâris, "a-n-d" kökünden türeyen ve "yanında, huzurunda, nezdinde, mülkiyetinde, kontrolünde" anlamlarına gelen mekân/durum zarfı "inde" ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Onların yanında mı / Onların tekelinde mi" (indehum) tamlamasının; o müşrik elitlerin kendilerini kâinatın merkezinde sanarak, ilahi kararları bile kendi mülkiyetleri ve onay mercileri altındaymış gibi gören o feci varoluşsal hadsizliği nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ind" kavramının sadece fiziksel bir yakınlık değil, mutlak bir tasarruf yetkisi ve mülkiyet (aidiyet) hakkı olduğunu söyler. "Yoksa onların tekelinde mi?" sorusu; yeryüzünde servet sahibi (mele') olanların, gökyüzünün (vahyin) yönetimini de kendi kasalarına ve kararlarına bağlamaya (şirk) yeltenmelerinin felsefi çöküşünü resmeder.
Hazâinu (خَزَائِنُ)
İbn Fâris, "h-z-n" kökünün sözlükte "bir şeyi saklamak, depolamak, korumak, yığmak ve bir hazinedarın gözetimi altına almak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Hazînetun kelimesinin çoğulu olan "hazâinu" (hazineleri / sınırsız depoları / anahtarları) isminin; kâinatın Yaratıcısına ait olan o devasa, tükenmez ve mutlak "rahmet/kudret/lütuf" kaynaklarını nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu hazine/depo (h-z-n) mefhumunu varoluşsal bir mülkiyet eleştirisi olarak değerlendirir. Yeryüzünde altınları, gümüşleri ve kervanları "hazinelerinde" toplayarak kibre kapılan (mütekebbir) elitlerin; vahyi ve peygamberlik makamını da parayla alınıp satılan, kabileler arası paylaşılan dünyevi bir "hazine/statü" zannettiklerini; Kur'an'ın ise "Yoksa rahmetin hazineleri sizin kasanızda mı?" diyerek o kapitalist/pagan aklın teolojik iflasını yüzlerine vurduğunu ifade eder. Mülk sadece Allah'ındır.
Rahmeti (رَحْمَةِ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün sözlükte "acımak, şefkat göstermek, korumak, bağışlamak ve anne rahmi gibi sarıp sarmalayan mutlak iyilik" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Rahmeti" (rahmetinin / o devasa lütfunun) kelimesinin; burada sıradan bir duygu değil, bizzat kâinatın Yaratıcısından gelen ve insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran o mutlak "vahyi, hidayeti ve peygamberlik (nübüvvet) makamını" nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Rahmet" kavramını, ilahi iradenin insana yönelik en büyük ve en karşılıksız eylemi olarak inceler. Müşriklerin "Neden ona indi?" kıskançlığına karşı; vahyin (peygamberliğin) bir liyakat, kabile asayişi veya dünyevi zenginlik meselesi olmadığını; bütünüyle kâinatın Sahibinin o eşsiz ve rasyonel hesaplara sığmayan "Rahmetinin" (şefkat ve lütfunun) bir tecellisi olduğunu tespit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kavramın (rahmet) edebi ve teolojik bağlamını incelerken; Kur'an'ın birçok yerinde (örneğin "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?") peygamberlik kurumunun doğrudan "Rahmet" olarak isimlendirildiğini; zira elçinin gönderilmesinin insanlığı o "kibir ve cehalet" azabından kurtaran yegâne ontolojik şemsiye olduğunu vurgular.
Rabbike (رَبِّكَ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte "sahip, efendi, terbiye eden, yoktan var edip kemale erdiren ve yöneten" anlamlarına geldiğini tespit eder. Rab ismi ile "ke" (senin) muhatap zamirinin birleşimidir. "Senin Rabbinin" (rabbike) tamlamasının; o hazinelerin sahibini belirtirken, müşrikleri dışlayıp doğrudan peygambere (senin) yönelmesinin; Allah'ın Kendi elçisine duyduğu o devasa ilahi sahiplenmeyi, korumayı ve onu o itirazcı kitleye (Mele'e) karşı şereflendirmeyi nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu izafeti (Senin Rabbin) ontolojik bir teselli ve onurlandırma felsefesi olarak okur. Müşriklerin "Ona mı indi?" diyerek elçiyi küçümsemelerine (hâzâ) karşılık; kâinatın Yaratıcısının "Senin Rabbinin hazineleri onların tekelinde mi ki sana nübüvvet verilmesine itiraz ediyorlar?" fermanıyla; peygamberin arkasındaki o dikey ve sarsılmaz ilahi otoriteyi bizzat o müşrik kibrinin üzerine bir dağ gibi yıktığını ifade eder.
El-Azîzi (الْعَزِيزِ)
İbn Fâris, "a-z-z" kökünün sözlükte "güçlü olmak, asla mağlup edilememek, boyun eğmemek, eşsiz olmak ve şiddet" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil/mübalağa formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-Azîzi" (o Mutlak Güç Sahibinin / O Asla Yenilmeyenin) isminin; peygambere sahip çıkan (Rabbike) o Yaratıcının sıradan bir varlık olmadığını, kâinattaki hiçbir kibrin, hiçbir tiranlığın veya hiçbir müşrik itirazının O'nun iradesini zerre kadar sarsamayacağını, engellemeyeceğini ve O'nun mutlak otoritesini bükemeyeceğini niteleyen o sarsılmaz "Esmâ-i Hüsnâ" mührü olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde "El-Azîz" isminin teolojik boyutunu açıklar. İkinci ayette müşrikler için kullanılan "izzet" (sahte kibir/güç zehirlenmesi) kelimesinin tam karşısına, kâinatın asıl ve mutlak "Azîz"i olan Allah'ın dikilmesinin muazzam bir ilahi ironi ve diyalektik olduğunu; fani ve uydurma izzetlerin, "El-Azîz" olan Otoritenin o yenilmez iradesi (rahmeti dilediğine vermesi) karşısında darmadağın olmaya mahkûm birer hiçlik olduğunu aktarır. Kibir kırılır, Azîz olan ise daima hükmeder.
El-Vehhâbi (الْوَهَّابِ)
İbn Fâris, "v-h-b" kökünün sözlükte "bir şeyi hiçbir karşılık (ivaz) veya bedel beklemeksizin vermek, hibe etmek, sırf lütfundan dolayı bağışlamak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağalı ism-i fail (abartı/yoğunluk bildiren etken sıfat) formunda gelen "el-Vehhâbi" (sürekli, sınırsız ve tamamen karşılıksız bolca verenin / o mutlak Lütuf Sahibinin) isminin; o ilahi hazinelerin (rahmetin) insanlara dağıtılma biçimini ve Yaratıcının o kusursuz cömertliğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hibe/vehhâb (v-h-b) kavramının, "ecr" (ücret/maaş) kavramının tam zıddı olduğunu söyler. Ecr bir liyakatın ve çalışmanın karşılığı iken; hibe (vehhâblık) hiçbir liyakat, zorunluluk veya bedel olmaksızın sırf verenin kendi yüceliğinden fışkıran mutlak bir bahşiştir. Allah "El-Vehhâb"dır; çünkü peygamberliği (rahmeti) müşriklerin sandığı gibi bir kabile hiyerarşisine, paraya veya yaşa göre bir "ücret" olarak değil; bütünüyle Kendi mutlak iradesinin eşsiz bir "hibesi/hediyesi" olarak Hz. Muhammed'e lütfetmiştir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin bu sarsıcı kapanışını (el-Azîzil Vehhâb) sosyolojik bir rant eleştirisi ve teolojik tokat olarak değerlendirir. Müşriklerin "Peygamberlik en zenginimize inmeliydi" mantığının; vahyi dünyevi bir "alım-satım/ihaleler" (kapitalist) mantığıyla okuyan kokuşmuş bir tüccar (Mekke piyasası) aklı olduğunu; kâinatın sahibinin ise "Mutlak Güç Sahibi (Azîz) ve Karşılıksız Veren (Vehhâb)" sıfatlarıyla o tüccar aklını parçaladığını; "Ben gücümü kimseyle paylaşmam ve lütfumu kimseden bedel bekleyerek veya kimsenin iznini (hazinelerini) alarak vermem" şeklindeki o devasa ve bağımsız ilahi otonomiyi kâinata ilan ettiğini ifade eder. Nübüvvet alınmaz, ancak "El-Vehhâb" tarafından hibe edilir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla