Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 7. Ayet

    اَلَّـذ۪ٓي اَحْسَنَ كُلَّ شَيْءٍ خَلَقَهُ وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżî ahsene kulle şey-in ḣalekah(u)(s) vebedee ḣalka-l-insâni min tîn(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır”

      Allah Her Şeyi Güzel Yaratmıştır

      O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Halekahû hem cezimli hem de harekeli okunmuştur. Her ikisi de dilsel bir kullanımdır. O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır meâlindeki İlâhî beyanın iki mânaya gelmesi muhtemeldir: Bunlardan biri şudur: O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani her şeyi nasıl yaratacağını bilmektedir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Cenâb-ı Hak hiç kimsenin öğretmesi veya hiç kimsenin yardımı olmaksızın nasıl yaratacağını bilmektedir. Bu dünyada ise bir öğretici veya bir yardım edici olmaksızın hiç kimse bir şeyi üretmeye güç yetiremez. Cenâb-ı Hak güç ve kudretleri bulunmadığı için insanların yeniden dirilişi inkâr ederken Allah’ın kudret ve kuvvetini kendi kudret ve güçleriyle takdir etmeleri dolayısıyla bilgisiz ve akılsız olduklarını haber vermiştir. O şöyle buyurmaktadır: Allah’ın ilmini kendi bilginizle mukayese etmediğiniz gibi O’nun kudretini kendi güç ve kudretinizle mukayese etmeyin. Zira O, öğretici olmaksızın zatından dolayı bilir. Fakat siz bir öğretici olmaksızın bilemezsiniz. Buna göre O, zatıyla kâdirdir. Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Fakat siz başka bir varlık veya bir sebep olmaksızın güç yetiremezsiniz. Buna ilişkin başka bir yorum da mümkündür. O da şudur. O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani yaratmış olduğu bütün varlıklara kendi yararlarına ve zararlarına olan eylemleri, emir ve yasakları öğretmiştir.

      İkinci yorum şudur: O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. O her şeyi en mükemmel ve en sağlam şekilde yaratmıştır. Yine bu açıklama iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah insanın faydasına olan konularda ve her nesnedeki düzenleme, ayırım, toplama ve şekil vermeyi sağlam ve mükemmel yaratmıştır. İkincisi şudur: O, güzel yapmıştır. Yani sağlam ve mükemmel yapmıştır. Yarattığı her şeyi. Allah’ın birliği ve ulûhiyetine şahitlik etmekte. Yani O, yarattığı her şeye birliğine delil olacak şekilde birliğinin ve rubûbiyetinin izlerini yerleştirmiştir.

      Bazıları şöyle demiştir; O yarattığı her şeyi güzel yapmıştır. Yani O, insanları hayvan gibi ve onların suretlerinde yaratmamıştır. Hayvanları da insan yaratılışında varetmemiştir. Katâde şöyle der: O’nun yaratmış olduğu her şey güzeldir. Öyle ki O, yaratmasında nasıl yaratacağını bilmektedir. Bu, bizim belirtmiş olduğumuz yoruma yakındır.

      “Halkahû” (هْقَلخ) şeklinde cezimli okumada -en doğrusunu Allah bilir ya- cümlenin mânası şöyle olur: Yani her şeyin yaratılışını güzel yapmıştır. “Halekahû” (هَقَلخ) şeklinde harekeli okumada mâna şöyle olur: Yani O, yaptığı ve yarattığı her şeyi güzel yapmıştır.

      Bu âyette Mûtezile için düşük bir istidlal yönü bulunmaktadır. Onlar şöyle demektedir: Allah yarattığı her şeyi güzel yaptığını bildirmiştir. Oysa âlemlerin Rabb’ini inkâr etme ve O’na hakaret etme ve benzeri fiillerin hepsi kötü ve çirkindir. Bu, söz konusu durumları O’nun yaratmadığını ve O’nun bunların yaratıcısı olmadığını göstermektedir.

