صٓ وَالْقُرْاٰنِ ذِي الذِّكْرِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
“Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur'ân'a andolsun."
Hurûf-i Mukattaa
Bazıları şöyle dediler: Sâd lafzı, içinde sâd harfinin belirtildiği bu sûrenin ismidir. Nitekim “Kâf. Şanı yüce Kur’ana yemin olsun!” meâlindeki âyet de böyledir. Hurûf-i mukattaanın belirtildiği bütün sûreler böyledir. Bir şeye dilediği ismi vermek ve hangi ismi vermek istiyorsa onu vermek Allah’a ait bir haktır. Bazıları da şöyle söyledi: O ancak, şanı yüce ve mübarek olan Allah’ın isimlerinden biridir. Bazıları da, o sûrenin giriş lafzıdır dedi. Bu lafzı, hemen arkasından gelen âyetin tefsir ettiğini daha önce söylemiştik. Hurûf-i mukattaa hakkında söylenenleri daha önce çeşitli yerlerde belirttik. Bazıları ise Sâd lafzına, Kur’ânı kâfirlere arzet diye anlam verdi. Ebû Ubeyde, “sâdi” (صاد) kelimesinin “musâdât” (مصاداة) kökünden geldiğini söyler. Zeccâc şöyle dedi: (صاد القرآن) cümlesi, onlara karşı Kur’ân ile savaş, mânasına gelir. Bazıları da صادهم بالقرآن cümlesine, onlara Kur’ân ile seslen diye mâna verdi. Onlara Kur’ân ile yönel anlamı da verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları şöyle dedi: Bu bir yemin lafzıdır, Allah’ın kelâmı Kur’ân ile yemin ediyorum demektir.
Öğüt ve uyarı dolu. “Zi’z-zikr” (ذي الذكر) kelimesi, şerefli mânasına gelebilir. Cenâb-ı Hak Kur’ân’a zikir adını vermiştir, çünkü her şereflinin adı yaratılanların her meclisinde anılır. Yahut insanların lehine ve aleyhine olan, yapılması ve sakınılması gereken her şeyi kendilerine hatırlattığı için ona zikir adını vermiştir. En doğrusunu Allah bilir. Bazıları bu kelimeye beyan dolu Kur’an mânasını verdiler.
Sâd. Öğüt ve uyarı dolu Kur'ân’a andolsun. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Kur’anı kalbinden oku! Araplar şöyle derlerdi: Hayvanı tutmak zor olduğunda onunla şakalaşırsan hayvan boyun eğer ve yumuşar, işte o zaman hayvanı avladım (صيدت الدابة) denilir. Ebû Avsece şöyle dedi: Sâd, en zor harflerden biridir, burada yemine benzemektedir. Başka yerlerde kullanılan “sâdî” kelimesi susamak anlamına gelir, millet susamış gibi.
Öğüt ve uyarı dolu (ذي الذكر) ibaresi hakkında bazıları şöyle dedi; Bu lafız şerefli, yani ona uyan şerefli olur anlamına gelir. Şanlı mânasına geldiği de söylenmiştir. İçinde yapılması ve sakınılması gereken buyrukların ve daha önce geçen ümmetlere ait haberlerin belirtildiği kitap mânasına geldiği de söylenmiştir.
Kur’ânda Geçen Yemin Cümleleri
Sonra âyetlerde geçen yemin cümlesinin cevabı konusunda farklı görüşler vardır, Kisâî şöyle demiştir: Kur’an’da geçen kasem cümlesinin cevabı bazı yerlerde gizli değil açıktır, bazı yerlerde ise kapalıdır. Açık olana örnek şu İlâhî beyandır: “Hayır! Hayır! Yörüngelerinde akıp giderek doğan ve batan yıldızlara andolsun!” Bu kasem cümlesinin cevabı da şudur: “O Kur’an gerçekten değerli, bir elçinin sözüdür.” Kapalı olana örnek de Sâd âyetidir. İnsanlardan biri şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk’ın burada yemin ettiği olay şu ilâhı beyanda ifade edilmektedir: “İşte bu, yani cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi olayı bir hakikattir”. En doğrusunu Allah bilir. Ancak söz uzamış ve arada yeminin cevabı olmayan kıssalar geçmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bana göre buradaki kasemin cevabı şu İlâhî beyandır: “Onlardan önce nice nesilleri helâk ettik”. Bu, sizi de helâk ederiz mânasına gelir. Ancak yemin lafzı ile bu âyet arasına “İnkâr edenler, bu uyarıya kulak verecekleri yerde, gurura kapılmış ve muhalefete düşmüşlerdir" mealindeki ayet girmiş ve kasem lamı hazfedilmiştir. Dolayısıyla bu âyet yemin lafzına döndürülür ve söylediğimiz âyet de yeminin cevabı olur. Bu, garip, zarif ve kapalı bir cevap cümlesidir.
Yorumu Yorumla
-
Sâd (صٓ)
İbn Fâris, bu tür harflerin (hurûf-u mukattaa) standart bir etimolojik kök (masdar) üzerinden değil, Arap alfabesinin yapıtaşları olan bağımsız fonetik sesler üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirtir. Bu harflerin, kâinatın Yaratıcısı tarafından kurulan o devasa ilahi metnin, Arapların her gün kullandığı bu basit ve yalın sese/harfe dayandığını, ancak bu harflerden mucizevi bir "kelâm" inşa edildiğini niteleyen ontolojik bir başlangıç olduğunu kaydeder.
Celaleddin el-Suyuti, "Sâd" harfini tefsir geleneğindeki o muazzam çok katmanlılık içinde inceler. Bu harflerin "ilahi sırlar" olduğunu; "Sâd"ın Allah'ın isimlerinden "es-Sâdık" (doğru söyleyen) ismine, hakikate (sıdk) veya doğrudan "Sâd" (Yüzünü hakikate dön / Gerçekle yüzleş) şeklinde gizli bir emir kipine işaret edebileceğini aktarır. Harf, mananın hem örtüsü hem de anahtarıdır.
Theodor Nöldeke ve Arthur Jeffery, kelimenin (ve genel olarak mukattaa harflerinin) Batı filolojisindeki serüvenini inceler. Nöldeke bu harflerin başlangıçta sureleri derleyenlerin (sahabelerin) isimlerinin kısaltmaları (monogramlar) olabileceği tezini öne sürerken; Jeffery bu tezleri aktarmakla birlikte, erken dönem İslam toplumunda bu harflere yüklenen o derin "mistik, teolojik ve sarsıcı" litürjik (ibadetsel) işlevi vurgular. Harf, sadece bir sembol değil, kutsalın dilsel mührüdür.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın ibadetsel (litürjik) okuma kurgusunda bu harfi devasa bir "akustik sinyal ve sınır ihlali" olarak değerlendirir. Surelerin başındaki bu kesik harflerin; günlük ve sıradan Arapça konuşma dilini (profan alanı) bıçak gibi keserek, dinleyiciyi o an başlayan "kutsal, aşkın ve ilahi (sacred)" metin alanına çeken, dikkati aniden toplayan muazzam bir ritüelistik ve fonetik "çan/uyarı" işlevi gördüğünü tartışır.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu tekil harf (Sâd) kurgusunu varoluşsal ve felsefi bir eşik olarak okur. Günlük hayatta iletişim kurmak için kelimelere muhtaç olan insan aklının; aniden anlamsız gibi görünen ancak bütün manayı kendi içinde hapseden bu "saf ve yalın sese" (Sâd'a) çarpmasının, insanda yarattığı o epistemolojik şoku inceler. Bu harf bir kelime değildir, tercüme edilemez; o bizzat kâinatın Sahibinin, insan aklına indirdiği o dondurucu ve sarsılmaz "ontolojik sus/dinle" ihtarıdır.
Ve (وَ)
İbn Fâris, cümlenin başında yer alan bu harfin bir bağlaç (atıf) değil, kâinatın Yaratıcısının kendi kelâmına ve kudretine şahitlik etmesini sağlayan "vav-ı kasem" (yemin/and) edatı olduğunu belirtir. Kendisinden sonra gelen o devasa nesneyi (Kur'an'ı), sıradan bir varlık olmaktan çıkarıp, üzerine yemin edilecek kadar şerefli, sarsılmaz ve mutlak bir "teolojik mühür/tanık" makamına yükseltir.
El-Kur'âni (الْقُرْاٰنِ)
İbn Fâris, "k-r-e" kökünün sözlükte "dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, harfleri birbirine ekleyerek kıraat etmek, cem etmek ve okumak" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "el-Kur'âni" (o eşsiz Okuma / o toplayıcı Metin) isminin; kâinatın sahibinin insanlığa gönderdiği bütün o ilahi hakikatleri, emirleri ve ahlakı tek bir potada (kitapta) "toplayan ve kıyamete kadar sürekli okunacak olan" o mutlak ilahi mesajı nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an (k-r-e) kavramının, sadece yazılı bir sayfa olmadığını; Allah'ın geçmiş peygamberlere verdiği bütün vahyin (Tevrat, İncil) meyvelerini kendi içinde "cem eden/toplayan" o en kuşatıcı ve son hitap olduğunu söyler. Üzerine yemin edilmesi, onun ulaşılamaz liyakatini mühürler.
Arthur Jeffery ve Christoph Luxenberg, kelimenin monoteistik Ortadoğu dillerindeki etimolojik ve litürjik (ibadetsel) kökenini tartışır. Her iki araştırmacı da "Kur'an" kelimesinin Süryanice/Aramicedeki "Qeryana" (Kiliselerde cemaatle yüksek sesle okunan ibadet metni / Lectionary) terimiyle olan o güçlü ve tarihsel akrabalığını vurgular. Kur'an'ın sadece sessizce okunacak bir felsefe kitabı değil; kitleleri sarsmak, ibadette (namazda) yüksek sesle ve ahenkle (tertil üzere) "kıraat edilmek/okunmak" için tasarlanmış o devasa ilahi ve litürjik "Hitap/Okuma" olduğunu aktarırlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu kelimeyi Cahiliye epistemolojisinin iflası olarak inceler. Pagan Arapların söz ve bilgi kaynağı olarak kahinlerin mırıldanmalarına (seci) veya şairlerin ilhamlarına inandıklarını; kâinatın Yaratıcısının ise "Kur'an" (mutlak ve ilahi Okuma) kavramını merkeze yerleştirerek, o kokuşmuş putperest söz kültürünü yerle bir ettiğini ve insanı doğrudan "Tanrı'nın kendi şaşmaz ve apaçık Kelâmı'na" (Kur'an'a) muhatap kıldığını tespit eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin başına "yemin" edatı (vav) gelmesini ontolojik bir kendi kendini tasdik felsefesi olarak değerlendirir. "Kur'an'a andolsun ki" fermanının; ilahi metnin varlığını ispatlamak için dışarıdan, tarihten veya başka bir felsefeden şahit/delil aramadığını; bizzat kendi metninin o eşsizliğini, ahlakını ve mucizevi yapısını "en büyük delil ve yemin nesnesi" olarak kâinata sunduğunu ifade eder. Metin, kendi hakikatinin bizzat şahididir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam akaidinde "Kur'an" kavramının; Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed'e indirilen, mushaflarda yazılı olan, tevatürle nakledilen ve okunmasıyla ibadet edilen "Allah'ın mucizevi ve eşsiz kelâmı" olduğunu; bu kelimenin, ilahi iradenin yeryüzündeki o sarsılmaz ve somut tecellisini (vücudunu) mühürlediğini aktarır.
Zî (ذِي)
İbn Fâris, aidiyet ve sahiplik bildiren "zû" (sahip olan, elinde bulunduran, ehli) isminin mecrur (esreli) halidir. Sıradan bir beraberlik değil; kendisinden sonraki kelimenin (zikrin), o kitabın varoluşsal çekirdeğine, karakterine ve ontolojik yapısına "ayrılmaz bir mülkiyet ve mutlak bir vasıf" olarak kilitlendiğini niteleyen aidiyet köprüsüdür.
Râgıb el-İsfahânî, zî/zû kavramının, bir nesneye şeref, makam veya ayrılmaz bir özellik katan mutlak sahipliği ifade ettiğini söyler. Kur'an'ın "zikre sahip olması" (zî'z-zikr); onun sadece öğütler içeren bir depo değil, o öğüdün, uyarının ve şerefin bizzat ve yegâne "efendisi/sahibi" olduğunu vurgular.
Ez-Zikri (الذِّكْرِ)
İbn Fâris, "z-k-r" kökünün sözlükte "unutulan bir şeyi akla getirmek, hatırlamak, anmak, bir şeyi zihinde veya dilde canlı tutmak, öğüt, ihtar, ün, şan ve şeref" anlamlarına geldiğini tespit eder. Belirlilik takısıyla gelen "ez-Zikri" isminin; "Şeref sahibi ve Öğüt/İhtar barındıran" (zî'z-zikr) tamlamasıyla Kur'an'ı niteleyerek; bu kitabın insan fıtratına yepyeni ve yabancı bir şey dayatmadığını, bilakis insanın özünde var olan ancak nankörlükle (küfürle) unuttuğu o mutlak hakikati ona şiddetle "hatırlatan (ihtar eden)" ve ona tabi olanı ontolojik bir "şerefe/üne" ulaştıran o devasa uyarıcı frekans olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim felsefesinde "Zikr" kavramını, "Gaflet" (şuursuzluk/uyku) ve "Nisyan" (unutkanlık) kavramlarının tam felsefi diyalektiği (zıddı) olarak inceler. Cahiliye aklının kâinatın Yaratıcısına verdiği sözü unutup karanlık bir gaflet (Cehl) uykusuna daldığını; Kur'an'ın ise "Öğüt/Uyarı dolu" (zî'z-zikr) statüsüyle o putperest aklı sarsarak uyandırdığını, onu kendi varoluşsal aslına (tevhidi gerçeğe) geri döndüren o "devasa ontolojik şok ve hatırlatma" operasyonu olduğunu tespit eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu tamlamayı (zî'z-zikr) varoluşsal bir rehabilitasyon ve kimlik inşası olarak okur. "Zikr" kelimesinin hem ihtar (uyarı) hem de şeref/itibar manasına gelmesinin bir tesadüf olmadığını; Kur'an'ın o sarsıcı "uyarılarını/öğütlerini" (zikrini) dikkate alıp fıtratını uyandıran aklın, kâinattaki o en büyük "itibarı ve onuru" (zikri/şerefi) kazanacağını; uyarının bizzat şerefin kaynağı olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu kapanışı (zî'z-zikr) metnin kendi ihtişamı ve ontolojik ağırlığı olarak değerlendirir. "Şan ve ihtar sahibi Kur'an'a andolsun" fermanının; metnin muhataplarından itibar veya onay dilenmediğini; metnin kendi "şerefini ve uyarıcı ağırlığını" (zikrini) kâinatın merkezine bir balyoz gibi vurduğunu; insanın bu sarsılmaz ihtar (zikr) karşısında ya kibrinden arınıp o şerefe ortak olacağını, ya da o ihtişamın altında ezilip gideceğini (sonraki ayetlerdeki müşrik kibri gibi) belirten o devasa ve haşmetli Kur'anî manifestodur. Metin, kendi şerefiyle (zî'z-zikr) yemin ederek açılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla