Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâd Sûresi, 4. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâd Sûresi, 4. Ayet

    وَعَجِبُٓوا اَنْ جَٓاءَهُمْ مُنْذِرٌ مِنْهُمْۘ وَقَالَ الْكَافِرُونَ هٰذَا سَاحِرٌ كَذَّابٌۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve ’acibû en câehum munżirun minhum(s) ve kâle-lkâfirûne hâżâ sâhirun keżżâb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar ve bu inkarcılar şöyle diyorlar: Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır.”

      Şimdi bunlar da kendilerine aralarından bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar. Bu âyet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, kendilerine kendileri gibi insan türünden bir uyarıcı gelmesine şaşıyorlar. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir?”, “Bu da sizin yediğinizden yemekte, içtiğinizden içmektedir”, “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?" Onlar insandan peygamber olmasını inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlardı: “Bize melekler gönderilmesi gerekmez miydi?”. İkincisi, dünya işlerinde kendilerinden alt konumda olanlardan peygamber gönderilmesine şaşıyorlar, çünkü onlar dünyada kendilerini başkalarından üstün görüyorlar ve şöyle diyorlardı: "İlâhî uyarı içimizden ona mı indirildi şimdi!”, “Bu Kur’an, şu iki şehirden büyük bir kişiye indirilseydi ya! dediler”. Söylendiği gibi onlar, dünya işlerinde seviye itibariyle kendilerinden aşağı durumda olan birini vahiy gönderilmesine lâyık görmüyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu inkarcılar şöyle diyorlar: Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Bu âyet Resûlullah’ın (s.a.) onlara mûcize getirdiğine ve onların da bunun üzerine bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır dediklerine, onun gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu bildiklerine işaret etmektedir. Fakat yine de inatla karşı çıktılar. Bu adam bir sihirbazdır, tam bir yalancıdır. Bu beyanla tıpkı Firavun kavmini Mûsâ aleyhisselâma karşı tahrik ettiği gibi, onlar da kavimlerini Resûlullah’a (s.a.) karşı tahrik etmek istiyorlardı. Çünkü onlar halka şöyle demişlerdi: “Yaptığı sihirle sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”. Hz. Peygamber (s.a.) ise onları yurtlarından çıkarmak istemiyor, sadece İslâm’ı kabul etmelerini istiyordu. Buna göre o liderler, Resûlullah’m (s.a.) sihirbaz olmadığını, Allah’ın elçisi olduğunu biliyorlardı. Ancak kavmini ve kendisine tâbi olanları ona karşı kışkırtmak istiyor ve ona uymamaları için durumunu farklı gösterip halkın kafasını karıştırmaya çalışıyorlardı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve Acibû (وَعَجِبُوا)

        İbn Fâris, atıf bağlacı "ve" ile "a-c-b" kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) çoğul fiilin birleşimidir. A-c-b kökünün sözlükte "bir şeyin alışılmışın dışında olması, sebebi gizli kalan veya idraki aşan bir durum karşısında şaşırmak, yadırgamak ve hayrete düşmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Ve acibû" (ve şaşırdılar / tuhaflarına gitti) eyleminin; müşrik aklın, kendi kabileci ve materyalist statükolarını (önceki ayetteki izzet/kibir durumunu) sarsan o ilahi müdahale karşısında yaşadıkları o devasa "epistemolojik şoku, kibri ve kabullenememe" krizini nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, aceb (a-c-b) kavramının, insanın alışkanlıklarına (âdetlerine) ters düşen ve mahiyetini kavrayamadığı bir fenomenle karşılaştığında zihninde beliren o "inkârcı hayret" hali olduğunu söyler. "Şaşırdılar" fermanı; pagan/müşrik aklın, kâinatın Yaratıcısından bir mesaj gelmesini değil, bu mesajın onların beklediği o gösterişli/meleksi formda gelmemesini "yadırgadıklarını" ve bu hayreti bir inkâr mekanizmasına çevirdiklerini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "taaccüb" (şaşırma) mefhumunu Cahiliye epistemolojisinin sığlığı olarak inceler. Müşriklerin o "şaşkınlığının" (acibû); ilahi vahyin büyüklüğünden değil, bütünüyle kendi dar, dünyevi ve kabileci vizyonlarının dışına çıkamamalarından kaynaklanan bir "zihinsel kilitlenme" olduğunu tespit eder. Hakikatin fıtrata seslenişi, kibre her zaman "tuhaf/acıb" gelir.

        En (أَنْ)

        İbn Fâris, fiilleri masdara (isim cümlesine) çeviren ve kendisinden sonraki eylemi, o "şaşkınlığın" (acibû) asıl varoluşsal sebebine ve kökenine bağlayan bağlaçtır (masdariyye edatı). Müşrik kibrinin tam olarak neye itiraz ettiğini işaretleyen dondurucu bir geçiş köprüsüdür.

        Câehum (جَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte "bir şeyin kalkıp gelmesi, bir hedefe ulaşması, varması ve bir hakikatin failin bizzat ayağına kadar getirilmesi" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi (geçmiş zaman) fiil olan "câe" (geldi) ile "hum" (onlara) zamirinin birleşimidir. "Onlara gelmesi" (câehum) eyleminin; ilahi mesajın ve uyarının uzay boşluğunda asılı kalmadığını, bizzat o şımarık aklın (müşriklerin) kendi varoluş sahasına ve idrakine "şefkatle ve kasten" ulaştırıldığını nitelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu fiili (câehum) sosyolojik bir yüzleşme olarak okur. İlahi mesajın onların uzağında (göklerde) kalmayıp doğrudan onların hayatın merkezine, Kâbe'nin dibine "gelmesi" (câe); o elitist (mütekebbir) aklın konforunu bozmuş ve onların bu "davetsiz hakikate" karşı kibirle şaşırmalarına (acibû) yol açmıştır.

        Munzirun (مُنْذِرٌ)

        İbn Fâris, "n-z-r" kökünün sözlükte "korkutmak, uyarmak, yaklaşan bir tehlikeyi önceden haber vermek ve sakındırmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babında ism-i fâil (etken sıfat) formundaki "munzirun" (bir uyarıcı / tehlikeyi haber veren elçi) kelimesinin; peygamberin sıradan bir hikâye anlatıcısı değil, o inatçı (şikâk) nesilleri bekleyen o devasa eskatolojik ve ilahi "helak/azap" faturasını onlara vaktinde bildiren sarsılmaz bir "ilahi alarm/tebliğci" makamını nitelediğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde peygamberlik (nübüvvet) misyonunun en temel direklerinden birinin "inzâr" (uyarma) olduğunu; elçinin (munzir), yaklaşan ilahi adaleti haber vererek insanı gaflet uykusundan sorumluluğa çağırdığını; müşriklerin ise uykularının bölünmesinden rahatsız olarak bu "uyarıcı" (munzir) figürünü yadırgadıklarını aktarır.

        Minhum (مِنْهُمْ)

        İbn Fâris, ayrılma ve aidiyet (bir parçası olma) bildiren "min" edatı ile "hum" (onların) zamirinin birleşimidir. "Bizzat kendi içlerinden / Kendi türlerinden" (minhum) vurgusunun; o uyarıcının yabancı bir dilden, başka bir gezegenden veya farklı bir türden (meleklerden) değil; kendi kabilelerinden, soyunu sopunu bildikleri, dillerini konuşan "içlerinden bir beşer" olmasını kilitlediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bu merkez noktasını (minhum) ontolojik bir kibir krizi olarak değerlendirir. Müşriklerin şaşkınlığının (acibû) asıl sebebi, Allah'ın mesaj göndermesi değil; bu mesajın, kendileri gibi etten kemikten olan, pazarlarda dolaşan ve sosyolojik olarak kendilerinden üstün (kral/melek) görmedikleri "kendi içlerinden biri" (minhum) vasıtasıyla iletilmesidir. Kibir (izzet), hakikati ancak erişilmez, altın kaplamalı ve efsanevi (meleksi) bir formda geldiğinde kabule yanaşır; sıradan bir "beşer" (minhum) formundaki hakikat, onların sahte gururuna ağır gelmiştir.

        Ve Kâlel (وَقَالَ)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün sözlükte "bir düşünceyi, fikri sese dönüştürmek, söz söylemek, beyan etmek ve iddia etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Atıf "ve" bağlacı ile mazi fiil "kâle" (ve dedi ki / diye iddia etti ki) eyleminin; müşrik aklın o içsel şaşkınlık (acibû) krizinden çıkarak, peygambere karşı örgütlü, sesli ve yıkıcı bir "karalama kampanyasına/saldırıya" geçişini başlatan o feci itiraz cümlesi olduğunu kaydeder.

        Kâfirûne (الْكَافِرُونَ)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün sözlükte "bir şeyin üzerini örtmek, tohumu toprağa saklayan çiftçi, nimeti inkâr etmek ve gerçeği örtbas etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fail eril çoğul formunda ve belirlilik takısıyla gelen "el-Kâfirûne" (o inkârcılar / o hakikatin üstünü kasten örtenler) isminin; o itiraz eden kitleyi "şaşkınlar" olarak değil, bilakis akıllarına yatmadığı için o gerçeğin ışığını (vahyi) kendi menfaatleri uğruna "örtbas etmeye ve karartmaya" çalışan o aktif "nankör/inkârcı cephe" olarak nitelediğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, dildeki bu tanımlamayı (el-Kâfirûn) ontolojik bir cinayet felsefesi olarak okur. "Kâfirler dediler ki..." geçişinin; onların peygambere yapacakları o çirkin iftiranın (sihirbaz/yalancı) masum bir şüpheden değil, bizzat hakikati kasten öldürmek, onun üstünü ideolojik bir çamurla örtmek (küfür) kastından doğduğunu; dolayısıyla edilen sözün bir "eleştiri" değil, evrensel bir "hakikat suikastı" olduğunu ifade eder.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, yakın işaret zamiridir (bu / işte şu kişi). "Hâzâ" kelimesinin burada saygıdeğer bir işaret değil; muhatabı (peygamberi) küçümseyen, onu itibarsızlaştırmak için "Şu adam / Bu mu?" şeklinde parmakla göstererek fıtratlarındaki o kibri (izzeti) dışa vuran tahkir (aşağılama) edatı olarak kurgulandığını belirtir.

        Sâhirun (سَاحِرٌ)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün sözlükte "bir şeyi asıl hakikatinden saptırmak, göz boyamak, aldatmak, illüzyon ve gerçeği yalanla örtmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i fâil formundaki "sâhirun" (bir büyücü / göz boyayan bir illüzyonist) kelimesinin; kâfirlerin, Kur'an'ın o devasa edebi ve teolojik ahengini, kalpleri sarsan o ontolojik ritmini (zikri) açıklamakta aciz kalınca; o ilahi mucizeyi, kendi pagan kültürlerindeki o ucuz ve hilekâr "sihir/göz boyama" kategorisine indirgeyerek metni itibarsızlaştırma iftirasını nitelediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, sihr (s-h-r) kavramının, temeli olmayan batıl bir şeyi, yaldızlı ve çekici bir ambalajla "hakikatmiş gibi" sunma sanatı olduğunu söyler. Kâfirlerin elçiye "sâhir" (büyücü) demesi; kendi batıl (putperest) düzenlerini korumak için, asıl hakikatin (vahyin) bir göz yanılması (sihir) olduğunu iddia ederek o aydınlığı kendi zihinlerinde "tersyüz etme" felsefesidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik geçişini inceler. Peygamberin "sâhir" (magician) olarak etiketlenmesinin, Antik Yakın Doğu ve İbrahimi teoloji tarihinde hakikati getiren elçilere (Hz. Musa dâhil) karşı kullanılan en klasik ve en ucuz "pagan (müşrik) savunma mekanizması" olduğunu; anlaşılamayan veya boyun eğilemeyen ilahi otoritenin, ancak "kara büyü/sihir" yaftasıyla kitlelerin gözünden düşürülmeye çalışıldığını tartışır.

        Kezzâb (كَذَّابٌ)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte "gerçeği saklamak, olanı olmamış veya olmayanı olmuş gibi göstermek, yalan söylemek ve sıdkın/hakikatin mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mübalağalı ism-i fail (abartı/yoğunluk bildiren etken sıfat) formundaki "kezzâb" (kuyruklu yalancı / mutlak sahtekâr / işi gücü yalan olan) kelimesinin; "sâhir" iftirasının üzerine eklenerek, peygamberin dürüstlüğünü ve vahyin kaynağını bütünüyle iptal etmeye çalışan o en ağır, en kaba ve en cüretkâr "karakter suikastını ve ontolojik iftirayı" nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "kizb/kezzâb" mefhumunu, Cahiliye kibrinin çaresizliği olarak inceler. Pagan aklın, kâinatın Yaratıcısından gelen o sarsılmaz mesajı (Kur'an'ı) entelektüel veya felsefi olarak çürütemeyince; en ilkel silaha sarılarak mesajı getiren elçinin bizzat şahsına "Kezzâb" (devasa bir yalancı) mührünü vurmaya kalktığını; bunun bir fikir tartışması değil, statükoyu korumak için girişilen mutlak bir "linç/inkâr" hezeyanı olduğunu tespit eder. Hakikat karşısında aciz kalan kibir, daima sahibine "Kezzâb" diyerek kendini avutur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X