كَمْ اَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ فَنَادَوْا وَلَاتَ ح۪ينَ مَنَاصٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: helak, yalancı, sihirbaz, faydasız feryat, sad 3, sad suresi, uyarıcı, sad suresi 3. ayet
-
“Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik; o sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi.”
Onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Bu âyet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, bu âyet, her kâfir ve müşrikin ölümü ve helâki sırasındaki feryadını ifade etmekte, İman etmek için Rabb'inden tekrar dünyaya döndürmesini isteyeceğini haber vermektedir. Tıpkı şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi; "Nihayet onlardan birine ölüm gelip çatınca, ‘Rabbim! Beni geri gönder de, geride bıraktığım dünyada iyi işler yapayım’ der. Hayır!”, "Rabbim! Ne olur bana azıcık daha süre tanısan!”. Ancak böyle bir feryadın, imdat çağrısının ve geciktirme isteğinin faydası yoktur, Cenâb-ı Hakk’ın haber verdiği üzere; "Ecelleri gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an ileri gidebilirler”.
İkincisi, bu âyet, inkâr etmeleri ve İnatçılıkları yüzünden helâk edilip kökü kazınan önceki bütün ümmetlere dairdir; onlar başlarına azap geldiği sırada feryat ederler, imdat çığlıkları atarlar ve iman ettiklerini söylerler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi; “Dehşetli cezamızı gördüklerinde, 'Allah’ın birliğine inandık’ derler”. Ancak Azîz ve Celîl olan Allah’ın burada haber verdiğine göre, o sırada iman etmelerinin kendilerine faydası olmaz; çünkü o kendi tercihlerine dayalı bir iman değil, azabı defetmek için yaptıkları zorunlu bir imandı. İşte Cenâb-ı Hak, onlara azap geldiğinde yaptıklarına pişman oldukları gibi, kendilerine de azabın gelebileceğini ve yaptıklarına pişman olacaklarını haber vererek Mekkeliler’i ikaz etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Ama artık zaman kurtulma zamanı değildi. Buradaki "velâte” (ولات) kelimesinin aslı "velâ” (ولا) idi, ancak “hîne” (حين) kelimesine bağlandığında "velâte” oldu. Bu kelime sanki yemin lafzı gibidir, yani, vallahi demektir. Bu, Kisâî’nin görüşüdür. Bazıları şöyle dedi: Buradaki "te” harfi "velâ" kelimesine bağlı değil, “hîne” kelimesine bağlıdır, yani "tehîne” (تحين) şeklindedir. “Hîn", "evân" ve benzeri kelimelere bazan tâ harfi ilâve edilir. Bazıları da şöyle söyledi: Bu kelime tâ ile velâte şeklindedir; kelime “tâ” ile ve vakfedilerek okunmuştur. hîne menâs (حين مناص) kelimeleri hakkında İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Keyif çatmak ve kaçmak zamanı değildir. Bazıları şöyle dedi: Yardım çağırma zamanı değildir. Buna feryat ve figan zamanı değildir anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
O sırada feryat ettiler ama artık zaman kurtulma zamanı değildi. Bazıları şöyle dedi:, yani kaçma zamanı değildir, kaçma vakti geçmiştir. “Menâs” sığınma yeri demektir. “Nâsa, yenûsu, nevsan” (ناص ينوص نوصا) fiili, sığınmak anlamına gelir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Artık zaman kurtulma zamanı değildi; yani kaçacak yer yoktur. Ebû Avsece de böyle söyledi. Ebû Ubeyde ise şöyle dedi: Kurtulma ve yardım mânasına gelir, yani kurtulacak ve yardım edilecek zaman değildir demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “Nevs” (النوص), sözü ertelemek, “bevs” (البوص) ise sözü öne almak demektir. Söylediğimiz gibi bunun asıl mânası şudur: O vakit kaçış vakti değildir, kurtuluş zamanı değildir, yardım dileme zamanı değildir. Diğer görüşler de yukarıda geçti.
Yorumu Yorumla
-
Kem (كَمْ)
İbn Fâris, bu edatın Arap dilinde soru (istifham) veya çokluk/haber (kem-i haberiyye) bildiren bir isim olduğunu belirtir. Sâd Suresi'nin bu ayetinin bağlamında "Nice / Ne kadar çok" anlamına gelerek; Allah'ın hakikati yalanlayan kâfirlere yönelik o dondurucu ve sarsıcı tarihsel uyarısını başlattığını; muhatabın (müşriklerin) zihnini, yeryüzünde kendilerinden önce yaşayıp da kibre kapılan o devasa ancak helak olmuş yığınların "sayısal çokluğuna ve istatistiksel dehşetine" kilitlediğini kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu edatı (kem) tarihsel bir teodise ve yüzleştirme vurgusu olarak okur. Müşriklerin o anki zenginliklerine ve sayısal üstünlüklerine güvenerek (önceki ayetteki 'izzet/kibir') peygambere meydan okumalarına karşı; "Nice..." (kem) fermanının o fani, kabileci güvenceleri yerle bir eden ontolojik bir balyoz olduğunu; Kur'an'ın bu "sayılamayacak kadar çok helak edilmiş toplum" kurgusuyla kibirli aklı kendi hiçliğiyle yüzleştirdiğini ifade eder.
Ehleknâ (أَهْلَكْنَا)
İbn Fâris, "h-l-k" kökünün sözlükte "bir şeyin parçalanması, varlığının kökünden ortadan kalkması, çökmesi, işlevini yitirmesi ve var olmanın (beka/hayat) mutlak zıddı" anlamlarına geldiğini tespit eder. İf'al babındaki mazi birinci çoğul şahıs fiili olan "ehleknâ" (Biz helak ettik / kökünü kazıdık / imha ettik) eyleminin; o kâinatın Yaratıcısının, sınırlarını aşan (mütekebbir) toplumlara sıradan bir ceza vermediğini, bizzat onların medeniyetlerini, mülklerini ve biyolojik varlıklarını yeryüzü sahnesinden mutlak ve sarsılmaz bir "ilahi yıkımla" (azamet/Biz vurgusuyla) sildiğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, helak (h-l-k) kavramının, bir nesnenin formunun tamamen bozularak eski haline asla dönemeyecek şekilde tahrip olması olduğunu söyler. "Helak ettik" fermanı; o kâfir yığınların (karnin) sadece ölmediğini, Allah'ın kozmik müdahalesiyle yeryüzündeki bütün izlerinin, binalarının ve onurlarının "ontolojik bir çürüme ve iflasa" uğratıldığını vurgular.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir (tasvîr-i fennî) sisteminde bu fiili (ehlâk) muazzam bir eskatolojik trajedi estetiği olarak değerlendirir. Yeryüzünde "izzet ve şikâk" (kibir ve düşmanlık) içinde kabaran o tiranlıkların, kâinatın sahibinin "ehleknâ" (Biz helak ettik) şeklindeki o tek bir kelimelik kahredici müdahalesiyle nasıl dilsiz bir harabeye ve hiçliğe gömüldüğünü; insanın doğaüstü bir ilahi irade karşısındaki o mutlak acziyetinin kusursuz bir edebi portresi olarak inceler.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, ayrılma, başlangıç ve zaman sınırı bildiren edattır. O yıkımın (helakin) hedefini, şimdiki zamandan koparıp "tarihsel derinliğe ve geçmişe" bağlayan kronolojik bir köprüdür.
Kablihim (قَبْلِهِمْ)
İbn Fâris, "k-b-l" kökünün sözlükte "bir şeye yönelmek, ön taraf, yüz yüze gelmek, sonra (ba'd) kelimesinin mutlak zıddı olarak geçmiş zaman ve önce" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zarf formundaki "kabli" kelimesi ile "him" (onların / o kâfirlerin) zamirinin birleşimidir. "Onlardan önce" (min kablihim) tamlamasının; şu an peygamberle inatlaşan (şikâk) müşriklere, kendi durumlarının tarihte bir ilk olmadığını, bizzat kendi güzergâhlarındaki o eski, çürümüş kalıntıların aynı kibrin ve aynı "geçmiş ilahi yasanın" (Sünnetullah) kurbanı olduklarını nitelediğini belirtir.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, beyaniyye (açıklama) ve tekit (pekiştirme) bildiren "den/dan" anlamındaki edattır. O "helak edilenlerin" kimler olduğunu, hangi muazzam kitlelerin o yıkıma uğradığını izah etmek üzere gelen ve cümlenin ontolojik ağırlığını artıran bağlaçtır.
Karnin (قَرْنٍ)
İbn Fâris, "k-r-n" kökünün sözlükte "bir araya gelmek, iki şeyi birbirine bağlamak, hayvan boynuzu, bir asırda yaşayan nesil, zaman dilimi ve çağ" anlamlarına geldiğini tespit eder. "Karnin" (bir nesli / bir devri / devasa bir toplumu) isminin; o helak edilen şeyin tek tük bireyler olmadığını; aynı kültürü, aynı inancı (şirki) ve aynı zaman dilimini paylaşan, yeryüzünde kök salmış o koca "medeniyetlerin, asırların ve sosyolojik kitlelerin" koptuğunu nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, karn (k-r-n) kavramının dilde, birbirine "ikran" (bağlantı/yoldaşlık) etmiş, aynı akideyi ve gücü paylaşan devasa insan kümeleri olduğunu söyler. "Nice nesilleri (karnin) helak ettik" fermanı; müşrik kibrinin, kendi döneminin süper güçleri olan o devasa asırların (A'd, Semud, Firavun) yıkılışından ontolojik bir ibret alamamasına yönelik sarsıcı bir teolojik kınamadır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimeyi (karn) sosyolojik bir örgütlülük ve kabile kibri olarak okur. Ayetin "karn" (nesil/çağ) kelimesini seçmesinin; müşrik elitlerin sahip olduğu o kurumsal asabiyetin, o kabileci "bizim çağımız, bizim düzenimiz" şeklindeki statükonun kâinat terazisinde ne kadar fani ve kırılgan olduğunu; ilahi iradenin sadece fertleri değil, kokuşmuş bir "çağı/medeniyeti" (karnı) bütünüyle yerle bir edebileceğini mühürlediğini ifade eder.
Fe (فَ)
İbn Fâris, nedensellik (sebebiyye) ve ardışıklık (takibiyye) bildiren "öyleyse, hemen ardından, sonucunda" anlamındaki bağlaçtır. İlahi azabın (helakin) o nesillerin üzerine çöktüğü an ile onların çaresizce attıkları o feci feryat arasındaki o "sıfır zaman dilimini", o kaçınılmaz ve anlık reaksiyonu işaretler.
Nâdev (نَادَوْا)
İbn Fâris, "n-d-y" kökünün sözlükte "seslenmek, nida etmek, bir mecliste toplanmak (nâdi) ve uzak bir mesafeden feryat etmek" anlamlarına geldiğini tespit eder. Mazi çoğul fiil formundaki "nâdev" (feryat ettiler / çaresizce bağrıştılar / nida ettiler) eyleminin; o güne kadar ilahi ayetleri kibre kapılıp reddeden o "nesillerin" (karnin), azap (helak) fırtınası tepelerine bindiği o salisede, bütün sahte gururlarını bir kenara atıp, dehşet içinde ve koro halinde "kurtuluş, aman ve yardım" dilenerek kâinatta yankılanan o feci çığlıklarını nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, nida (n-d-y) kavramının sıradan bir konuşma değil; boğulmakta olan, ateşe düşen veya mutlak bir felaketle yüzleşen kişinin bütün ciğerlerini yırtarcasına çıkardığı o "son, umutsuz ve en yüksek perdeden yardım çağrısı" olduğunu söyler. Azap inince "nâdev" (feryat kopardılar); ancak bu nida, bir tevbe değil, kibrin ezilmesiyle ortaya çıkan biyolojik ve ontolojik bir can havlidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu eylemi (nâdev), Cahiliye kibrinin ve insan otonomisinin mutlak iflası olarak inceler. Kendini "müstağni" (kimseye muhtaç olmayan) sanan o putperest aklın; kâinatın Yaratıcısının helak komutu karşısında putlarından veya servetinden medet umamayıp "Nida ederek (Allah'a) yalvarmalarının", insanın fani doğasının o sarsılmaz ve trajik itirafı olduğunu tespit eder. İzzet/kibir bitmiş, geriye sadece çaresiz bir nida kalmıştır.
Ve Lâte (وَلَاتَ)
İbn Fâris, atıf (veya hâl) "ve" bağlacı ile mutlak olumsuzluk edatı olan "lâ" ve dişil/mübalağa eki olan "te" harfinin birleşimidir. Dilde "leyse" (değildi / yoktur) anlamında olup, özellikle zaman zarflarıyla kullanılarak "Artık vakti geçmişti / Halbuki o an değildi / Ne çare ki iş işten geçmişti" şeklindeki o feci ve dondurucu ontolojik iptal komutunu, geri dönülemezliğin mühürünü ifade ettiğini kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, Arap gramerinde "lâte" edatının çok nadir ve spesifik bir kullanımı olduğunu; bu edatın "lâ" ve "te"den oluştuğunu, her zaman ardından bir zaman (hîne/sâate) isminin gelmesi (veya zımnen takdir edilmesi) gerektiğini inceler. Kur'an'ın bu edatı (ve lâte) kullanmasının; feryat eden (nâdev) o kitlelerin yardım taleplerinin reddedildiğini değil, "Artık bu feryadın yapılacağı zamanın ve boyutun bütünüyle ortadan kalktığını" (zamanın yırtıldığını) resmeden devasa bir belağat kurgusu olduğunu aktarır.
Hîne (حِينَ)
İbn Fâris, "h-y-n" kökünün sözlükte "belirli bir zaman dilimi, vakit, an, mühlet ve süre" anlamlarına geldiğini tespit eder. Zaman zarfı olan "hîne" (vakti / anı / zamanı) kelimesinin; o olumsuzluk edatıyla (ve lâte hîne / artık vakit o vakit değildi) birleşerek; ilahi mahkemede veya helak anında, dünyada verilen o uzun "mühletin/zamanın" artık sıfırlandığını, zamanın fani akışının o kâfirler için ebediyen durdurulduğunu nitelediğini belirtir.
Menâsın (مَنَاصٍ)
İbn Fâris, "n-v-s" kökünün sözlükte "bir şeyden geri çekilmek, hızla kaçmak, kurtulmak için sığınacak bir yer/delik aramak ve barınak bulmak" anlamlarına geldiğini tespit eder. İsm-i mekân veya masdar formundaki "menâsın" (kaçış yeri / sığınak / kurtuluş imkânı) isminin; o kâfirlerin azabı gördüklerinde fellik fellik aradıkları o "son çıkış kapısını" nitelediğini; ancak "ve lâte hîne menâs" (artık kaçış/kurtuluş vakti geçmişti) fermanıyla, kâinatta onlara sığınak olacak hiçbir noktanın (menâsın) kalmadığının, bütün kapıların üzerlerine kilitlendiğinin mühürlendiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, menâs (n-v-s) kavramının, büyük bir tehlikeden can havliyle seğirterek ve zorlanarak ulaşılan o güvenli alan (melce'/meâz) olduğunu söyler. "Artık kaçış (menâs) vakti değildi" fermanı; o inatçı (şikâk) müşriklerin kendi elleriyle ördükleri o kibir duvarlarının, helak anında onların üzerine bir zindan gibi kapandığını; insanın Yaratıcısından ancak yine Yaratıcısına sığınabileceğini, bunun dışında kâinatta hiçbir "menâs" (kaçış rotası) olmadığını ilan eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kapanışı (ve lâte hîne menâs) varoluşsal bir trajedi ve ilahi adalet terazisi olarak okur. Dünyada kendilerine sunulan o muazzam vahiy kapısını (menâs/kurtuluş) kibirle reddeden aklın; ilahi azap indiğinde çaresizce feryat etmesinin, adaletin o mutlak ve dondurucu "kısas" eylemiyle son bulduğunu; tövbenin ve feryadın fayda vereceği "vaktin" (hîn), kâfirin kendi iradesiyle yeryüzünde israf edildiğini ve ahirette (veya helak anında) bu zamanın ebediyen iptal edildiğini ifade eder. İzzet (kibir) bitmiş, feryat (nida) fayda vermemiş ve kâinatta "kaçacak delik" (menâs) kalmamıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla