وَلَوْ تَرٰٓى اِذِ الْمُجْرِمُونَ نَاكِسُوا رُؤُ۫سِهِمْ عِنْدَ رَبِّهِمْۜ رَبَّـنَٓا اَبْصَرْنَا وَسَمِعْنَا فَارْجِعْنَا نَعْمَلْ صَـالِحاً اِنَّا مُوقِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Secde Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: suçlular, secde suresi 12. ayet, secde suresi, secde 12, yakini iman, pişmanlık, rab, salih
-
“O günahkârları Rab’lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde şöyle derlerken bir görsen: Rabb’imiz! Gördük ve işittik; bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık!”
O günahkârları Rab’lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen. En doğrusunu Allah bilir ya, O, şöyle buyurmaktadır: Ey Muhammed! Günahkârların, bu dünyada inkâr etmeleri ve sana karşı kötülüklerinden ötürü o gün başlarına gelecek azabı ve ne kadar sıkıntılı ve aşağılık bir halde olacaklarını görsen, başlarına gelen azabın ve sıkıntıların büyüklüğünden dolayı onlara acır ve kötülüklerinin karşılığını almalarını tebliğ ederken kendini zorlamazdın. Rab’lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde. Yaptıkları sebebiyle duydukları pişmanlık ve üzüntüden dolayı. Bu âyetin yorumu buna benzer mânalara göre yapılır. Yoksa âyetin zâhirinde o günahkârları Rab’lerinin huzurunda başlarını önlerine eğmiş halde bir görsen İlâhî beyanının cevap cümlesi yoktur. Dolayısıyla bunun cevabı belirtmiş olduğumuz husus veya benzeridir. En doğrusunu Allah bilir.
Rabb’imiz! Gördük ve işittik. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Gördük. Müşahade ederek kesin kanıtlarla gördük. Daha önce dünyada deliller aracılığıyla görüyorduk. İşittik. Yani kabul ettik ve icabet ettik. Bizi geri gönder. Dünyaya ve imtihana. Rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık! İkinci mâna şudur: Rabb’imiz! Gördük. Peygamberlerin doğruluklarını gördük; dünyada onların bize vâdettikleri cennete ve tehdit ettikleri cehenneme kesin olarak inandık. İşittik. Açık bir şekilde ve kesin olarak inanma mânasında işittik. Bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım, artık kesin olarak inandık! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Terâ (تَرَى)
Arapça "r-e-y" (ra, hemze, ye) kökünden türeyen muzari bir fiildir. Görmek, bakmak, fark etmek ve zihnen idrak etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir nesneyi gözle müşahede etmek veya kalple/zihinle kavramak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, görme eylemini fiziksel ve basirete dayalı (zihinsel) olmak üzere ikiye ayırır. Ayetteki "görsen/göreceksin" şeklindeki kullanımın, henüz gerçekleşmemiş eskatolojik (ahirete dair) bir sahnenin mutlak gerçekliğini ve kesinliğini vurgulamak için şimdiki/geniş zaman kipiyle kurgulandığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki işlevini retorik bir sahneleme (tasvir) sanatı olarak analiz eder. Gelecekte yaşanacak dehşetli bir anın, muhatabın (Peygamberin veya dinleyicinin) gözü önünde canlı bir tablo gibi sunulması, ilahi hitabın psikolojik etkiyi artırmak için kullandığı dramatik bir belagat aracıdır.
el-Mucrimûn (الْمُجْرِمُونَ)
Arapça "c-r-m" (cim, ra, mim) kökünden if'âl babında türeyen ism-i failin çoğuludur. Suçlular, günahkârlar, sınırı aşanlar ve hakikatten kopanlar anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının "kesmek, koparmak ve ayırmak" olduğunu ifade eder. Meyveyi dalından koparmaya bu fiil kullanılır. Mecazi olarak kişinin kendini dürüstlükten, ilahi hidayetten ve hakikatten "kesip ayırması" eylemi cürüm/suç olarak isimlendirilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "cürm" kavramını ilahi sınırlara tecavüz etmek ve işlenen ağır günahlar sebebiyle ilahi rahmet bağını koparmak olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sahasında bu kelimeyi "iman" ve "itaat"in zıddı olan aktif bir isyan ve başkaldırı hali olarak inceler. Ona göre "mucrim", zayıflığından dolayı hata yapan pasif bir günahkâr değil; ilahi ahdi bilinçli olarak kesip atan, vahye karşı kibirle direnen ve yaratıcısına karşı ontolojik bir haddi aşma suçu işleyen kişidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam kelamındaki büyük günah (kebîre) tartışmaları bağlamında bu kelimeyi ele alır. Kur'an'daki kullanımının genellikle inkârı, şirki ve peygamberlere karşı organize bir düşmanlığı barındıran mutlak kâfirlik durumuyla eş anlamlı veya ona çok yakın bir bağlamda kullanıldığını klasik tefsirlere dayanarak aktarır.
Nâkisû (نَاكِسُوا)
Arapça "n-k-s" (nun, kef, sin) kökünden türeyen ism-i fail çoğuludur. Başını öne eğmek, ters çevirmek, tepetaklak olmak ve aşağıya sarkıtmak anlamlarındadır.
İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyin üst kısmını alta, alt kısmını üste getirmek, onu ters yüz etmek ve devirmek" olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel bir boyun büküşü anlattığını; ancak bu duruşun sıradan bir hareket değil, dünyada kibirlenerek hakikate sırt çeviren insanın, ilahi mahkemede yaşadığı mutlak zillet, pişmanlık ve çaresizlik halinin bedensel dışavurumu olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi semiyotik ve psikolojik bir zıtlık üzerinden okur. Dünyadayken hakikat karşısında "müstekbir" (kibirli, boynu dik) olan inkârcıların, ilahi huzurda fiziksel olarak başlarını öne eğmeleri (nükûs), ontolojik bir tersine çevrilmedir. İnsanın dünyevi, sahte ve kof kibrinin, mutlak otorite karşısındaki mecburi ve trajik çöküşünü simgeler.
Ruûsihim (رُءُوسِهِمْ)
Arapça "r-e-s" (ra, hemze, sin) kökünden gelen "re's" kelimesinin çoğulu ve onlara ait aidiyet zamirinden oluşur. Başlar, kafalar, zirveler ve önderler anlamlarına gelir.
İbn Fâris, her nesnenin en üst, en yüce ve en belirgin kısmına bu ismin verildiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tarihselci bir yaklaşımla başın insanın şerefini, kimliğini, kabilevi gururunu ve bireysel kibrini temsil ettiğine dikkat çeker. Suçluların "başlarını" öne eğmesi, sadece bedensel bir refleks değil, Mekke müşriklerinin dünyadayken çok övündükleri o sosyolojik gururlarının ve asalet iddialarının ilahi otorite karşısında tamamen sıfırlanması ve ezilmesidir.
Ebsarnâ (أَبْصَرْنَا)
Arapça "b-s-r" (be, sad, ra) kökünden if'âl babında mazi fiildir. Gördük, idrak ettik, gözümüz açıldı ve hakikati net bir şekilde kavradık demektir.
İbn Fâris, bir şeyin üzerindeki örtünün kalkarak onun aydınlığa kavuşması ve varlığının netleşmesi olarak kökü tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, dünyada kalpleri ve basiretleri kör olan bu kişilerin, ahirette maddi ve manevi tüm perdelerin kalkmasıyla mutlak gerçeği çıplak gözle (basar) gördüklerini çaresizce itiraf etmeleri olarak açıklar.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin ahiret sahnesindeki kullanımını epistemolojik bir trajedi olarak inceler. Dünyevi hayatta ilahi ayetleri ve dirilişin kanıtlarını inatla görmezden gelenlerin, iş işten geçtikten sonra hakikate uyanmaları, onların inkârının bir bilgi eksikliğinden değil, iradi ve psikolojik bir körlükten kaynaklandığını ispatlayan varoluşsal bir itiraftır.
Semi'nâ (سَمِعْنَا)
Arapça "s-m-a" (sin, mim, ayn) kökünden mazi fiildir. İşittik, dinledik, anladık ve gerçeği kabul ettik anlamlarına gelir.
İbn Fâris, sesi kulakla idrak etmenin yanı sıra, duyulan şeye zihnen icabet etmeyi ve onu tasdik etmeyi de barındıran bir kök olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, suçluların ilahi huzurdaki "gördük ve işittik" feryadının, dünyadayken peygamberlere karşı takındıkları "kalplerimiz kapalı, kulaklarımızda ağırlık var" alaycı tavrının tam zıddı olduğuna dikkat çeker. Ahiret boyutu, insanın fiziksel ve ruhsal tüm algı kapılarının, kendi iradesi dışında mutlak hakikate zorunlu olarak açıldığı ontolojik bir yüzleşme alanıdır.
Ferci'nâ (فَارْجِعْنَا)
Arapça "r-c-a" (ra, cim, ayn) kökünden türeyen, fa edatı almış bir emir fiilidir. Bizi geri döndür, bizi geldiğimiz yere geri gönder anlamındadır.
İbn Fâris, bir şeyin önceki haline, terk ettiği duruma veya ilk başladığı menzile geri dönmesi (avdet etmesi) olarak kökü tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, ahiret sahnesindeki bu talebin, suçluların imtihan yeri olan dünya hayatına yeniden dönme ve kaybettikleri fırsatı telafi etme arzusu olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, zamanın tek yönlü ve geri döndürülemez (irreversible) doğası üzerinden bu talebi analiz eder. İnsan, fani dünyada heba ettiği zamanı ebedi alemde telafi etmek ister; ancak ilahi yasada "rücu" (dönüş) daima dünyadan Allah'a doğrudur. Ahiretten dünya hayatına geriye doğru bir ontolojik bükülme ve dönüş imkânsızdır; bu çaresiz emir kipi, insanın varoluşsal iflasının beyanıdır.
Sâlihan (صَالِحًا)
Arapça "s-l-h" (sad, lam, ha) kökünden türeyen ism-i failin nasb (üstün) halidir. İyi, düzgün, bozgunculuğun (fesadın) zıddı olan, ıslah edici iş ve eylem demektir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının yozlaşmanın, bozulmanın ve yıkımın tam karşıtı olan uyum, nizam, doğruluk ve fayda üretmek olduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsinde, bedeninde ve dış dünyasında dengeyi, adaleti ve ilahi rızayı sağlayan her türlü doğru, güzel ve yararlı eylemin bu kapsama girdiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, İslam ahlak felsefesinin kalbi olarak bu kelimeyi değerlendirir. Suçluların dünyaya dönüp sadece "iman etmek" değil de "salih amel işlemek" istemeleri, imanın soyut ve teorik bir bilgi yığını olmadığını; ancak dünyevi eylemle, pratik bir iyilikle (amel-i salih) inşa edildiğinde bir değer kazandığının ahiret boyutundaki mecburi ve acı idrakidir.
Mûkınûn (مُوقِنُونَ)
Arapça "y-k-n" (ye, kaf, nun) kökünden türeyen if'âl babında ism-i fail çoğuludur. Kesin olarak inananlar, şüphelerinden tamamen arınmış olanlar demektir.
İbn Fâris, cehaletin, zannın ve şüphenin tamamen ortadan kalkarak bilginin kalpte sabit, sarsılmaz ve berrak bir hale gelmesini ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bilginin ve inancın ulaşılabilecek en üst derecesi olduğunu; aklın, kalbin ve duyuların hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak şekilde gerçeğe tam bir teslimiyet hali olduğunu açıklar.
Toshihiko Izutsu, "yakin" kavramını Kur'an'ın inanç diyalektiği içinde ontolojik bir ironi olarak okur. Dünyadayken dirilişe dair şüphe (rayb) ve inkâr içinde yaşayanların, ahirette gerçeği gözleriyle görünce "mûkınûn" (kesin inançlılar) seviyesine ulaşmaları trajik bir geç kalmışlıktır. Çünkü Kur'an sisteminde "yakin", ancak görmeden (ğayba) ve akıl-kalp iradesiyle iman edildiğinde ahlaki bir değer taşır. Hesap gününde her şeyin aşikâr olmasıyla doğan kesinlik inanç değil, fiziksel bir dayatmadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam kelamındaki epistemolojik kategorilere (ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn, hakka'l-yakîn) atıf yapar. Ayetteki mücrimlerin, dünyada aklî delillerle (ilmel yakin) reddettikleri ahiret hakikatini, mahşer yerinde bizzat yaşayarak ve çıplak gözle görerek "aynel/hakkel yakin" derecesinde idrak ettiklerini, ancak mühlet bittiği için bu kesin inancın kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını tefsir geleneği ekseninde aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla