Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 6. Ayet

    ذٰلِكَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike ‘âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-l’azîzu-rrahîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte O, duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilmektedir, izzeti sınırsız, rahmeti boldur.

      İşte O. Yani bu belirtilen âlemleri yaratan. Duyular ve akılla idrak edilemeyeni de edileni de bilmektedir. Bu beyanın çeşitli anlamlara gelmesi muhtemeldir. Gaybı bilendir. Yani insanların idrak alanında olmayanı da bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani insanların gördüğünü ve açığa vurduğunu bilendir. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Gaybı bilendir. Yani var olacak ve meydana gelecek olanı bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani meydana gelip geçmiş şeyleri de bilendir. Yine bu beyan şu mânaya da gelebilir: Gaybı bilendir. Birbirinden gizlediklerini bilendir. İdrak edileni de bilendir. Yani gösterdikleri ve açığa vurduklarını bilendir. Bu beyan şu anlama da gelebilir: Eşyada bulunan ve insan idrakinin dışında kalan yararların mahiyetini bilendir. Örneğin insanın hayatının ve devamının kaynağı durumundaki yiyecek, içecek ve tüm gıdalara yerleştirilmiş ve gizlenmiş mânanın insan idrakinin dışında olması gibi. Yine işitme, görme, anlama ve akletme eylemlerinde işitilen, görülen, anlaşılan ve akledilen mâna ve sayesinde hayatın devam ettiği ve kuvvet kazandığı özellikler tam olarak idrak edilemez. En doğrusunu Allah bilir.

      İzzeti sınırsız, rahmeti boldur. İzzeti sınırsızdır. Bu beyan burada düşmanlarını cezalandıran mânasındadır. Rahmeti boldur. Yani dostlarına rahmeti boldur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İzzeti sınırsızdır. Yani hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı varlıktır. Rahmeti boldur. Öyle bir rahmeti vardır ki bütün yaratılmış varlıkları bu rahmetiyle kuşatmaktadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: İzzeti sınırsızdır. Öyle bir varlıktır ki izzet bulan O'nun sayesinde izzet bulur. Rahmeti boldur. Öyle bir varlıktır ki merhamet eden O’nun rahmetiyle merhamet eder.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âlim (عَالِم)

        Arapça "a-l-m" (ayn, lam, mim) kökünden türeyen ism-i faildir. Sözlükte bilmek, tanımak, bir şeye nişan ve alamet koymak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir nesneyi diğerlerinden ayırt etmeye yarayan iz ve işaret" olduğunu belirtir. Bu bağlamda bilmek eylemi, bir şeyin hakikatini ve onu diğer nesnelerden ayıran özelliklerini kesin bir şekilde idrak etmektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin mahiyetini ve özünü kavramak olarak tanımlar. Allah'ın sıfatı olarak kullanıldığında bu kelimenin, nesneleri var olmadan önce, var oldukları sırada ve varlıkları sona erdikten sonra hiçbir değişikliğe uğramayan mutlak ve kuşatıcı bir bilme eylemini ifade ettiğini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında "ilim" kavramını, cahiliye döneminin zıddı olarak ontolojik bir kesinlik çerçevesinde inceler. Allah'ın "Âlim" olması, evrendeki tüm bilgi katmanlarının tek kaynağı ve hakimi olduğunu, insan zihninin sınırlarını aşan mutlak bir şuur halini temsil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam kelamındaki yerini tasnif eder. Allah'ın ilminin sonradan kazanılan (kesbî) veya vasıtalarla elde edilen bir bilgi olmadığını, zatıyla kaim, ezeli ve ebedi bir sıfat olduğunu klasik mezhep tartışmaları ekseninde aktarır.

        el-Ğayb (الْغَيْب)

        Arapça "ğ-y-b" (ğayn, ye, be) kökünden türemiştir. Gözden kaybolmak, gizli kalmak, duyuların ötesinde olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin örtülmesi, gizlenmesi ve bakışlardan uzaklaşması" olarak tanımlar. Fiziksel bir perdelenmenin yanı sıra zihinsel ve algısal bir ulaşılamamazlığı da içerir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayb" kelimesini insanın beş duyusuyla ve doğal akıl yürütme yöntemleriyle idrak edemeyeceği alanlar olarak sınıflandırır. Bu bağlamda, mutlak anlamda sadece Allah'ın bilgisi dahilinde olan, yaratılmışların kapasitesini aşan metafizik ve geleceğe dair hakikatleri temsil ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde "ğayb" kavramının, görünen dünya (şehadet) ile birlikte ikili bir kozmolojik yapı oluşturduğunu analiz eder. İnsanın ontolojik sınırını çizen bu kelimenin, Allah'ın ulaşılamaz, mutlak aşkın (transandantal) boyutunu sembolize ettiğini vurgular.

        Dücane Cündioğlu, konuyu semiyotik ve felsefi bir derinlikle ele alır. Ona göre "ğayb", yeryüzünde fiziksel bir göstergesi (signifier) bulunmayan mutlak gösterilendir (signified). Dilin ve aklın kuşatamadığı bu alan, varlığın sadece duyulardan ibaret olmadığını kanıtlayan ontolojik bir sırdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulündeki "mutlak gayb" ve "izafi gayb" ayrımlarına değinir. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın varlığın en gizli ve sır dolu boyutlarına nüfuz eden yegane kudret olduğunu ifade ettiğini aktarır.

        eş-Şehâde (الشَّهَادَة)

        Arapça "ş-h-d" (şın, he, dal) kökünden gelir. Temel anlamı hazır bulunmak, tanıklık etmek, gözle görmek ve kesin olarak bilmektir.

        İbn Fâris, kökün anlamının "bir yerde bizzat bulunmak, bir olayı kendi gözleriyle görmek ve bu bilgiye kesin bir yakîn ile sahip olmak" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, şehadet kavramını fiziksel ve zihinsel mevcudiyet olarak ikiye ayırır. Bu ayette "ğayb"ın zıddı olarak kullanıldığında, duyularla algılanabilen, fiziksel yasalara tabi olan ve insanın tecrübe edebildiği somut varlık alemini (makro ve mikro kozmos) ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik tabakalaşmasında bu kelimeyi "ampirik ve deneyimlenebilir gerçeklik" olarak tanımlar. Allah'ın hem ğaybı hem de şehadeti bilmesi, O'nun metafizik alem ile fiziksel alem arasındaki sınırları aşan, her iki boyutu da aynı anda ve aynı netlikte idrak eden mutlak otoritesini vurgular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın evreni algılayış biçimi ile ilahi bilgi arasındaki farkı bu kelime üzerinden analiz eder. İnsanın sadece sınırlı bir "şehadet" (görünen) alemine mahkum olduğunu, Allah'ın ise hem görünene hem de görünmeyene aynı eşitlikte hakim olmasının O'nun ilahlık vasfının temel bir gereği olduğunu ifade eder.

        el-'Azîz (الْعَزِيز)

        Arapça "a-z-z" (ayn, ze, ze) kökünden türeyen bir sıfattır. Güçlü olmak, üstün gelmek, yenilmez olmak ve eşsiz/nadir olmak anlamlarını taşır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "şiddet, kuvvet, sağlamlık ve bir şeyin kendisine ulaşılamayacak derecede üstün ve korunaklı olması" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "izzet" kavramını insanın veya herhangi bir varlığın mağlup edilmesini engelleyen yenilmez bir durum olarak açıklar. Allah için kullanıldığında, O'nun iradesinin karşısında hiçbir gücün duramayacağını, mutlak galip ve her türlü noksanlıktan münezzeh olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenlerini inceleyerek İbranice ve Aramicedeki "azaz" (güçlü, kudretli) köküyle olan bağlantısına dikkat çeker. Antik Yakın Doğu'da ilahi veya kraliyet otoritesinin sarsılmaz gücünü ifade etmek için kullanılan bu ortak terminolojinin, Kur'an'da mutlak tektanrıcılık (tevhid) bağlamında sadece Allah'a has kılındığını savunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Esma-i Hüsna literatürü çerçevesinde kelimeyi analiz eder. "El-'Azîz" isminin, Allah'ın iradesini varlık aleminde uygularken hiçbir direnişle karşılaşmadığını, mağlup edilmesi imkansız mutlak gücü temsil ettiğini geleneksel kelam metinlerine dayanarak sunar.

        er-Rahîm (الرَّحِيم)

        Arapça "r-h-m" (ra, ha, mim) kökünden gelir. Acımak, şefkat göstermek, merhamet etmek ve esirgemek anlamlarındadır. Ana rahmi de bu kökten türemiştir.

        İbn Fâris, kökün biyolojik "rahim" kavramından türediğini, bir anne ile evladı arasındaki organik ve duygusal bağın getirdiği derin şefkat, koruma ve acıma hissinin dildeki soyut karşılığı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'a nispet edildiğinde insani bir duygudan ziyade, merhamet edilenin ihtiyaçlarını karşılamayı, ona lütufta bulunmayı ve onu korumayı gerektiren fiili bir ihsan durumu olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "Rahîm" kelimesini aynı kökten gelen "Rahmân" ile karşılaştırmalı olarak inceler. Rahmân'ın Allah'ın özündeki kuşatıcı ve var edici rahmeti temsil ederken, Rahîm'in bu rahmetin varlıklara ve özellikle eyleme dökülmüş, süreç içindeki aktif ve sürekli şefkatini ifade ettiğini belirtir. Ayette "el-'Azîz" (mutlak güç) ile yan yana gelmesinin, ilahi kudretin zorbalığa dönüşmediğini, O'nun gücünün sonsuz bir şefkat ve merhametle dengelendiğini gösteren muazzam bir teolojik ahenk olduğunu analiz eder.

        Arthur Jeffery, "Rahmân" ve "Rahîm" formlarının Güney Arabistan epigrafisinde ve Hristiyan Süryani/Arami metinlerinde (Rahmana) sıkça kullanıldığını, Kur'an'ın bu kavramları Mekke ve Medine toplumunun aşina olduğu dini bir terminolojiden alarak İslami teolojinin merkezine yerleştirdiğini ileri sürer.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir otoritelerinin bu kelimeye yaklaşımını özetler. "Rahîm" isminin genellikle ahiret hayatı ve inananlara yönelik özel ilahi şefkati kapsadığı yönündeki klasik görüşü aktararak, Allah'ın bağışlayıcılığının ve yaratılmışlara olan kesintisiz inayetinin bu kelimeyle formüle edildiğini kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X