Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 25. Ayet

    اِنَّ رَبَّكَ هُوَ يَفْصِلُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ ف۪يمَا كَانُوا ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne rabbeke huve yafsilu beynehum yevme-lkiyâmeti fîmâ kânû fîhi yaḣtelifûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Muhakkak ki Rabb’in, ihtilaf edip durdukları meselelerde kıyâmet günü onların arasında hükmünü verecektir”

      Muhakkak ki Rabb’in, ihtilaf edip durdukları meselelerde kıyâmet günü onların arasında hükmünü verecektir. Din ve mezhep müntesiplerinin tümü, dinleri ve mezheplerinin farklılığına karşın Allah katından inen ve Allah’ın insanlara benimsemelerini emrettiği dinin bir olduğunda görüş birliği içerisindedirler. Fakat her bir din müntesibi kendi dininin Allah’ın dini olduğunu, kendisinin benimsediği esasların Allah’ın emrettiği buyruklar olduğunu ve diğerlerinin, Allah’ın benimsenmesini emrettiği dininin dışında kalan geçersiz dinler olduğunu iddia etmektedir. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman ‘Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti’ derler”. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onların arasında hüküm vereceğini ve onlara karşı delil olmak üzere bu dünya hayatında benimsemelerini emretmiş olduğu dini açıklayacağını bildirmiştir. Yoksa zaten Allah, benimsemelerini emretmiş olduğu dini, delillerle ve âyetlerle açıklayıp ortaya koymuştur. Onlar da bunu bilip öğrenmişlerdir. Fakat onlar büyüklenmiş, inat edip, bunu gizlemişler ve insanları ve kendilerine uyanları aldatmışlardır. Böylece Cenâb-ı Hak bu dünyada gizlemiş oldukları ve âhirete dair yaptıkları aldatmaları açıklamaktadır. Onlar için durum bu dünyada ortaya çıkmış ve ayan beyan olmuşsa da Cenab-ı Hak onlara karşı inatçılıklarını ve büyüklenmelerini ortaya çıkarmaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, bu açıklama âyetin yorumu olmaya uygundur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbeke (رَبَّكَ)

        Arapça "r-b-b" (ra, be, be) kökünden türeyen bir isim ve ona bitişen "ke" (senin) zamirinden oluşur. Sahip, efendi, terbiye eden, ıslah eden ve yöneten anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyi düzeltmek, ona malik olmak, koruyup gözetmek ve onu kemale erdirene kadar aşama aşama ilgilenmek" olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının mutlak otorite ve terbiye edicilik vasfına dikkat çeker. Bu ayetteki bağlamında kelime, sadece yaratıp bırakan bir gücü değil; yarattığı kullarının dünyadaki ihtilaflarını gözlemleyen ve zamanı geldiğinde onlar üzerinde nihai, adil ve mutlak hükmü (fasl) verecek olan yegâne hâkimi temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik iletişim modelinde "Rabb" kelimesinin bu eskatolojik (ahirete dair) sahnedeki kullanımını analiz eder. Dünyadayken peygamberlere ve vahye karşı inatla tartışan grupların (ihtilaf edenlerin), ahirette hiçbir söz haklarının kalmayarak mutlak sessizlik içinde "Rabb"in yargısına boyun eğeceklerini, bu kelimenin Yaratıcı ile yaratılan (Abd) arasındaki ontolojik ve yargısal uçurumu simgelediğini belirtir.

        Yefsılu (يَفْصِلُ)

        Arapça "f-s-l" (fe, sad, lam) kökünden türeyen muzari bir fiildir. İki şeyi birbirinden ayırmak, sınır çizmek, aradaki bağı kesmek ve kesin hüküm vermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasını "bir bütünü parçalara ayırmak, iki nesne veya durum arasına bir engel/sınır koyarak onların birbirine karışmasını önlemek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "fasl" kavramını teolojik ve hukuki bağlamda ele alır. Ona göre bu eylem, hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir çizgiyle ayırmaktır. Ayetteki "hüküm verir" (yefsılu) eylemi, dünyadaki fikri ve inançsal karmaşanın, ilahi mahkemede adalet kılıcıyla kesilip netleştirilmesini ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam kelamındaki "Faslü'l-Hitâb" (kesin hüküm/söz) kavramıyla ilişkisini inceler. Kıyamet gününde Allah'ın "Fâsıl" (hüküm veren/ayrıştıran) sıfatıyla tecelli etmesinin, dünyadaki hiçbir mahkemenin veya beşeri aklın çözemediği derin teolojik ihtilafları mutlak adaletiyle sonuca bağlaması olduğunu klasik tefsirlere dayanarak aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal arayışında bu kelimenin epistemolojik işlevini analiz eder. Dünyevi hayat, doğruların ve yanlışların iç içe geçtiği, herkesin kendi inancını mutlak doğru saydığı görece bir "karışıklık" (müteşabih) alanıdır. Ahiretteki "yefsılu" (ayrıştırma) eylemi, bu göreceliğin sona ererek mutlak hakikatin berrak ve çıplak bir şekilde ortaya çıkmasıdır.

        Beynehüm (بَيْنَهُمْ)

        Arapça "b-y-n" (be, ye, nun) kökünden gelen zarf ve ona bitişen "hüm" (onların) zamirinden oluşur. Arasında, ortasında, ayrılık ve açıklık anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "iki şey arasındaki mesafe, ayrılık ve bir şeyin açığa çıkıp netleşmesi (beyan)" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziki mesafeler için kullanıldığı gibi, insanların inanç ve fikirlerindeki uçurumları ifade etmek için de kullanıldığını açıklar. Ayette, ihtilaf eden grupların "aralarındaki" (beynehüm) kopukluğun ve düşmanlığın, ilahi bir müdahaleyle yargılanması kastedilmiştir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin semantik kökenindeki "ayrılık" (beyn) ve "açıklama" (beyan) ilişkisini felsefi olarak okur. İnsanların dünyadaki inançsal ayrılıkları ve gruplaşmaları (beynehüm), ahiretteki ilahi hüküm (fasl) sayesinde tamamen "beyan" edilecek, yani kimin haklı kimin haksız olduğu şüphe götürmez bir açıklıkla ortaya konacaktır.

        Yevme (يَوْمَ)

        Arapça "y-v-m" (ye, vav, mim) kökünden gelen zaman zarfıdır. Gün, vakit, belirli bir zaman dilimi veya çağ/devir anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kelimenin sadece sabahtan akşama kadar olan dünyevi süreyi değil, olayların tahakkuk ettiği, idrak edilen herhangi bir zaman aralığını ve süreyi ifade eden genel bir zaman ölçüsü olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ dini retoriğinde ve Mekke dönemi surelerinde "Yevm" (Gün) kavramının kullanımını inceler. Özellikle "Yevmü'l-Kıyame" (Kıyamet Günü) veya "Yevmü'l-Fasl" (Hüküm/Ayrışma Günü) gibi tamlamaların, muhatapları günlük rehavetten uyandıran, onları acil bir ahlaki seçime zorlayan ve yaklaşan ilahi mahkemeyi zihinlerde canlandıran sarsıcı bir eskatolojik litürji (ayin/uyarı) öğesi olduğunu analiz eder.

        el-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        Arapça "k-v-m" (kaf, vav, mim) kökünden türeyen bir masdar-isimdir. Ayağa kalkmak, doğrulmak, dikilmek, durmak ve bir işi üstlenmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir canlının veya nesnenin düz bir şekilde yukarıya doğru yükselmesi, sabit ve kararlı bir şekilde durması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kıyamet" kelimesinin ahiret bağlamındaki kullanımını; insanların ölümlerinin ardından kabirlerinden kalkarak, hesap vermek üzere Rablerinin huzurunda mutlak bir boyun eğişle "dikilmeleri/ayakta durmaları" (kıyam) durumu olarak tanımlar.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik tarihini Sami dil ailesinde arar. Arapça kökene sahip olmakla birlikte, bu kelimenin dini ve eskatolojik (diriliş) bağlamında kullanılmasının, Süryanicedeki "kyamta" (ölülerin dirilişi) kelimesiyle doğrudan bir metinlerarası paralellik taşıdığını; Kur'an'ın bu ortak Ortadoğu teolojik terminolojisini kendi tevhid ve adalet ekseninde yeniden şekillendirdiğini savunur.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ'ın apokaliptik (kıyamet) edebiyatı çerçevesinde kelimeyi okur. Hristiyan ve Yahudi metinlerindeki "anastasis/resurrection" (diriliş ve ayağa kalkma) motifinin Kur'an'daki anahtarı olan bu kelimenin, dünyadaki adaletsizliklerin ve ihtilafların mutlak surette çözüleceği nihai kozmik mahkemeyi temsil ettiğini belirtir.

        Yahtelifûn (يَخْتَلِفُونَ)

        Arapça "h-l-f" (hı, lam, fe) kökünden ifti'âl babında türeyen muzari bir fiildir. İhtilaf etmek, ters düşmek, anlaşmazlığa varmak, birbirinin peşinden gitmek ve karşıt olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyin diğerinin arkasından gelmesi, onun yerine geçmesi veya bir konuda ona tamamen zıt/ters bir konum alması" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihtilaf" kavramını insanların inançta, fikirde, sözde veya eylemde birbirine ters düşmeleri, hakikatten uzaklaşarak farklı yönlere (mezheplere/fırkalara) savrulmaları olarak tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç diyalektiğinde "ihtilaf" eylemini ontolojik bir parçalanma olarak analiz eder. Ona göre bu kelime, insanların saf bir hakikati arama çabasındaki masum fikir ayrılıklarını değil; peygamberlerin getirdiği mutlak tevhid bilgisi karşısında, kasten ve inatla parçalanma, hiziplere ayrılma ve kendi heveslerini dinleştirme sapkınlığını ifade eder. İlahi hüküm (fasl), işte bu bencilce üretilmiş teolojik kaosu sonlandıracaktır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik ve teolojik çatışmaları zemininde tarihselci bir yaklaşımla okur. Ayetteki "ihtilaf edip durdukları şeyler" vurgusu, Mekke dönemindeki Müşriklerin inanç karmaşasını ve aynı zamanda Ehl-i Kitap (Yahudi ve Hristiyan) gruplarının Hz. İsa, peygamberlik, ahiret gibi konularda birbirlerini tekfir etmelerini (dışlamalarını) kapsar. Kur'an, bu kördüğüm haline gelmiş yorucu teolojik tartışmaların çözümünü Yaratıcı'nın ahiretteki mutlak mahkemesine havale ederek muhataplarına varoluşsal bir sükûnet ve uyarı sunar.

        Yorum

        İşleniyor...
        X