قُلْ يَوْمَ الْفَتْحِ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ا۪يمَانُهُمْ وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Secde Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
28. '''Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman?’ diye soruyorlar.
29. De ki: 'İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!*'
Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman? diye soruyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah’ın (s.a.) ashabı şöyle demekteydiler: Rahat edeceğimiz ve nimetle karşılaşacağımız bir günümüz vardır ki -kıyamet gününü kastediyorlar- bu gün yaklaşmıştır. Mekkeliler demiştir ki: Bu hüküm günü ne zaman. Bu beyan, hüküm verme demektir. Eğer söylediğiniz doğru ise. Bu günün vuku bulacağına dair. Eğer yeniden dirilme ve kıyâmet günü hak ise o gün tasdik eder ve iman ederiz. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu mealdeki İlâhî beyanı indirmiştir: De ki: Ey Muhammed! Hüküm günü. Yani hüküm günü inanmaları, inkâr edenlere fayda vermeyecektir. Yeniden dirilişe inanmaları. Bu durum şu sözlerinden dolayıdır: Eğer söyledikleri yeniden diriliş hak ise o gün bunu doğrularız. Kendilerine mühlet de tanınmayacaktır. O, şöyle buyurmaktadır: Onlara azap edildiğinde bu azaba dair kendileriyle tartışılmayacaktır.
Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah’ın (s.a.) ashabı Mekke’deyken Mekke’nin kendileri tarafından fethini kendi aralarında konuşuyorlardı. Mekkeliler’den olan kimseler bunu işittiklerinde onlarla alay ediyor ve şöyle diyorlardı: İddia ettiğiniz fethiniz ne zaman? Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Bu fetih ne zaman, ey Muhammed’in ashabı! Sizin tarafınızdan fethedileceği konusunda eğer söylediğiniz doğru ise. Fakat bu görüş gerçeğe uzaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak hemen ardından şöyle buyurmaktadır: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak! Eğer bu, Mekke’nin fethi olsaydı onların inanmaları kendilerine fayda verecek ve kendilerine mühlet de tanınacaktı. Dolayısıyla bu durum âyetin Mekke’nin fethine hamledilmesinin gerçeğe uzak bir görüş olduğunu göstermektedir. İlk yorum daha uygundur, zira imanın ve mühlet vermenin kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Bu dünyada ise bunların hepsi kabul edilmektedir. Böylece ilk yorumun daha uygun olduğu oraya çıkmış oldu. Soru, kıyamet veya hüküm vermeye dairdi. Ancak rivayette bildirilen hadisenin sâbit olması başka. Buna göre Allah Mekke’nin fethini nasip ettiğinde Hz. Peygamber’i (s.a.) ve ashabını o gün oraya yerleştirdi, müşrikler ise hezimete uğradı ve Mekke’den çıktılar. Orada kalan kaldı ve Hz. Peygamber burayı emin hale getirerek herkese eman verdi. O gece Hâlid b. Velîd, yanında Ebû Katâde el-Ensârî ile birlikte yedi yüz kişiyle geceleyin girdi. Mekke’nin aşağı taraflarında gizlendiler, öyle ki harem bölgesinin ötesine geçtiler. Hz. Muhammed’in ashabıyla alay eden ve “bu bahsettiğiniz fethiniz ne zaman” diyen kimseleri orada bir dağın tepesine sığınmış halde buldular. Bu kimseler Hâlid b. Velîd’i görünce şöyle dediler: İşte Hâlid b. Velîd ve düşmanları. Onunla ötekiler arasında Câhiliye döneminde düşmanlık bulunmaktaydı. Hâlid b. Velîd onlara “Neyiniz var?” dedi. Onlar da “biz müslüman olduk” dediler. O “eğer müslüman olmuşsanız inin” dedi. Bunun üzerine onlar birbirine baktılar ve onlardan biri şöyle dedi: Bana uyun ve buradan inmeyin. Allah’a andolsun ki inerseniz kesinlikle sizi öldürür. Çünkü kesinlikle o Hâlid b. Velîd’tir ve kini onunla birliktedir. Onlar ise “bize yapacak bir şeyi yok, biz müslüman olduk” dediler ve sonrasında indiler. Hâlid b. Velîd onlara silâhla müdahale etti. Ebû Katâde ayrılarak “Burada olanlara yardımcı olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Bu durum Hz. Peygamber’e ulaştı. Bunun üzerine Ali b. Ebû Tâlib’i Hayber ganimetlerinden elde edilen mallardan diyet ödemek üzere onlara gönderdi. O da onlara diyetlerini ödedi. Hatta atların onların korkutması sebebiyle başlarına gelen korku ve askerlerin kırmış oldukları köpek tasının karşılığını dahi gönderdi. Böylece Resûlullah onların hakkı olan her şeyin diyetini ödedi. Buna göre söz konusu durum şu İlâhî beyanda bildirilmiştir: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!
Yorumu Yorumla
-
Kul (قُلْ)
Arapça "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünden türeyen bir emir fiilidir. Temel anlamı bir düşünceyi, inancı veya haberi sesli olarak dile getirmek, söylemektir.
İbn Fâris, bu kökün sözlük manasını "bir anlamı, niyeti veya iradeyi ses vasıtasıyla dışa vurmak" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece fiziksel bir konuşma eylemi olmadığını, bir iddiayı veya kesin bir hükmü beyan etmeyi kapsadığını belirtir. Ayetteki "De ki" (Kul) emri, peygamberin kendi şahsi fikrini değil, inkarcıların bir önceki ayetteki alaycı sorularına ("Bu fetih ne zaman?") karşı ilahi otoritenin verdiği nihai ve sarsılmaz cevabın aktarıcısı olduğunu gösterir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın polemik ve litürjik metinleri bağlamında bu emir kipini inceler. "Kul" (De ki) hitabı, Kur'an'ın edebi formunda karşı tarafın argümanını çürüten, tartışmayı bitiren ve ilahi mahkemenin kararını muhatapların yüzüne kesin bir bildiri (deklerasyon) olarak okuyan dramatik ve retorik bir geçiş (shift) aracıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim yapısında bu emrin ontolojik işlevini analiz eder. Peygamber, mutlak ve aşkın (transandantal) olan Yaratıcı ile dünyevi muhataplar (inkarcılar) arasında duran bir elçidir. Bu kelime, vahyin kaynağının beşeri olmadığını ve söylenecek sözün evrensel bir eskatolojik yasa olduğunu sabitler.
Yevme (يَوْمَ)
Arapça "y-v-m" (ye, vav, mim) kökünden gelen zaman zarfıdır. Gün, belirli bir zaman dilimi veya büyük olayların gerçekleştiği çağ/devir anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kelimenin sadece Güneş'in doğuşu ve batışı arasındaki süreyi değil, olayların tahakkuk ettiği, idrak edilen herhangi bir zaman aralığını ve süreyi ifade eden genel bir zaman ölçüsü olduğunu belirtir.
Theodor Nöldeke, Sami dillerindeki ve Ortadoğu metinlerindeki "Gün" (Yevm/Yom) konseptini inceler. Ayetteki kullanımıyla bu kelimenin kronolojik bir 24 saati değil, "Yevmü'r-Rab" (Rabbin Günü) konseptiyle örtüşen; ilahi adaletin tecelli edeceği, kozmik düzenin değişeceği o büyük eskatolojik dönüm noktasını ifade ettiğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, konuyu zamanın ontolojisi üzerinden analiz eder. İnkarcıların "Ne zaman?" (metâ) şeklindeki kronolojik takvim sorusuna, Kur'an "Fethin gerçekleştiği gün" (yevmel fethi) şeklinde ontolojik bir zaman tanımıyla cevap verir. İlahi yargı, insanın saatleriyle ölçülmez; o "gün", kendi başına bir hakikat anı, zamanın dünyevi akışının durduğu mutlak bir yüzleşme boyutudur.
el-Fethi (الْفَتْحِ)
Arapça "f-t-h" (fe, te, ha) kökünden türeyen bir masdar-isimdir. Açmak, kapalı olanı aralamak, hüküm vermek ve iki taraf arasındaki ihtilafı kesin bir karara bağlamak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "kapalılığı gidermek, kilitli olanı açmak ve engelleri kaldırmak" olarak tanımlar. Adaletin tesis edilerek haklı ile haksızın birbirinden ayrılması ve davanın çözülmesine de (düğümün açılması) bu kökten hareketle "feth" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "feth" kavramını maddi ve manevi (hukuki) olarak ayırır. Bu ayetteki "Fetih Günü" tamlaması, fiziksel bir şehrin veya kalenin ele geçirilmesinden ziyade; inananlar ile inkar edenler arasındaki uzun teolojik mücadelenin, Allah'ın mutlak ve adil hükmüyle sonlandırılması, ilahi mahkeme kapılarının açılarak hakikatin ifşa edilmesi (kıyamet/hüküm) anlamına gelir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerine işaret eder. Aramice ve Süryanicedeki "p-t-h" kökünün dini ve hukuki metinlerde "bir davayı açmak, nihai kararı duyurarak meseleyi sonuca bağlamak" anlamında kullanıldığını; Kur'an'ın bu köklü Ortadoğu hukuki-teolojik terminolojisini eskatolojik bir yargılama günü (Yevmü'l-Fasl/Yevmü'l-Feth) konsepti olarak Arapçaya taşıdığını belirtir.
Gabriel Said Reynolds, "Feth" kelimesini apokaliptik edebiyat çerçevesinde okur. Dönemin metinlerinde "açılış/feth", gök kapılarının ilahi adalet için açıldığı, iyilerin haklı çıkarılıp (vindication) kötülerin cezalandırıldığı o büyük ayrışma gününü sembolize eder. İnkarcıların alay ederek istedikleri o "feth", geldiğinde onlar için kapıların tamamen kapandığı mutlak bir felaket olacaktır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin sosyo-psikolojik gerilimi içinde tarihselci bir yaklaşımla analiz eder. Müşrikler, peygamberin tehditlerine karşı ampirik ve acil bir "sonuç/hüküm" (fetih) istemektedirler. Kur'an, onların bu dünyevi beklentisine, o fethin (kıyametin/helakin) geldiği an, artık hiçbir tövbenin işe yaramayacağı o büyük eskatolojik yıkımı hatırlatarak sarsıcı bir karşılık verir.
Yenfeu (يَنْفَعُ)
Arapça "n-f-a" (nun, fe, ayn) kökünden türeyen, başında "lâ" olumsuzluk edatı (lâ yenfeu) bulunan muzari bir fiildir. Fayda vermek, yarar sağlamak, bir zararı defetmek ve işe yaramak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasını "bir şeye ulaşan iyilik, yarar ve zararın/kötülüğün (darr) zıddı olan koruyucu fayda" olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramının, kişinin dünyevi veya uhrevi durumunu iyileştiren, ona değer katan ve onu azaptan koruyan her türlü eylem ve durum için kullanıldığını belirtir. Ayetteki olumsuz kullanım (fayda vermez), ahiret gününde eylemlerin ontolojik değerini kaybettiği, dünyevi kuralların (son anda fikir değiştirerek kurtulma gibi) artık işlemediği o kesin kopuş anını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde inancın (imanın) faydacı/kurtarıcı fonksiyonunu bu kelime üzerinden analiz eder. İnkarcılar, ilahi azabı veya kıyameti (fethi) bizzat gözleriyle gördüklerinde "iman" ederek kendilerine "fayda" sağlayacak (kurtaracak) pragmatik bir hamle yapmak isteyeceklerdir. Ancak Kur'an, ahiret boyutunda bu tür zorunlu ve geç kalınmış bir inanç beyanının (imanın) ontolojik olarak geçersiz ve "faydasız" olduğunu ilan ederek, iman eyleminin ancak dünyadaki "gayb" (görmeden inanma) şartında bir değer (nef') taşıdığını vurgular.
Keferû (كَفَرُوا)
Arapça "k-f-r" (kef, fe, ra) kökünden türeyen mazi bir fiildir. Örtmek, gizlemek, gerçeği inkar etmek ve nankörlük yapmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin üzerini örtmek, görünmesini engellemek ve onu dış dünyadan yalıtmak" olarak açıklar. Çiftçilerin tohumu toprağa gömmesine bu yüzden "küfr" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi epistemolojik ve teolojik bir bağlamda tanımlar. "Keferû" (inkar ettiler) eylemi, sadece bilgisizlikten (cehaletten) kaynaklanan pasif bir durum değil; kalpteki inanç tohumunun veya akla sunulan ilahi hakikatlerin/ayetlerin üzerini kişinin kendi iradesiyle, inatla ve bilinçli olarak örtmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam inanç diyalektiğinde bu kelimenin yerini özetler. Ayetteki "ellezîne keferû" (inkar edenler/hakikatin üzerini örtenler) kalıbı, dünyadayken peygamberle "bu fetih ne zaman?" diye alay eden zihniyetin değişmez vasfıdır. Onlar, gerçeği arayan şüpheciler değil, hakikati kasten örten aktif inkarcılardır.
İmânühüm (إِيمَانُهُمْ)
Arapça "e-m-n" (hemze, mim, nun) kökünden if'âl babında türeyen masdar (iman) ve ona bitişen "hüm" (onların) zamirinden oluşur. Güvenmek, tasdik etmek, kalbin sükûnet bulması ve inanmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasını "korkunun, endişenin ve şüphenin zıddı olarak kalbin mutlak bir sükûnet ve huzur içine girmesi" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" kavramını kişinin kendi özgür iradesiyle ve akli melekeleriyle gerçeği tasdik edip ona boyun eğmesi olarak açıklar. Ayetteki "onların (o günkü) imanı" tamlaması trajik bir çelişki barındırır. Kıyamet veya helak anında (Fetih Günü) duyularla algılanan dehşet karşısında oluşan inanç, kalbin huzur ve hür iradeyle bulduğu bir "iman" değil, korkunun dayattığı zorunlu bir reflekstir. Bu yüzden o "iman", geçersizdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, inancın epistemolojik değerini bu kavram üzerinden analiz eder. İman, insan bilincinin "gayb" (görünmeyen) alemiyle kurduğu güvene dayalı bir köprüdür. "Feth" (açılış/hüküm) günü geldiğinde, gayb alemi tamamen açığa çıkıp "şehadet" (görünen) alemine dönüştüğü için, "inanmak" eyleminin felsefi ve ahlaki zemini çöker. Görünene inanılmaz, o sadece bilinir. Dolayısıyla o günkü "iman", varoluşsal bir değer taşımaz ve onlara "fayda" sağlamaz.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi insanın ontolojik zamanı üzerinden okur. İman, dünyevi zamanın (mühletin) içinde yeşerebilen bir ahlaki eylemdir. Zamanın sona erdiği, perdenin kalktığı Fetih Günü'nde edilen iman, "vakti geçmiş" bir eylemdir. İnkarcıların o gün sergileyecekleri inanç gösterisi, hakikati sevmelerinden değil, azaptan kaçma telaşındandır.
Yunzarûn (يُنْظَرُونَ)
Arapça "n-z-r" (nun, zı, ra) kökünden if'âl babında edilgen (meçhul) muzari fiildir. Başında olumsuzluk edatı (lâ yunzarûn) bulunur. Kendilerine bakılmamak, süre/mühlet verilmemek, ertelenmemek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Birincisi "gözle veya zihinle bir şeye bakmak, onu müşahede etmek", ikincisi ise "bir işin sonucunu beklemek, ertelemek ve zaman tanımak (mühlet vermek)".
Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" kavramının Allah'a nispet edildiğinde, günahkâr kula tövbe etmesi, aklını başına toplaması ve kendini düzeltmesi için ilahi merhamet gereği "zaman/fırsat (mühlet) tanınması" olduğunu açıklar. Edilgen ve olumsuz formu (lâ yunzarûn), bu ilahi kredinin tamamen tükendiğini, yargı anında (Feth) merhametli erteleme yasasının iptal edildiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve ahlak felsefesinde bu kelimeyi analiz eder. Allah'ın dünyadaki "hilm" (acele etmeme/cezayı erteleme) sıfatı, insana ahlaki bir seçim alanı bırakır (mühlet verir). İnkarcıların "fetih ne zaman?" diye alay etmelerinin sebebi, bu ilahi ertelemeyi (inzâr) Allah'ın acziyeti veya dinin yalan olması şeklinde yanlış okumalarıdır. Hüküm Günü geldiğinde ise bu ontolojik esneklik (süre) ortadan kalkar; eylem ile sonuç arasındaki o koruyucu zaman aralığı (mühlet) sıfırlanır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik sarsıcılığına dikkat çeker. "Mühlet verilmezler" (lâ yunzarûn) ifadesi, ayetin kapanışında mutlak bir çaresizlik tablosu çizer. İnkarcıların iman etmek veya kaçmak için bırakın bir günü, bir saniyelik "bekleme süresi" (nazar/inzâr) bile alamayacakları; o kozmik fethin, insan iradesini donduran ve zamanı bitiren ani, keskin ve tavizsiz bir tecelli olduğu muazzam bir belagatle vurgulanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla