ءَاُنْزِلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ مِنْ بَيْنِنَاۜ بَلْ هُمْ ف۪ي شَكٍّ مِنْ ذِكْر۪يۚ بَلْ لَمَّا يَذُوقُوا عَذَابِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: gökler, azap, sad suresi, sad 8, yer, kıskançlık, sad suresi 8. ayet, hazineler, mülk, zikir, nüzul
-
“İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi! İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. Hayır, azabımı henüz tatmadılar!”
İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi! Bu âyet onların, gökten kendisine uyarı indirilen birinin, ancak faziletinden ve özelliğinden dolayı ona indirildiğini bildiklerine işaret etmektedir. Ancak onlar dünyada kendilerini faziletli ve özel insan gördükleri için, bahsedilen fazilete ve özelliğe kendilerinin sahip olduğunu düşünüyorlar, Resûlullah’ı (s.a.) buna lâyık görmüyorlardı. Bundan dolayı söz konusu uyarının kendilerine değil de ona indirilmesini inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya!”. Şunu da söylediler: İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!
Sonra Cenâb-ı Hak, onların uyarı konusunda da kuşku içinde olduklarını haber vermekte, şöyle söylemektedir: İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun yorumu şudur: Bir şeyden duyulan şüphe, o şüphenin kesin olduğuna inanmayı gerektirmez, aksine o konuda tevakkuf etmeyi gerektirir. Bir şeyi yok saymak ancak kesin bilgi ile olur. Kesin bilgiye sahip olmadığınız halde siz hiç düşünmeden red ve inkâr konusunda nasıl kesin bir kanaate sahip oldunuz? En doğrusunu Allah bilir.
Hayır, azabımı henüz tatmadılar! Muhtemelen bu söz, onların iman etmelerinden tamamen ümit kesildiğini ve azabı görmeden onların İman etmeyeceğini haber vermektedir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Şu bir gerçek ki, haklarında Rabb’inin hükmü kesinleşmiş olanlar kendilerine her türlü kanıt gelse bile, elem veren azabı görmedikçe iman etmezler”. Mukâtil şöyle dedi: Âyette geçen “lemmâ” (لما) kelimesindeki lâm harfi zâiddir. Cenâb-ı Hak sanki şunu söylemektedir; İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler, aksine onlar azabımı henüz tatmadılar. Onlar diyorlardı ki: İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi! Bu sözle onlar peygamberliği ve kitabı yahut İlâhî vahyi kastediyorlardı; o bizim en fakirimiz ve en küçüğümüzdür, biz ise yaşça, şan ve şeref bakımından ondan çok üstünüz diyorlardı. Cenâb-ı Hak onların bu iddialarını reddediyor ve buyuruyor ki: İşin doğrusu onlar benim uyarım karşısında kuşku içindedirler. Yani onu Muhammed aleyhisselâma indirmedi diyorlar. Aksine onlar benim azabımı henüz tatmadılar. Bu, Mukâtil’in görüşüdür. Cenâb-ı Hak onların şüphe üzerine uyarıyı reddetmek ve peygamberi yalanlamakla beyinsizce hareket ettiklerini söylemektedir. Çünkü bir şeyden duyulan şüphe, kesin bir kanaatle onu reddetmeyi ve inkâr etmeyi değil, o konuda düşünmeyi gerektirir.
Bu âyet, bir konuda bilgi elde edilmesi ve düşünüp tefekkür etmekle ulaşılması kolay olduğu halde, bedîhî olarak ve kulağına gelmiş olsa bile kesin kanaate varamayan bir cahile deliller ve kanıtlar göstermek gerektiğine işaret etmektedir. Bu, [Hanefî] âlimlerimizin görüşlerinin delillerinden biridir: Dârülislâmda müslüman olan, ancak yerine getirmesi gereken işleri ve hükümleri bilmeyen biri, sorumlu olur, o konudaki hükmü bilmemesi mazeret sayılmaz, çünkü sormak ve araştırmak suretiyle o konudaki hükmün bilgisine ulaşması son derece kolaydır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
E (أَ)
İbn Fâris, bu harfin soru (istifham) edatı olduğunu belirtir. Ancak ayetin bağlamında bu edatın bilgi almak amacıyla değil; şaşkınlık, inkâr, haset ve kınama (istifham-ı inkârî) amacıyla kullanıldığını kaydeder. Müşrik aklın, kendi statükolarını sarsan bir ilahi seçimi duyduklarında verdikleri o ilk kaba ve hazımsız tepkiyi başlatır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu soru kurgusunu (e) ontolojik bir haset ve kabileci kibrin dışavurumu olarak okur. "Ona mı?" şeklindeki bu sorunun; aklın hakikati arayışından değil, Kureyş elitlerinin sahip oldukları dünyevi güç sarhoşluğuyla, peygamberlik makamını kendi tekellerinde görme (narsisizm) hastalığından kaynaklandığını ifade eder.
Unzile (أُنْزِلَ)
İbn Fâris, "n-z-l" kökünün sözlükte "yukarıdan aşağıya inmek, bir yere konaklamak, bir mertebeden düşmek veya bir şeyi yüksek bir makamdan yeryüzüne indirmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki meçhul (edilgen) mazi fiil olan "unzile" (indirildi mi / ona mı verildi) eyleminin; vahyin yatay ve dünyevi bir düşünce üretimi olmadığını, doğrudan kâinatın en Yüce Makamından (Allah'tan) yeryüzüne (fiziğe) kasten ve sarsılmaz bir iradeyle "indirilen" dikey bir müdahale olduğunu nitelediğini belirtir.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın uzamsal (mekânsal) teolojisinde bu "nüzul" (n-z-l) kavramını inceler. İnsanların kendi aralarında ürettikleri pagan kurguların (yatay düzlemin) aksine; vahyin gökyüzünden "indirilmesi" (unzile) eyleminin, kâinatın aşkın Yaratıcısının tarihsel sürece ve insan aklına yaptığı o eşsiz, otoriter ve "dikey kesişme/müdahale" olduğunu tartışır. Müşriklerin itirazı da aslında bu dikey ilahi otoriteyedir.
Aleyhi (عَلَيْهِ)
İbn Fâris, yönelim ve istila bildiren "alâ" (üzerine) edatı ile "hi" (ona) zamirinin birleşimidir. O indirilen devasa ilahi hitabın (vahyin) rastgele bir boşluğa değil, doğrudan Hz. Muhammed'in şahsına, onun idrakine ve onun "üzerine" kilitlendiğini işaretleyen tahsis köprüsüdür.
Ez-Zikru (الذِّكْرُ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi akla getirmek, anmak, hatırlamak, zihinde canlı tutmak, öğüt, şan ve şeref" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "ez-Zikru" (o eşsiz uyarı / o şerefli öğüt / Kur'an) isminin; indirilen metnin insanın fıtratını sarsarak onu aslına döndüren o "mutlak uyarıcı ve hatırlatıcı" frekans olduğunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Zikr" kavramını, Cahiliye aklının o karanlık unutkanlığına (nisyan) karşı ilahi bir müdahale olarak inceler. Müşriklerin "Zikir ona mı indirildi?" şeklindeki isyanlarının; vahyin kendi vicdanlarını kanatan, statükolarını sarsan ve kibre batan ruhlarını uykudan uyandıran o "ihtar edici / zikr" ağırlığına tahammül edememelerinden kaynaklandığını tespit eder.
Min Beyninâ (مِنْ بَيْنِنَا)
İbn Fâris, ayrılma edatı "min", "b-y-n" (iki şeyin arası, mesafe, içinden) zarfı ve "nâ" (bizim) zamirinin birleşimidir. "Aramızdan (sadece ona mı)" (min beyninâ) tamlamasının; o müşrik elitlerin feryadının merkezindeki asıl yarayı, yani "biz bu kadar asil, zengin ve güçlüyken, bunca insanın 'içinden' bula bula onu mu seçti?" şeklindeki o devasa sosyolojik ve teolojik kompleksi nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu tamlamayı (min beyninâ) Mekke'nin kurumsal kibri ve elitizmi üzerinden okur. Kureyş aristokrasisinin, kâinatın Yaratıcısına bile kendi kabileci hiyerarşilerini dayatmaya kalktıklarını; "Eğer bir mesaj gelecekse, aramızdan (min beyninâ) en zengin ve nüfuzlu olan Tâif veya Mekke'nin iki büyük liderinden birine inmeliydi" mantığıyla, ilahi seçimi kendi sosyolojik terazilerinde tartma (mütekebbir) hezeyanına düştüklerini ifade eder. Bu itiraz, aklın değil, makam hırsının (asabiyetin) itirazıdır.
Bel (بَلْ)
İbn Fâris, kendisinden önce geçen kurgusal veya yanlış bir düşünceyi kökünden iptal edip, asıl çıplak gerçeğe geçişi sağlayan "hayır, aksine, bilakis" anlamındaki idrâb edatıdır. Müşriklerin o "Aramızdan ona mı indi?" şeklindeki bahanelerini ve elçiyi küçümsemelerini tek kelimeyle paramparça ederek; sorunun peygamberin şahsında veya vahyin nüzulünde olmadığını, bizzat onların kendi "karanlık zihinlerinde" yattığını muhatabın yüzüne vuran dondurucu ilahi köprüdür.
Hum (هُمْ)
İbn Fâris, üçüncü çoğul şahıs zamiridir (Onlar). İlahi teşhisin ve kınamanın doğrudan doğruya o kibirli ve itirazcı kitlenin bizzat şahıslarına kilitlendiğini mühürler.
Fî (فِي)
İbn Fâris, "içinde, dâhilinde, bütünüyle kuşatılmış bir vaziyette" anlamına gelen mekân ve durum zarfıdır. O elitlerin birazdan açıklanacak olan o "şüphe ve idrak krizinin" kıyısında dolaşmadıklarını, bilakis o zifiri krizin ta merkezine "gömülü" olduklarını işaret eder.
Şekkin (شَكٍّ)
İbn Fâris, "ş-k-k" kökünün sözlükte "iki şeyin birbirine girmesi, kesinliğin (yakînin) zıddı, tereddüt, kararsızlık, bir nesneyi sivri bir şeyle delmek ve aklın iki ihtimal arasında asılı kalması" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda gelen "şekkin" (devasa bir şüphede / derin bir kararsızlık ve kriz içinde) kelimesinin; kâfirlerin o kibirli, kendinden emin gibi görünen ("Yürüyün gidin, putlara sabredin") tavırlarının sahte olduğunu; iç dünyalarında peygamberin haklı olabileceğine dair devasa bir "ontolojik sarsıntı ve şüphe/şek" yaşadıklarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, şekk (ş-k-k) kavramının, insanın iki inanç (Tevhid ve Şirk) veya iki ihtimal arasında kalıp hiçbirini tercih edememe, ruhsal olarak felç olma durumu olduğunu söyler. "Hayır, onlar devasa bir şüphe (şekk) içindedirler" fermanı; o tiranların vahiy (Kur'an) karşısında kılıçlarını çekmiş görünseler de, içten içe kendi kokuşmuş inançlarının (putperestliğin) çürüklüğünü sezdiklerini ve korkunç bir felsefi buhran/şüphe yaşadıklarını ifşa eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojik sisteminde "şekk" (şüphe) ve "yakîn" (kesinlik) zıtlığını inceler. Vahyin insana "yakîn" (sarsılmaz bir huzur ve kesin bilgi) sunduğunu; ancak buna kibirle direnen müşrik aklın, kendi sahte düzenini korumak uğruna fıtratıyla savaşarak o hastalıklı "şekk" (şüphe, zihinsel anarşi) zindanına kendini mahkûm ettiğini tespit eder. İnkâr, kesin bir bilgi değil, kibrin ürettiği kronik bir şüphedir.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, "-den, -dan, hakkında, hususunda" anlamlarındaki edattır. O devasa şüphenin ve zihinsel sarsıntının (şekkin) rastgele bir varoluşsal bunalım değil, doğrudan kâinatın Yaratıcısından gelen o somut mesaj "hakkında/etrafında" kilitlendiğini işaretleyen köprüdür.
Zikrî (ذِكْرِي)
İbn Fâris, "z-k-r" (öğüt, uyarı, Kur'an) ismi ile birinci tekil şahıs "î" (Benim) zamirinin birleşimidir. "Benim zikrimden / Benim ihtarım hususunda" (min zikrî) tamlamasının; o elitlerin sadece Muhammed adında bir beşerden değil, bizzat kâinatın Yüce Sahibinden kopup gelen o "Mutlak Uyarıcıya" karşı şüphede (şekk) olduklarını mühürleyerek; işlenen cürmü doğrudan "Allah'ın Zatına ve kelâmına" yapılmış bir felsefi suikast olarak nitelediğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, dildeki bu "Benim zikrim" (zikrî) nispetini (izafetini) ilahi bir sahiplenme ve otorite ilanı olarak okur. Müşrikler "Zikir aramızdan ona mı indi?" derken vahyi anonimleştirip değersizleştirmeye çalışmış; Allah ise "Benim zikrim" diyerek o metnin arkasında fani bir beşer değil, kâinatın kudreti olduğunu onların şüpheci (şekk) beyinlerine kazımıştır.
Bel (بَلْ)
İbn Fâris, "hayır, aksine, daha doğrusu" anlamındaki geçiş/idrâb edatıdır. Ayette ikinci kez kullanılarak; müşriklerin sadece şüphe (şekk) içinde olmadıklarını, onların bu şımarık cesaretlerinin asıl sebebinin "henüz yüzleşmedikleri o feci eskatolojik sonuç" olduğunu ilan eden o sarsıcı teolojik vuruşu başlatır.
Lemmâ (لَمَّا)
İbn Fâris, muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilinin başına gelerek eylemi geçmiş zamanda olumsuzlayan, ancak "lem" edatından farklı olarak; "şimdiye kadar olmadı ama gelecekte kesinlikle olacak/olması bekleniyor" (henüz / henüz değil) anlamını katan mutlak beklenti edatıdır. O helakin/azabın iptal edilmediğini, sadece ecelin "henüz" dolmadığını ve infazın an meselesi olduğunu mühürleyen dehşetli bir zaman kurgusudur.
Yezûkû (يَذُوقُوا)
İbn Fâris, "z-v-k" kökünün sözlükte "bir şeyi dille tatmak, bir durumun içine bizzat girmek, onu bedenen ve ruhen tecrübe etmek, acı veya tatlıyı bizzat hissetmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Muzari çoğul fiil formundaki "yezûkû" (tadacaklar / tatmadılar) eyleminin baştaki "lemmâ" edatıyla birleşerek (lemmâ yezûkû / henüz tatmadılar); o kâfirlerin azabı uzaktan bir bilgi olarak işitmekle yetinmeyeceklerini, o ateşi bizzat kendi hücrelerinde, damarlarında ve fıtratlarında "doğrudan, yakıcı ve fiziksel bir tadımla" hissedeceklerini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, zevk/tatma (z-v-k) kavramının, bilginin (ilmin) ötesinde; bir şeyin insan doğasıyla doğrudan temasa geçip onda kalıcı ve sarsıcı bir "deneyim/his" bırakması olduğunu söyler. Kur'an'ın "azabı tatmadılar" fermanı; onların dünyadaki o ukala şüphelerinin (şekk) ve itirazlarının, ancak cehennem ateşi bizzat onların derilerine "temas ettiğinde/tattıklarında" bıçak gibi kesilip yerini mutlak bir feryada bırakacağını ilan eder. Tatmak, yalanın bittiği yerdir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu fiili (z-v-k) sarsıcı bir duyusal şiddet metaforu olarak değerlendirir. "Görmediler" veya "yaşamadılar" yerine "henüz tatmadılar" (lemmâ yezûkû) fiilinin seçilmesinin; azabın insanın en hassas, en savunmasız duyularından (tat alma/hissetme) birine doğrudan yapılacak olan o feci "eskatolojik penetrasyonu" resmettiğini ve insanın kibriyle o acı arasındaki mesafeyi sıfırladığını vurgular.
Azâbi (عَذَابِ)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte "bir kimseyi niyetinden/yolundan alıkoymak, hapsetmek, engellemek, acı vermek ve şiddetli ceza" anlamlarına geldiğini tespit eder. Aslı "azâbî" (Benim azabım) olup, ayet sonu (fasıla) uyumu veya gramer gereği kesre ile biten "azâbi" (mutlak azabımı / o dondurucu infazımı) kelimesinin; kibrinden dolayı "Benim zikrime" (zikrî) şüpheyle bakanların; kâinatın Yaratıcısının bizzat Kendisine izafe ettiği o ebedi, yakıcı ve fıtratı tahrip eden "Benim azabımla" (azâbî) paramparça edileceklerini nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (azâbi) varoluşsal bir adalet ve yüzleşme felsefesi olarak okur. Dünyada kendilerini "izzet" (dokunulmaz) sananların; "Henüz Benim azabımı tatmadılar!" fermanıyla, bütün o kabileci statülerinin ve şüphelerinin (şekk) kâinatın terazisinde zerre kadar bir ağırlığı olmadığını; ilahi cezanın sadece fiziki bir ateş değil, Yaratıcının "bizzat kendi iradesiyle" kibrin omurgasını kırdığı o nihai "tadış/yok oluş" (azâb) operasyonu olduğunu ifade eder. Azap geldiğinde, şüphe biter.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla