اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَسُوقُ الْمَٓاءَ اِلَى الْاَرْضِ الْجُرُزِ فَنُخْرِجُ بِه۪ زَرْعاً تَأْكُلُ مِنْهُ اَنْعَامُهُمْ وَاَنْفُسُهُمْۜ اَفَلَا يُبْصِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Secde Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: secde suresi 27. ayet, hayat, çorak toprak, secde 27, yağmur, ekin, secde suresi, arz, nimet
-
Görmediler mi ki biz, kupkuru yerlere suyu ulaştırıyoruz da onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yediği ekini çıkarıyoruz. Hâlâ ibret gözüyle bakmayacaklar mı?
Görmediler mi ki biz, kupkuru yerlere suyu ulaştırıyoruz da onunla gerek hayvanlarının gerekse kendilerinin yediği ekini çıkarıyoruz. Bu âyet onların yeniden dirilişi inkâr etmelerine karşı delil olarak bildirilmiştir. Önceki âyet ise inkâr etmeleri sebebiyle başlarına gelecek azabı inkâr etmeleri ve peygamberlere muhalefette bulunmalarından dolayı bildirilmiştir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak bir tür ölü olan kupkuru toprağa suyu ulaştırıp onun canlanmasına kadir olan varlığın, ölümden sonra sizin yeniden diriltilmenize de güç yetirebileceğini hatırlatmaktadır. Zira ölü ve kupkuru toprağın canlandırılmasındaki olağanüstülük ve kudret, inkâr ettikleri dirilişten daha çok olağanüstü değilse de daha az olağanüstü değildir. Dolayısıyla ölülerin diriltilmesine güç yetirmeyi nasıl inkâr edersiniz. Halbuki bunun benzerini ve daha fazlasını görmektesiniz. Kupkuru yer. Ebû Avsece şöyle demiştir: Bu, bitkinin bulunmadığı yerdir. “Eradûne ecrâzün” ve “erdun ecrâzün” şeklinde kullanılır. Yine İbn Kuteybe şöyle demiştir: Kupkuru yer. Bitkinin bulunmadığı kuru yer demektir. Bu kelimenin çoğulu “ecrâz” şeklinde gelir. Eğer yıllar kurak geçerse “sinûne ecrâz” denilir. Bazıları şöyle demiştir: Kupkuru yer. Bitki örtüsünü yiyip bitirdiği yer. Yani bitkinin orada yandığı yer. Eğer bir kadın kısırsa “imraetün cerzâ” denilir. Veya buna benzer bir ifade kullanılır.
Yediği. Yani su sayesinde kupkuru topraktan çıktığını bildirdiği ekinden yediği. Hayvanlarının ve kendilerinin yediği. Hala ibret gözüyle bakmayacaklar mı? O’nun sizin için ve hizmetinize sunulan hayvanlar için belirtilen gıdaları çıkarmasındaki kudretine. Veya Cenâb-ı Hak nimetlerini bildirip şöyle buyurmaktadır: O’nun nimetlerine bakmaz mısınız? Nasıl olur da inkâr ediyor, başkasına tapıyor ve başkasına şükrediyorsunuz. Hz. Ömer’in (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Kupkuru yer, hiçbir bitkinin bulunmadığı yerdir.
Yorumu Yorumla
-
Yerav (يَرَوْا)
Arapça "r-e-y" (ra, hemze, ye) kökünden türeyen, başında soru ve olumsuzluk edatı (e-ve-lem: hâlâ görmediler mi?) bulunan muzari bir fiildir. Görmek, bakmak, müşahede etmek ve zihnen idrak etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasını "bir nesneyi gözle müşahede etmek veya kalple/zihinle kavramak" olarak belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" (görme) kavramını fiziksel gözlem ve zihinsel kavrayış olarak ikiye ayırır. Ayetin başındaki bu fiil, tabiatta her an tekrarlanan yağmur ve bitki döngüsünü alelade bir doğa olayı olarak seyretmekten ziyade, bu fiziksel olaydan ontolojik bir hakikate (dirilişe) dair aklî bir sonuç çıkarma çabasına (istidlâl) işaret eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik işlevine dikkat çeker. İstifham-ı takrirî (onaylatma sorusu) formunda gelen bu fiil, muhatabı pasif bir dinleyici olmaktan çıkarıp, onu her gün bizzat şahit olduğu tabiat kitabını okumaya ve kendi gözlemlerinden teolojik bir gerçeklik üretmeye zorlayan aktif bir hitap stratejisidir.
Nesûku (نَسُوقُ)
Arapça "s-v-k" (sin, vav, kaf) kökünden türeyen birinci çoğul şahıs muzari fiildir. Sürmek, sevk etmek, bir şeyi arkasından iterek hedefine doğru yönlendirmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir canlıyı veya nesneyi, kendi isteğiyle veya zorla, arkasından iterek belirli bir istikamete doğru hareket ettirmek" olarak açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, sevk etme eyleminin bilinçli bir yönlendirmeyi içerdiğini belirtir. Suyun (bulutların) sevk edilmesi, doğadaki meteorolojik olayların başıboş ve tesadüfi rüzgarlarla değil, yeryüzünün neresinde suya ihtiyaç varsa oraya doğru yöneltilen ince bir ilahi planlama ve "tedbir" ile gerçekleştiğini gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik doğa tasavvurunda bu fiili analiz eder. Allah, evreni yaratıp kendi haline bırakan (deist) bir tanrı değil; rüzgarları, bulutları ve suyu bizzat "süren", her an doğanın işleyişine müdahil olan aktif bir yaratıcıdır. "Nesûku" (biz sevk ederiz/süreriz) şeklindeki azamet çoğulu, doğa yasalarının arkasındaki mutlak ilahi faaliyeti gözler önüne serer.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiziksel sevk eyleminin sembolik boyutuna değinir. Suyun ölü toprağa sürülmesi, ilahi rahmetin ve hidayetin manen kurumuş ve çoraklaşmış kalplere doğru gönderilmesinin kozmik bir metaforudur.
el-Mâe (الْمَاءَ)
Arapça "m-v-h" (mim, vav, he) kökünden dönüşmüş bir isimdir. Su, sıvı, canlılık kaynağı anlamlarındadır.
İbn Fâris, kelimenin dildeki en temel sıvı formunu, yeryüzünün ve biyolojik yapının yegâne yaşam kaynağını ifade ettiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenlerini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "maya" veya "mya" kelimeleriyle ortaklığına dikkat çeker. Antik Yakın Doğu'daki tüm yaratılış ve diriliş teolojilerinde "su"yun, ölümden hayata geçişi sağlayan ilahi bir vasıta olarak kodlandığını ve Kur'an'ın bu ortak sembolizmi kullandığını belirtir.
Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın litürjik (dini ayin) metinlerindeki yağmur ve su motiflerini inceler. Kur'an'da suyun (el-mâe) gökten indirilmesi/sevk edilmesi, sadece bir doğa tasviri değil; Allah'ın inayetinin, bağışlayıcılığının ve ahiretteki yeniden yaratılışının (resurrection) en güçlü, ampirik ve evrensel kanıtı olarak sunulan bir teolojik argümandır.
el-Ard (إِلَى الْأَرْضِ)
Arapça "e-r-d" (elif, ra, dad) kökünden gelir. Yeryüzü, toprak, zemin ve üzerinde yaşanılan mekân anlamlarındadır.
İbn Fâris, kök anlamını "insanların ve canlıların ayak bastığı, aşağıda ve dipte bulunan her türlü mekân veya zemin" olarak açıklar.
Dücane Cündioğlu, yeryüzünün Kur'an ontolojisindeki ikili doğasını bu ayet bağlamında felsefi olarak analiz eder. "Ard" (toprak), bir yandan ölümü, çürümeyi ve yutuculuğu (kabri) temsil ederken; diğer yandan içine düşen suyu (rahmeti) aldığında dirilişi, doğumu ve sonsuz potansiyeli temsil eden anaç bir varlıktır. Toprak, insan bedeninin hem ölüm serüvenini hem de yeniden diriliş imkânını kendi tabiatında barındırır.
el-Cüruz (الْجُرُزِ)
Arapça "c-r-z" (cim, ra, ze) kökünden türeyen bir sıfattır. Üzerindeki tüm bitki örtüsü kesilmiş, yenilip bitirilmiş, çorak, kupkuru ve ölü toprak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasını "bir şeyi kökünden kesip atmak, bir yiyeceği hızla tüketip geriye hiçbir şey bırakmamak" olarak tanımlar. Kuraklık veya çekirge sürüleri tarafından üzerindeki tüm yeşilliği "tüketilmiş, kesilmiş", adeta ölüm sessizliğine bürünmüş topraklara "cüruz" denilir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece susuz kalmış sıradan bir toprağı değil; yaşama dair hiçbir belirtisi kalmamış, umut kesilmiş ve tamamen ölü hale gelmiş bir zemini ifade ettiğini belirtir. Dirilişin büyüklüğünü göstermek için toprağın bu en umutsuz (cüruz) hali özellikle seçilmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe "ihyâ-i mevât" (ölü toprağın diriltilmesi) kavramını bu kelime üzerinden açıklar. İnkarcıların "çürümüş kemikler nasıl dirilecek?" itirazına karşı Kur'an'ın sunduğu en net aklî delil, gözlerinin önünde her yıl gerçekleşen bu diriliştir. Tamamen ölmüş olan "cüruz" toprağın suyla aniden canlanması, çürümüş bedenin ahirette ilahi kudretle canlanmasının mikrokosmik bir provasıdır.
Nuhricu (فَنُخْرِجُ)
Arapça "h-r-c" (hı, ra, cim) kökünden if'âl babında türeyen birinci çoğul şahıs muzari fiildir. Çıkarmak, dışarı vurmak, ortaya dökmek ve meydana getirmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin içinde bulunduğu kapalı alandan veya örtülü durumdan dışarıya doğru yönelmesi, hareket etmesi" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ihraç" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde, potansiyel halde veya yoklukta (gaybda) bulunan bir varlığın fiiliyata (şehadet alemine) dökülmesi, görünür kılınması olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diriliş (ba's) semantiğinde bu kelimenin kritik bir role sahip olduğunu analiz eder. Bitkilerin toprağın karanlığından ve ölü halinden "çıkarılması" (ihraç) ile ahiret gününde insanların kabirlerinden "çıkarılması" aynı kelime köküyle ve aynı ontolojik yasayla ifade edilir. Tohumun toprağı yararak güneşe çıkması, insanın kabri yararak mahşere çıkmasının ampirik bir kanıtıdır.
Zer'an (زَرْعًا)
Arapça "z-r-a" (ze, ra, ayn) kökünden türeyen bir isimdir. Ekin, tohum, bitki, mahsul ve yeşillik anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "tohumu toprağa atmak, yetiştirmek ve ekinin büyümesi, çoğalması" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zer'" kavramı ile "hars" (ekim yapma) kavramını birbirinden ayırır. İnsan sadece toprağı sürer ve tohumu atar (hars); ancak o tohumu çatlatıp içinden hayat fışkırtan, onu bir ekine/bitkiye (zer') dönüştüren yalnızca Allah'tır. Ayette ekinin (zer'an) ilahi bir eylem olan "çıkarmaya" (nuhricu) bağlanması bu teolojik ayrımı gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamının sosyo-ekonomik gerçekliğindeki değerine dikkat çeker. Hicaz bölgesi gibi son derece kurak, tarımın (zer') ve suyun altın değerinde olduğu çöl ikliminde yaşayan Müşrik Araplar için kupkuru bir topraktan ekin çıkması, sadece teolojik bir argüman değil; doğrudan hayatta kalmayı sağlayan, mucizevi ve en çok ihtiyaç duyulan ilahi bir lütuftur. Kur'an, muhatapların bu yaşamsal hassasiyetini dirilişin delili olarak kullanır.
Te'külu (تَأْكُلُ)
Arapça "e-k-l" (elif, kef, lam) kökünden türeyen muzari bir fiildir. Yemek, tüketmek, beslenmek ve çiğneyip yutmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün temel manasını "bir bedenin veya nesnenin, başka bir şeyi tüketerek ondan eksiltmesi ve onu kendi varlığına katması" olarak açıklar.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki belagat işlevini inceler. İlahi merhamet sadece ekini "çıkarmakla" kalmaz; bu ekinin, dünya hayatındaki tüm biyolojik varlıkların hayatta kalması için bir beslenme eylemine (te'külu) dönüştürülmesini sağlar. Fiilin muzari (geniş zaman) kalıbında gelmesi, bu beslenme ve yaşam döngüsünün yeryüzünde her an, kesintisiz bir şekilde ilahi rezzaklık (rızık vericilik) vasfıyla devam ettiğini vurgular.
En'âmuhüm (أَنْعَامُهُمْ)
Arapça "n-a-m" (nun, ayn, mim) kökünden gelen "ne'am" kelimesinin çoğulu ve onlara ait olan "hüm" zamirinden oluşur. Deve, sığır ve koyun gibi otlayan hayvanlar, ehli binek ve besi hayvanları anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "yumuşaklık, rahatlık, kolaylık, refah ve hayat şartlarının iyi olması" şeklinde açıklar. "Nimet" kelimesi de aynı köktendir. Bu hayvanlara "en'âm" denilmesinin sebebi, insanların yükünü taşımaları, etiyle, sütüyle ve yünüyle onlara büyük bir konfor, zenginlik ve rahatlık (nimet) sağlamalarıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın şükür ahlakında bu kelimeyi değerlendirir. Evcil hayvanlar sadece biyolojik türler değil, Allah'ın insanlığın emrine ve istifadesine sunduğu canlı "nimetler"dir. Onların da topraktan çıkan rızıkla beslenmesi, evrendeki ekolojik denge ve merhamet zincirinin ilahi bir tasarımı olduğunu gösterir.
Enfüsühüm (وَأَنْفُسُهُمْ)
Arapça "n-f-s" (nun, fe, sin) kökünden gelen "nefs" kelimesinin çoğulu ve onlara ait "hüm" zamirinden oluşur. Kendileri, nefisleri, canları ve öz varlıkları anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün temelini "canlılığın, hareketin ve varoluşun merkezi olan nefes, soluk ve kan" olarak tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada insanın biyolojik varlığını ve bedenini ifade ettiğini belirtir. Topraktan çıkan ekinle (zer') önce hayvanların, ardından "kendilerinin" (insanların) beslenmesinin yan yana zikredilmesi, insanın da tıpkı diğer canlılar gibi toprağa ve ilahi rızka mutlak muhtaç olan (fakr) biyolojik bir acziyet içinde olduğunu, büyüklenmesinin (istikbar) yersizliğini ortaya koyar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal konumunu bu sıralama üzerinden analiz eder. Hayvanların insandan önce zikredilmesi (hayvanları ve kendileri yer), insanın tüketim hiyerarşisinde doğaya olan bağımlılığını gösterir. İnsan, topraktan çıkan otu yiyen hayvanın sağladığı nimetle (veya doğrudan o bitkiyle) nefsinin (canının/bedeninin) hayatiyetini sürdürebilen, kökleri yeryüzüne (ard) sıkıca bağlı fani bir bedendir.
Yubsırûn (يُبْصِرُونَ)
Arapça "b-s-r" (be, sad, ra) kökünden türeyen, başında soru ve olumsuzluk edatı (e-fe-lâ: hâlâ... değil mi?) bulunan muzari bir fiildir. Görmek, basiretle kavramak, eşyanın ardındaki hakikati idrak etmek ve körlükten kurtulmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyi açıklığa kavuşturmak, dış dünyadaki nesneleri göz yoluyla birbirinden ayırmak ve gerçeği örtülerinden sıyırarak netleştirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "basar" (görme) kavramı ile sıradan bir bakma eylemi arasındaki uçuruma dikkat çeker. Basar, sadece maddi gözle değil, kalp gözüyle (basiret) bakarak fiziki bir olaydan teolojik bir kesinliğe ulaşmaktır. Ayetin başında "yerav" (görmezler mi?) fiiliyle başlayan süreç, en sonda "yubsırûn" (basiretle kavramazlar mı?) fiiliyle tamamlanarak, fiziksel gözlemden zihinsel uyanışa doğru bir yükselişi hedefler.
Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutunu analiz eder. Kur'an'ın bu kapanış sorusu (efelâ yubsırûn), insanın akli melekelerini zorlayan varoluşsal bir meydan okumadır. İnkarcılar ölü toprağın canlanışını biyolojik olarak her yıl "görürler"; ancak sorun optik bir körlük değil, ontolojik bir körlüktür. Bu ekinin arkasındaki ilahi kudreti (faili) ve bu tabiat olayının ahiretteki dirilişe dair fısıldadığı o büyük hakikati "görememeleri" (basiretsizlik), Kur'an'ın eleştirdiği asıl trajedidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla