Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 5. Ayet

    اَجَعَلَ الْاٰلِهَةَ اِلٰهاً وَاحِداًۚ اِنَّ هٰذَا لَشَيْءٌ عُجَابٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ece’ale-l-âlihete ilâhen vâhidâ(en)(s) inne hâżâ leşey-un ‘ucâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!”

      Bu söz, halkın tâbi olduğu liderleri tarafından söylenmişti, kalplerinde putlara tapınma sevgisinin bulunduğunu bildikleri için onları tahrik etmek istiyorlar ve şöyle diyorlardı: Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!

      Bu gerçekten şaşılacak bir şey! Bazıları şöyle dedi: Buradaki “ucâb” (عجاب) kelimesi, halkın diliyle şaşılacak şey anlamına gelir. Kisâî şöyle dedi: “Ucâb, uccâb, acîb, aceb” (عجاب، عجاب، عجيب، عجب) kelimelerinin hepsi aynı mânaya gelir. Ebû Avsece dedi ki: “Ucâb” kelimesi, hayrette aşırılık ifade eder, tıpkı “kübâr ve kübbâr” (كبار وكبار) denildiği gibi.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        E Ceale (أَجَعَلَ)

        İbn Fâris, soru/şaşkınlık edatı "hemze" (e) ile "c-a-l" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) fiilin birleşimidir. C-a-l kökünün sözlükte "bir şeyi var etmek, bir halden başka bir hale dönüştürmek, tayin etmek, kılmak ve bir durum inşa etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "E ceale" (O dönüştürdü mü? / O kıldı mı?) eyleminin; müşrik aklın, kendi alıştığı o çok parçalı inanç sisteminin peygamber tarafından tek bir merkeze (tevhide) "indirgenmesini/dönüştürülmesini" dehşetle ve yadırgayarak sorgulamasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ca'l (c-a-l) kavramının, "yapmak" (fiil) veya "üretmekten" (sun') daha geniş bir anlama sahip olduğunu; bir nesnenin veya kavramın mahiyetini, statüsünü ve felsefi konumunu "kökünden değiştirip yeni bir forma sokmak" olduğunu söyler. Soru edatıyla (e) birleşen bu fiil; kâfirlerin, elçinin o devasa putperest hiyerarşiyi sıfırlayıp bütün otoriteyi tek bir Makam'a "tayin etmesi" (ca'l etmesi) karşısında yaşadıkları o inkârcı sarsıntıyı ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu soru kurgusunu (e ceale) ontolojik bir kriz ve statüko savunması olarak okur. Müşriklerin "O bütün ilahları tek bir ilah mı yaptı?" şeklindeki bu hezeyanının; hakikati arayan bir soru olmadığını, bilakis kendi kabileci, parçalı ve çıkarcı teolojilerinin peygamber eliyle "dönüştürülüp" (c-a-l) yıkılmasına karşı gösterdikleri o muazzam teolojik hazımsızlığı ve epistemolojik şoku resmettiğini ifade eder.

        El-Âlihete (الْآلِهَةَ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün sözlükte "kulluk etmek, korkudan dolayı birine sığınmak, himaye talep etmek, aklın hayrete düşmesi ve tapınılan varlık" anlamlarına geldiğini tespit eder. İlâh kelimesinin çoğulu olan ve belirlilik takısıyla gelen "el-Âlihete" (o ilahları / mevcut bütün tanrıları) isminin; müşriklerin Kâbe'de veya zihinlerinde barındırdıkları, her birine farklı bir evrensel veya dünyevi işlev (rızık, şefaat, savaş) yükledikleri o kalabalık "pagan panteonunu / putlar galerisini" nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "el-Âlihe" (ilahlar) kavramını Cahiliye dönemi Araplarının teolojik parçalanmışlığı olarak inceler. Pagan aklın, evreni yönetmek için tek bir Yaratıcıyı (Allah'ı) yeterli görmediğini; hayatın farklı alanlarını kontrol eden alt seviye otonom güç merkezlerine (el-âlihe) ihtiyaç duyduğunu; bu ayetteki feryadın da, insanın o sahte aracıları ve "şefaatçileri" kaybetme korkusundan doğan varoluşsal bir çırpınış olduğunu tespit eder.

        İlâhen (إِلَٰهًا)

        İbn Fâris, "e-l-h" (tapınılan ve sığınılan mutlak varlık) isminin tekil ve nekre (belirsiz/kapsayıcı) formudur. O devasa ve kalabalık putlar hiyerarşisinin (âlihe) yıkılarak, yerine kâinattaki bütün yetkinin, kudretin ve kulluğun (ibadetin) toplanacağı o "Yegâne, Tek ve Mutlak İlâh" tasavvurunun inşa edildiğini işaretleyen geçiş kelimesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini inceler. Arapçadaki "İlâh" isminin, Süryanice/Aramicedeki "Alaha" ve İbranicedeki "Eloah" kelimeleriyle olan tarihsel akrabalığını vurgulayarak; elçinin o bölgesel ve çoklu Arap putlarını iptal edip, yerine İbrahimi geleneğin o sarsılmaz ve evrensel "Tek Tanrı" (İlâh) kurgusunu dikmesinin, müşrik aklında yarattığı o devasa teolojik depremi tartışır.

        Vâhiden (وَاحِدًا)

        İbn Fâris, "v-h-d" kökünün sözlükte "tek olmak, yalnız olmak, eşi ve benzeri bulunmamak, bölünemez ve parçalanamaz mutlak teklik" anlamlarına geldiğini tespit eder. Sayısal bir birden ziyade, ontolojik bir benzersizliği ifade eden "vâhiden" (tek / yegâne / biricik) sıfatının; önceki "ilâhen" kelimesini niteleyerek, İslam'ın o tavizsiz "Tevhid" manifestosunu mühürlediğini ve kâfirlerin tapındığı o parçalı/şirkli yapıyı (çokluğu) mutlak bir "vahdaniyetle" (bütünlükle) ezip geçtiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, vahdet/vâhid (v-h-d) kavramının, cüzlere (parçalara) ayrılması, çoğalması veya bölünmesi felsefi olarak imkânsız olan o "mutlak yekparelik" olduğunu söyler. Müşriklerin "Bütün ilahları Tek Bir İlah mı kıldı?" feryadı; Yaratıcının kudretine ortak koştukları (şirk) o fani otonomilerin sıfırlanıp, kâinatın tek bir merkezden (Vâhid) yönetileceği gerçeğinin onların zihninde yarattığı o boğucu idrak krizidir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu sıfatı (vâhiden) varoluşsal bir otorite ve tevhid felsefesi olarak okur. "Vâhid" isminin sadece teolojik bir inanç olmadığını, aynı zamanda evrensel bir "otorite inşası" olduğunu; putların çokluğunun aslında kabilelerin dünyevi güç odaklarının (asabiyetin) çokluğunu temsil ettiğini; peygamberin ilahı "Vâhid" (Tek) ilan etmesinin, o elitlerin (mütekebbirlerin) yeryüzündeki sahte iktidarlarını da tek bir İlah'ın yasasına (vahye) bağlayarak sıfırladığını, bu yüzden müşriklerin bu "Teklik" (vahdet) kurgusuna böylesine şaşkınlık ve düşmanlıkla saldırdıklarını ifade eder.

        İnne (إِنَّ)

        İbn Fâris, cümlenin başına gelerek hükmü kesinleştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve anlama ağırlık katan "şüphesiz, kesinlikle, gerçekten de" anlamlarındaki tekit (pekiştirme) edatıdır. Müşriklerin bu durumu sadece yadırgamadıklarını, bu durumun akıl almazlığına olan o batıl inançlarını bizzat kendi dilleriyle "mutlak bir kesinlikle" (inne) mühürlediklerini kaydeder.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, yakınlık ve somutluk bildiren işaret zamiridir. "İşte bu iş / Bu söylenen (tevhid) inancı" diyerek; peygamberin getirdiği o tek tanrılı sistemi (vahdaniyeti) küçümsemek, ötekileştirmek ve yadırgamak amacıyla, elleriyle "şu akıl almaz şeye bakın" dercesine kurguladıkları tahkir ve şaşkınlık merkezini işaretler.

        Le Şey'un (لَشَيْءٌ)

        İbn Fâris, pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı ile "ş-y-e" kökünden türeyen nekre (belirsiz) ismin birleşimidir. Ş-y-e kökünün sözlükte "dilenen, kastedilen, varlık sahasına çıkmış veya zihinde tasavvur edilebilen her türlü nesne, olay ve durum" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Le şey'un" (andolsun ki öyle bir şey / öyle bir durumdur ki) tamlamasının; o "tevhid" iddiasının onların dünyasında daha önce hiç duyulmamış, alışılmamış ve felsefi olarak konumlandırılamamış o devasa bir "fenomen/vaka" olduğunu nitelediğini belirtir.

        Ucâbun (عُجَابٌ)

        İbn Fâris, "a-c-b" kökünün sözlükte "bir şeyin alışılmışın dışında olması, sebebi gizli kalan veya idraki aşan bir durum karşısında hayrete düşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Acîb" kelimesinin çok daha ileri, abartılı ve şiddetli bir formu (mübalağa-i ism-i fail) olan "ucâbun" (akıl almaz derecede tuhaf / inanılmaz derecede acayip / şok edici) isminin; müşrik aklın yaşadığı o epistemolojik sarsıntının basit bir şaşkınlık olmadığını; bütün varoluşsal paradigmalarının çöktüğü o "dondurucu, feci ve felsefi iflas/hayret" anını nitelediğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu kelimenin (ucâb) formunu muazzam bir psikolojik analiz sanatı olarak değerlendirir. Müşriklerin "acîb" demekle yetinmeyip, dilin sınırlarını zorlayarak "ucâb" (aşırı derecede tuhaf/absürt) kelimesini seçmelerinin; tevhidin o keskin, berrak ve tavizsiz ışığının, şirkin o kokuşmuş, karmaşık ve karanlık zihninde yarattığı o mutlak panik, idrak kaybı ve "bilişsel çöküşü" en şiddetli estetik formda (mübalağa ile) dışa vurduğunu vurgular.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın teolojik tartışma zemininde bu kelimeyi (ucâb); pagan zihnin "rasyonalite" iddiasının çöküşü olarak inceler. Onlar tevhid inancını (tek ilah fikrini) akla aykırı (ucâb) bularak alay ettiklerini sanırken; aslında Kur'an bu feryadı kaydederek, kâinatı yaratan tek bir Otoriteyi kabul etmeyip aciz taşlara ve putlara tapan o müşrik aklın kendisinin "akıl almaz derecede tuhaf ve ahmakça" bir felsefe içinde olduğunu kâinata ifşa eder. "Ucâb" olan tevhid değil, şirkin o hastalıklı ve mantıksız kibridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X