Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 17. Ayet

    فَلَا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَٓا اُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ اَعْيُنٍۚ جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ ta’lemu nefsun mâ uḣfiye lehum min kurrati a’yunin cezâen bimâ kânû ya’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez.”

      Onlar için ne mutluluklar saklandığını hiç kimse bilemez. Resûlullah’ın (s.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Rabb’iniz buyurdu ki: Salih kullarım için hiçbir gözün görmediği hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın aklına gelmeyen nimetler hazırladım”. Bu ruhun bir fiilidir, o sadece hissedip, gördüğü ve müşahede ettiği nesnelerin benzerlerini bilir. Akla gelince onun görmediği, algılamadığı ve benzerini müşahede etmediği nesneleri de bilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ta'lemu (تَعْلَمُ)

        Arapça "a-l-m" (ayn, lam, mim) kökünden türeyen, "lâ" olumsuzluk edatı almış (fela ta'lemu) muzari bir fiildir. Bilmek, tanımak, idrak etmek ve bir şeyin hakikatine vakıf olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyi diğerinden ayıran iz ve nişan (alamet)" olduğunu belirtir. Bilgi, nesneler arasındaki farkı ve her birinin kendine has mahiyetini ayırt edebilme yetisidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının bir şeyi olduğu haliyle kavramak olduğunu ifade eder. Ayetteki "bilmez" (lâ ta'lemu) ifadesi, insan aklının ve hayal gücünün, ahiretteki ödüllerin mahiyetini ve büyüklüğünü dünyevi tecrübe ve kavramlarla kuşatmasının imkansızlığını (aşkınlığını) vurgular.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın epistemolojik sınırları içinde analiz eder. İnsan bilgisi (ilm), duyular ve akılla sınırlıdır. Ayet, inananlara hazırlanan ödüllerin "ğayb" (duyu dışı) alanına ait olduğunu, dolayısıyla dünyadaki hiçbir zihnin bu ödülleri tam olarak canlandıramayacağını veya "bilemeyeceğini" ontolojik bir bariyer olarak ortaya koyar.

        Uhfiye (أُخْفِيَ)

        Arapça "h-f-y" (ha, fe, ye) kökünden if'âl babında edilgen (meçhul) mazi bir fiildir. Gizlemek, saklamak, örtmek ve görünmez kılmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyi duyulardan veya bilgiden uzak tutmak, onu bir örtü altına almak" olarak açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, bu gizleme eyleminin Allah'a nispet edilmesini (meçhul formda olsa da), ödüllerin değerini ve sürpriz niteliğini artırmak için kullanılan bir yöntem olarak değerlendirir. "Uhfiye" (gizlendi) fiili, verilecek olanın sıradan bir şey olmadığını, ancak özel bir zamanda ve mekanda (cennette) açığa çıkarılacak büyük bir sır/hazine olduğunu sembolize eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimeyi semiyotik bir derinlikle analiz eder. Gizlenen şey (mesfûr), bilinen dünyadaki tüm göstergelerin (signifiers) dışındadır. Ayet, anlamın dünyada "örtülü" (gizli) kalmasının, ahiretteki "açığa çıkış" (tecelli) anındaki şiddeti ve sevinci maksimize ettiğini belirtir.

        Kurrati A'yunin (قُرَّةِ أَعْيُنٍ)

        Arapça "k-r-r" (kaf, ra, ra) kökünden gelen "kurra" kelimesi ile "a-y-n" (ayn, ye, nun) kökünden gelen "a'yun" (gözler) kelimelerinin tamlamasından oluşur. Göz aydınlığı, sevinç, huzur ve mutluluk kaynağı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, "k-r-r" kökünün iki temel anlamı olduğunu belirtir: Biri soğukluk (kürre), diğeri ise yerleşmek ve sabit olmak (karar). Araplar sevinçten dolayı dökülen yaşın soğuk, üzüntüden dökülenin ise sıcak olduğuna inandıkları için, "gözün soğuması" (kurratu ayn) tabiri en derin ve saf mutluluğu ifade eden bir deyim haline gelmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu tabiri "gözün başka bir şeye bakmaya ihtiyaç duymayacak kadar bir nesne veya durum üzerinde sabitlenmesi ve onunla tatmin olması" (istikrar) olarak açıklar. Cennet ödüllerinin "göz aydınlığı" olarak tanımlanması, onların insanın tüm arzularını nihai olarak dindirecek ve ruhu tam bir doyuma ulaştıracak nitelikte olduğunu gösterir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), tabirin edebi ve psikolojik etkisini inceler. Göz, ruhun dünyaya açılan penceresidir. "Göz aydınlığı", sadece görsel bir zevki değil, kalbin en derin köşelerine kadar nüfuz eden bir esenlik ve müjde halini ifade eder. Kur'an, dünyadaki en yoğun insani sevinci anlatan bu deyimi, ahiretteki tasavvur edilemez mutluluğu insani dile yaklaştırmak için kullanmıştır.

        Cezâen (جَزَاءً)

        Arapça "c-z-y" (cim, ze, ye) kökünden türeyen bir masdar-isimdir. Karşılık, ödül, ceza ve yapılan bir işin tam bedeli anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin yerini tutan, onu karşılayan ve ona yeterli gelen bedel" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının hem iyi hem de kötü eylemlerin sonucu için kullanılabileceğini, ancak genellikle yapılan eylemle birebir uyumlu ve dengeli (mivfak) bir karşılığı ifade ettiğini belirtir. Ayetteki kullanımı, müminlerin dünyadaki sabır ve ibadetlerinin ilahi adalet terazisindeki mutlak ve güzel karşılığıdır.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın etik yapısındaki "karşılıklılık" ilkesi üzerinden analiz eder. Allah ile insan arasındaki ilişki, sadece buyruk ve itaat değil; insanın her bir kasti eyleminin (amel) evrende bir karşılığı (cezâ) olduğu gerçeği üzerine kuruludur.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        Arapça "a-m-l" (ayn, mim, lam) kökünden türeyen, ikinci çoğul şahıs muzari fiildir. Bilinçli ve kasti olarak bir eylemi işlemek, yapmak anlamındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir niyet ve amaç doğrultusunda süreklilik arz eden işler yapmak" olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cennetteki eşsiz ödüllerin (gizlenen göz aydınlıklarının), doğrudan "yapmakta olduklarınız sebebiyle" (bimâ küntüm ta'melûn) ifadesine bağlanmasına dikkat çeker. Bu, İslam'ın "iman-amel" bütünlüğünü vurgular; gizlenen o büyük ödül, tesadüfi bir bağış değil, dünyadaki iradi ve ihlaslı amellerin ilahi bir hikmetle ödüllendirilmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ta'melûn" fiilinin muzari (geniş zaman) kalıbında gelmesinin, bu ödüllerin tek bir iyiliğe değil, hayat boyu süren bir karakter ve eylem bütünlüğüne (salih amellere) verildiğine işaret ettiğini dilbilimsel olarak analiz eder.

        Fela (فَلَا)

        Arapça "fa" (takip ve sebep edatı) ile "lâ" (olumsuzluk edatı) harflerinden oluşur. "Öyleyse hayır, asla, artık... değil" gibi anlamlara gelerek bir önceki beyanı bir sonrakine bağlar veya kesin bir reddiye bildirir.

        İbn Fâris, "fa" harfinin bir işin sonucunu veya bir sonraki aşamaya geçişi simgelediğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "fela" kullanımının, müminlerin geceleyin yaptıkları o fedakarlıkların (16. ayet) sonucunda, ödülün büyüklüğünü ve idrak edilemezliğini haber veren güçlü bir giriş ve geçiş edatı olduğunu analiz eder. Bu edat, yapılan amellerle (gece ibadeti, infak) hazırlanan ödül (göz aydınlığı) arasındaki sarsılmaz bağın altını çizer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X