      Onlara şöyle denir: Kardeşleriniz olan zındıklar size karşı çıkıyor ve diyorlar ki: Domuz gibi necis olanlar, zararlı ve acı veren tüm yırtıcı hayvanlar ve tüm pislikler kötüdür. Dolayısıyla bunları Allah yaratmaz. Onların bu husustaki sözlerini ve sorusunu ne ile reddedeceksiniz? İlkinde inkâr ve hakaret etme ile bütün kötü fiillerin, kötü, zararlı ve acı verici olmasından ötürü, Allah’ın yaratmasıyla meydana gelmediğini iddia ederseniz, söyledikleri sözlerde ve Allah’ın dışında bir yaratıcının varlığına ilişkin iddialarında zındıkların görüşünü kabul etmeniz gerekir. Çünkü belirtilen söz konusu durumlar da kötü, zararlı ve acı vericidir. Yine onlara şöyle denir: Allah Teâlâ şeytanı asılsız bir varlık olarak nitelemiştir. Dolayısıyla şeytanı O yaratmamıştır. Çünkü O, gökleri, yeri ve ikisinin arasındaki her şeyi boş yere yaratmadığını bildirmiştir. Yine onlara şöyle denir: Biz deriz ki: Kâfirin inkâr fiilini kötü olarak yaratmıştır; kötü fiillerle küfür fiilini kötü ve küfürbâz kimsede kötü olarak yaratmıştır. O, söz konusu kimsenin fiilini nasıl ise öylece ve bildiği şekilde yaratmıştır. Kötü olan bir fiili kötü olarak yaratmakta herhangi bir kusur yoktur. Bu, inkârı nasılsa öylece kötü olarak bilen kimsenin durumu gibidir. Bütün kötülükler de böyledir. Buna göre mahiyeti itibariyle kötü olan bir fiili kötü olarak yaratmak bir kusur değildir. Şöyle ki kötü bir şeyi gerçekte olduğu hal üzere kötü olarak bilme yükümlülüğünde de herhangi bir kusur bulunmamaktadır. Bu, eğer âyetin yorumu onların benimsediği görüşe göre ise böyledir. Fakat eğer güzel yapmıştır meâlindeki İlâhî beyanından bizim belirttiğimiz mâna anlaşılırsa -yani bildi veya öğretti mânasına gelirse- bu durumda onların belirtmiş olduğu hiçbir açıklama bu âyetin kapsamına girmez. En doğrusunu Allah bilir. İlk başta insanı çamurdan yaratmıştır. Âlimlerin çoğu burada Hz. Âdem’in kastedildiğini söylemiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ahsene (أحسن)

        Arapça "h-s-n" (ha, sin, nun) kökünden if'âl babında türeyen bir fiildir. Temel anlamı bir şeyi güzel yapmak, iyileştirmek, mükemmelleştirmek ve estetik bir forma sokmaktır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin çirkinlik ve eksikliğin zıddı olan "güzellik, uygunluk ve iyilik" olduğunu belirtir. Bu kelimenin sadece görsel bir estetiği değil, aynı zamanda işlevsel bir mükemmelliği ve tamlığı da ifade ettiğini vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "husn" kavramını akla, kalbe ve duyulara hitap eden, insanda hoşnutluk uyandıran her türlü güzellik olarak tanımlar. Ayette Allah'ın yaratma eylemine (haleka) bitişik olarak kullanıldığında, yaratılan her nesnenin kendi varoluş gayesine, doğasına ve işlevine en uygun, en kusursuz ve en estetik biçimde tasarlanıp var edildiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sahasında bu kelimeyi etik ve ontolojik boyutlarıyla inceler. Toshihiko Izutsu'ya göre bu ayetteki kullanımı salt ahlaki bir iyilikten ziyade ontolojik bir güzelliktir. Allah'ın yarattığı her şey, ilahi bir tasarıma ve amaca uygun olduğu için özünde "hasen"dir (güzel/iyi). Kötülük veya çirkinlik ise yaratılışın özünde değil, sonradan ortaya çıkan bozulmalarda aranmalıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam düşüncesindeki teolojik ve estetik yansımalarını değerlendirir. Yaratılıştaki "ahsene" vasfının, evrendeki nizamın, ölçünün ve ahengin ilahi bir kanıtı olduğunu; her varlığın kendi potansiyelinin zirvesinde, eksiksiz bir donanımla varlık sahnesine çıkarılmasını ifade ettiğini aktarır.

        Şey' (شيء)

        Arapça "ş-y-e" (şın, ye, hemze) kökünden türemiştir. Temel anlamı dilemek, istemek ve irade etmektir (meşiet). İsim formuyla "var olan, hakkında bilgi verilebilen nesne, mevcudiyet" anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin meydana gelmesini istemek" olarak tanımlar. Kelimenin nesneler için kullanılması, varlıkların ancak bir irade (ilahi meşiet) sonucu ortaya çıkabilmesiyle bağlantılıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şey" kelimesinin dildeki en genel ve en kapsamlı varlık kategorisi olduğunu belirtir. Varlığı bilinebilen, hakkında konuşulabilen ve zihnen tasavvur edilebilen her mevcudun bu isimle anıldığını açıklar. Ayette "küllü şey'in" (her şey) tamlamasıyla, ilahi güzelleştirmenin ve tasarımın istisnasız tüm evreni kapsadığı vurgulanır.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin ilahi irade (meşiet) ile olan etimolojik bağını Kur'an'ın ontolojisi üzerinden okur. Bir "şey"in varlık sahnesine çıkabilmesi için Allah'ın onu "dilemesi" (şâe) gerekir. Dolayısıyla evrendeki hiçbir nesne kendi başına bağımsız bir mevcudiyet değildir; bütünüyle ilahi iradenin nesneleşmiş halidir.

        Dücane Cündioğlu, konuyu felsefi bir zeminde analiz ederek "şey" kavramının varlıktan ziyade "mahiyet" (öz) ile ilgili olduğunu belirtir. Yaratılmadan önce ilahi bilgide bir fikir/tasavvur olarak bulunan özlerin, yaratılış emriyle birlikte somut "şey"lere dönüştüğünü, ayetin bu varoluşsal süreci özetlediğini ifade eder.

        Halekahu (خلقه)

        Arapça "h-l-k" (ha, lam, kaf) kökünden türeyen fiil ve ona bitişen "hu" (onu) zamirinden oluşur. Temel anlamı ölçmek, biçmek ve yoktan var etmektir.

        İbn Fâris, kelimenin asıl manasının bir nesnenin miktarını, hacmini ve oranlarını belirlemek olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, yaratma eyleminin (halk) bu ayetteki spesifik bağlamını "ahsene" (güzel/kusursuz yaptı) fiiliyle birlikte analiz eder. Ona göre buradaki yaratma, sadece yokluktan varlığa bir çıkarış değil, var edilen malzemenin en ince detaylarına kadar ölçülendirilip (takdir) ona kusursuz bir form kazandırılması eylemidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Sami dilleri etkisine değinerek, Aramice ve Süryanicedeki biçimlendirmek, paylaştırmak ve takdir etmek anlamlarındaki benzer köklerle bağlantı kurar. Bu bağlamda fiilin, rastgele bir ortaya çıkarışı değil, bilinçli bir sanatsal şekillendirmeyi anlattığını belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının algısı üzerinden değerlendirir. Müşriklerin evrendeki nesnelerin yaratılışını bilmelerine rağmen, bu ayetin "haleka" eylemine eklediği estetik (ahsene) ve planlı (küllü şey'in) vurguyla, onların evreni kaotik veya tesadüfi gören pasif inançlarına karşı aktif, sürekli ve sanatkar bir ilahi kudret modeli sunduğunu analiz eder.

        Bede'e (بدأ)

        Arapça "b-d-e" (be, dal, hemze) kökünden türeyen bir fiildir. Bir işe ilk defa girişmek, bir şeyi yokken başlatmak, ilk adım ve başlangıç anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyin öncesinde hiçbir örneği veya temeli olmaksızın ilk kez ortaya çıkması ve başlatılması" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, yaratılış sürecindeki aşamalılığa dikkat çekmek için bu kelimenin özel bir işlevi olduğunu belirtir. Evrendeki genel yaratılışın (halk) mükemmelliğinden bahsedildikten sonra, insanın yaratılış serüveninin sıfır noktasına, yani toprağa/çamura inilerek sürecin "ilk kıvılcımının" veya "biyolojik startının" bu fiille ifade edildiğini kaydeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam inancındaki insanın yaratılış evrelerini (toprak, nutfe, alaka vb.) açıklarken, "bede'e" fiilinin bu uzun zincirin ilk ve en temel halkasını oluşturduğunu aktarır. Yaratılışın anlık bir illüzyon değil, belirli bir ilkeye ve başlangıç noktasına dayanan ontolojik bir inşa süreci olduğunu teyit eder.

        el-İnsân (الإنسان)

        Arapça "ü-n-s" (hemze, nun, sin) veya "n-s-y" (nun, sin, ye) kökünden türediği kabul edilen bir isimdir. Ünsiyet kurmak, sosyalleşmek, alışmak veya unutmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kelimenin "ünsiyet" (alışkanlık, yakınlık, ehlileşme) kökünden geldiğini, insanın tek başına yaşayamayan, hemcinslerine ve çevresine ihtiyaç duyan sosyal ve uyumlu bir varlık olması hasebiyle bu isimle anıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, her iki etimolojik kökeni de teolojik bir çerçevede birleştirir. İnsanın diğer varlıklarla kurduğu sosyal bağlar sebebiyle "ünsiyet" kökünden; ilahi ahdini, yaratılış gayesini ve sorumluluklarını çabuk unutan bir tabiata sahip olması sebebiyle de "nisyân" (unutma) kökünden türediği yönündeki dilbilimsel yaklaşımları karşılaştırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "insan" kavramını, salt biyolojik bir türü ifade eden "beşer" kavramıyla karşılaştırarak analiz eder. Toshihiko Izutsu'ya göre beşer, insanın derisine, maddesine ve dış görünüşüne odaklanırken; "insan", ahlaki, entelektüel ve dini sorumluluk yüklenmiş, vahye muhatap olan bilinçli varlığı temsil eder. Ayette yaratılışın çamurdan "başlaması" (bede'e), bu onurlu bilincin kökenindeki mütevazı biyolojik gerçeğe işaret eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın kelime seçimlerindeki edebi inceliği vurgular. Biyolojik başlangıçtan (çamur) bahsedilirken "beşer" yerine "insan" kelimesinin seçilmesinin, basit bir maddeden nasıl böylesine karmaşık, düşünen ve sosyalleşen bir varlık inşa edildiğine dair ilahi sanatın büyüklüğünü (ahsene) muhatabın zihnine çarpmak için yapılmış bilinçli bir tercih olduğunu savunur.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin "unutma" ve "yakınlık kurma" şeklindeki ikili kökenini insanın varoluşsal trajedisi olarak okur. İnsanın çamurdan (maddeden) başlayan serüveninin, onun hem kutsal olana yakınlaşma (üns) hem de kendi hakikatini unutma (nisyan) arasındaki sürekli gidip gelmelerle şekillendiğini ontolojik bir temelde analiz eder.

        Tîn (طين)

        Arapça "t-y-n" (tı, ye, nun) kökünden gelir. Sözlükte su ile karışmış toprak, balçık, çamur anlamlarındadır.

        İbn Fâris, kelimenin yeryüzünün özünü ve su ile yoğrulmuş toprak formunu ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tîn" kelimesinin salt kuru toprak (türâb) olmadığını, toprağın su ile etkileşime girerek şekil verilebilir (plastik) bir forma dönüşmüş hali olduğunu açıklar. İnsanın yaratılışının bu maddeden başlatılması, onun yeryüzüyle olan kopmaz biyolojik ve kimyasal bağını temsil eder.

        Arthur Jeffery, bu kelimenin ve insanın çamurdan yaratılması motifinin Sami ve Antik Yakın Doğu dillerindeki kökenlerini inceler. Sümer, Babil ve İbrani yaratılış destanlarında insanın balçıktan/çamurdan şekillendirildiği inancının ortak bir kültürel miras olduğunu, Kur'an'ın "tîn" kelimesini kullanarak dönemin dinleyici kitlesinin aşina olduğu bu kadim yaratılış terminolojisiyle konuştuğunu belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Kur'an'ın Geç Antik Çağ dini metinleriyle olan diyaloğu bağlamında okur. Kitab-ı Mukaddes'teki (Tekvin) Adem'in toprağın tozundan/çamurundan yaratılması anlatısıyla Kur'an'daki "tîn" vurgusu arasındaki paralelliğe dikkat çeker. Kur'an, bu kelimeyle insanın evrensel ve ontolojik başlangıcını, Ehl-i Kitap tarafından da tasdik edilen ortak bir hakikat zeminine oturtur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal kibrini kırmak bağlamında kelimenin işlevine değinir. "İnsan" gibi akıl, şuur ve medeniyet kurma kapasitesine sahip yüce bir varlığın biyolojik kökeninin, ayaklar altına alınan ve en değersiz görülen "çamur"a dayandırılması, insana kendi acziyetini ve asıl değerinin maddesinde değil, ilahi tasarımda (ahsene) olduğunu hatırlatan güçlü bir uyarıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X