يُدَبِّرُ الْاَمْرَ مِنَ السَّمَٓاءِ اِلَى الْاَرْضِ ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Secde Sûresi, 5. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: secde suresi, kıyamet günü, secde suresi 5. ayet, ilahi düzen, secde 5, hesap, gün, sema, arz, emir, buyruk, kader
-
“O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Sonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O'nun katına çıkar!"
Allah İçin Bir Günün Dünya Hayatındaki Bin Yıl Gibi Olması
O gökten yere her işi düzenleyip yönetir. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir. Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, tek başına gökten yere her iş hakkında hüküm verir. Bize göre bunun iki mânaya gelmesi muhtemeldir. Bunlardan biri şudur: Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, her işi düzenleyip vareder. Veya O, insanları emir ve nehye muhatap olmaya ve imtihan sorumluluğunu yüklenmeye elverişli olacak şekilde yaratmıştır. Yahut O, bütün işleri hikmet ve düzen içinde vareder. İkinci yorum şudur: Her işi düzenleyip yönetir. Yani O, gökten yere her işi düzenleyecek kimseyi görevlendirir. Örneğin O, ölüm meleğini insanların ruhlarını alması için görevlendirmektedir. Yine bazı meleklerini yağmurun yağdırılması ve bitkilerin büyümesi ve sair haller hakkında görevlendirmesi buna örnek teşkil etmektedir. Eğer âyetin mânası ilk yorum ise göğün ve yerin bahis konusu edilmesinde bir sınır ve -bunu düzenler, bunun dışındakileri düzenlemez şeklinde- bir ölçü bulunmamaktadır. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak buna temas etmiştir, çünkü insanın düzenlemesi ve bilgisi ancak buna ulaşabilir. Bunun dışındakilere ise ulaşamaz. Eğer âyetin mânası ikinci yorum ise sınırlama mânası taşır. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra bütün işler sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde O’nun katına çıkar. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Sonra O’nun katına çıkar. Melek dünya hayatına göre bir günde O’nun yüce katına çıkar. Bu gün sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir gündür. Çünkü gök ile yer arasındaki mesafe beş yüz yıl yürüme mesafesindedir. Beş yüz yıllık bir mesafeyi iner, beş yüz yıllık bir mesafeyi çıkar. Böylece bu dünya hayatına göre bir günde bin yıllık mesafe ölçüsündedir. Cenâb-ı Hak başka bir âyet-i kerîmede “elli bin yıl” buyurmuştur. Bunun kıyamet gününe ilişkin bir niteleme olması da mümkündür. Dolayısıyla bu beyan bir sınırlama ve belirleme mânasında değil, söz konusu günün büyüklüğünü ifade etme ve insanların kalbindeki büyüklüğüne dair bir niteleme mânasına gelir. Bu niteleme Cenâb-ı Hakkın onu büyük olmakla nitelemesidir. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “O büyük günde”. Eğer bu beyan hakikat mânasıyla anlaşılırsa sınırlama ve ölçü belirleme anlamında olması da mümkündür. Çünkü zamana ilişkin hallerin değişmesiyle onun durumu ve vaktinde de değişim olmaktadır. Böylece bin sene bir işin durumu ve vaktinin bildirilmesi; elli bin sene ise başka bir durum ve başka işlerin bildirilmesi mânasında olur. Nitekim Cenâb-ı Hak bu günü bir defasında “birleşme günü”, başka bir defa “ayrışma günü”, “yargı günü”, “hesap günü”, “yeniden dirilme günü” ve benzeri sıfatlarla nitelemiştir. Bilinmektedir ki söz konusu gün, başından sonuna toplanma veya ayrışma veya hesap yahut yeniden dirilme günü değildir. Aksine bunların tümünün gerçekleşeceği bir gündür. Zira farklı işler için vakitler ve durumlar değişecektir. Buna göre önceki durumun da böyle olması gerçeğe uygundur. En doğrusunu Allah bilir.
Sonra O’nun katına çıkar. Yani O’nun katına varır. Bu beyan, tıpkı şu İlâhî beyanlar gibi olur: “Dönüş de yalnız O’nadır”; “ve O’na döndürüleceksiniz”; “Her iş O’na döndürülür”. Buna benzer âyetlerde bu husus beyan edilir. Sonra O’nun katına çıkar. İbn Kuteybe ve Ebû Avsece’nin görüşüne göre, O’nun katına yükselir. “Yuarracu’ kelimesi tutup alıkoyma anlamına gelir.
Sizin hesabınıza göre bin yıl tutan bir günde ve “miktarı elli bin yıl olan bir günde” meâlindeki beyanlar hakkında bazıları şöyle demektedir: Onun işlerinin üst sınırı olan yerin en altından göklerin en üstüne kadar olan işlerinin miktarı elli bin yıldır. Bir günün miktarı ise bin yıldır. Bu, işin gökten yere ve yerden göğe nüzûlünün bir günde olmasıdır. Bu günün miktarı ise bin senedir. Fakat O’nun işinin üst sınırı olarak yerin en altından göklerin en üstüne kadar olan sınır sözü geçersiz bir görüştür. Çünkü O’nun işinin veya hükümranlığının bir sonu ve sınırının bulunması mümkün değildir. Dolayısıyla bu beyan hakkındaki yorum bizim belirtmiş olduğumuz mânadır.
Yorumu Yorumla
-
Yudebbiru (يُدَبِّرُ)
Arapça "d-b-r" (dal, be, ra) kökünden türeyen bir fiildir. Kökün temel anlamı bir şeyin arkası, sonu ve peşinden gelmektir. "Tedbir" formu, bir işin sonunu ve nereye varacağını düşünerek onu çekip çevirmek, planlamak ve yönetmek anlamına gelir.
İbn Fâris, bu kökün salt bir eylemden ziyade zihinsel ve pratik bir öngörüyü barındırdığını belirtir. Ona göre "tedbir", bir eylemin "dübürüne" (sonucuna, arkasına) bakarak onu baştan sağlam bir şekilde planlamak ve organize etmektir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ilahi bağlamdaki kullanımını inceler. Allah'ın "tedbir" eyleminin, yaratılmış bir varlığın deneme yanılma yoluyla yaptığı bir planlama olmadığını; her şeyin sonunu, hikmetini ve gayesini mutlak bir bilgiyle kuşatarak evrendeki işleyişi sevk ve idare etmesi olduğunu vurgular.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve teolojik sisteminde bu fiilin çok kritik bir merkezi işgal ettiğini analiz eder. İnkarcıların benimsediği "kendi kendine işleyen, kör tesadüflere veya zamana (Dehr) bağlı evren" anlayışına karşı Kur'an, bu kelime vasıtasıyla evrenin her an aktif, bilinçli ve sürekli bir ilahi müdahale/yönetim (tedbir) altında olduğunu ilan eder. Bu, yaratıp kenara çekilen bir tanrı (deizm) modelinin kesin reddidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi tarihselci bir zeminde Müşrik Arapların evren tasavvuruyla karşılaştırarak okur. Ayetteki "gökten yere işleri idare eder" vurgusunun, putların veya alt tanrısal figürlerin evrenin işleyişinde hiçbir yönetimsel yetkiye (tedbir) sahip olmadığını, mutlak otoritenin tek bir merkezde toplandığını ilk muhatapların zihnine kazıyan bir argüman olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde bu fiilin Allah'ın "Rububiyet" (Rablik/Yöneticilik) sıfatının doğrudan bir tecellisi olarak kabul edildiğini kaydeder. Evrendeki kozmik yasaların işleyişinden, rızıkların dağıtımına ve varlıkların yaşam döngülerine kadar her türlü fiziki ve metafizik düzenleme bu kelimenin anlamsal sahası içinde değerlendirilir.
el-Emr (الْأَمْرَ)
Arapça "e-m-r" (elif, mim, ra) kökünden gelir. Temel anlamı birine bir şey yapmasını söylemek (buyruk), iş, durum, olay ve varlıksal olgudur.
İbn Fâris, kelimenin iki temel boyutu olduğunu söyler: Biri "yasaklama"nın (nehiy) zıddı olan sözlü buyruk, diğeri ise meydana gelen olay veya eşyanın durumudur.
Râgıb el-İsfahânî, ayette geçen "el-emr" kelimesinin her iki kök anlamı da kapsayacak bir genişlikte olduğunu belirtir. Hem Allah'ın evrene yön veren sözlü hükmünü/yasasını (Kün/Ol emri) hem de bu yasa sonucunda meydana gelen kozmik ve dünyevi işlerin bütününü temsil eder.
Gabriel Said Reynolds, "emr" kelimesinin Kur'an'daki kullanımının Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan kelamıyla metinlerarası bağını inceler. Gabriel Said Reynolds'a göre bu kelime, Süryanice Hristiyan literatüründeki "Memra" (Logos/İlahi Söz) kavramının bir yansımasıdır. Evrenin yönetimi, Allah'ın doğrudan fiziksel temasıyla değil, O'nun gönderdiği "Emr" (aktif ilahi irade/söz) vasıtasıyla gerçekleşmektedir.
Dücane Cündioğlu, kelimeyi ontolojik ve semiyotik bir derinlikle analiz eder. "Emr", ilahi iradenin soyut alemden somut (şehadet) alemine geçiş köprüsüdür. O, "tedbir" eyleminin nesnesi olan bu kelimenin, vahiyden tabiat yasalarına kadar Allah'ın varlıkla kurduğu tüm dikey iletişimi sembolize eden sır dolu bir form olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam mezheplerinin bu kelime etrafındaki "Allah'ın kelamı yaratılmış mıdır?" (Halkü'l-Kur'an) tartışmalarına değinir. Ayetteki bağlamıyla "el-emr"in, Allah'ın evreni yönetirken kullandığı ilahi yasalar manzumesi, melekler aracılığıyla uygulanan hükümler veya doğrudan varlık aleminin idaresi olarak tefsir edildiğini aktarır.
Ya'rucu (يَعْرُجُ)
Arapça "a-r-c" (ayn, ra, cim) kökünden türeyen bir fiildir. Temel anlamı yukarı çıkmak, yükselmek, meyletmek ve eğri bir yol izleyerek tırmanmaktır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının "bir şeyin eğim veya kavis çizerek yukarıya doğru yükselmesi" olduğunu belirtir. Doğrudan ve dümdüz bir çıkıştan ziyade, basamaklı veya kavisli bir yükselişi ifade etmesi kelimenin kök karakteristiğidir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "meâric" (yükseliş yolları/basamakları) ile aynı kökten geldiğini belirterek, bu yükselişin meleklerin veya ilahi buyrukların belirli yollar ve menziller aşarak Allah'ın manevi huzuruna dönmesini ifade ettiğini açıklar.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmolojik tasavvurları (gök katmanları) çerçevesinde okur. Ona göre bu yükseliş eylemi (mirac/uruc), dönemin apokaliptik ve litürjik metinlerinde sıkça rastlanan göksel hiyerarşi ve meleklerin Tanrı'nın tahtına doğru yaptıkları yolculuk motifinin Kur'ani bir ifadesidir ve ilahi otoritenin yüceliğini mekânsal bir metaforla güçlendirir.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik bağlamda Sami dillerindeki ortak köklerine dikkat çeker. Habeşçede (Ge'ez) Tanrı'ya veya göğe yükselişi ifade eden "erget" kelimesiyle ve diğer Sami dillerindeki benzer tırmanma/yükselme kökleriyle etimolojik ve teolojik paralellikler taşıdığını savunur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, İslam inanç esasları çerçevesinde bu kelimenin fiziksel bir mekan değişikliği olarak Allah'a atfedilemeyeceğini (Allah'ın mekandan münezzeh olması kuralı) vurgular. Tefsirlerde bu fiilin, amellerin melekler tarafından Allah'a sunulması veya ilahi emirlerin dünyadaki işlevini tamamladıktan sonra sonucunun ilahi makama rapor edilmesi şeklinde yorumlandığını aktarır.
Yevm (يَوْمٍ)
Arapça "y-v-m" (ye, vav, mim) kökünden gelir. Zaman dilimi, gün, vakit, devir ve çağ anlamlarındadır.
İbn Fâris, kelimenin sadece sabahtan akşama kadar olan süreyi değil, olayların gerçekleştiği herhangi bir zaman aralığını ve süreyi ifade eden genel bir zaman ölçüsü olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin bu ayetteki kullanımının dünyevi ve astronomik bir gün (Güneş'in doğuşundan batışına kadar geçen 24 saat) olmadığını vurgular. Ayetteki bağlamıyla bu kelime, idrak sınırlarını aşan büyük bir zaman dilimini, bir evreyi veya kozmik bir çağı ifade etmek üzere metaforik olarak kullanılmıştır.
Theodor Nöldeke, Ortadoğu'daki kutsal metin geleneklerini incelediğinde, "Tanrı katında bir günün insan hesabıyla çok uzun bir süreye eşit olması" konseptinin Mezopotamya, Yahudi ve Hristiyan metinlerinde de rastlanan ortak bir retorik figür olduğunu belirtir. Bu kelimenin kullanımı, ilahi zamanın rölativitesini ve aşkınlığını ifade etmeye yöneliktir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve anlam bilimi açısından kelimeyi ele alır. Kur'an çevirilerinde bu kelimenin salt "gün" olarak daraltılmasının ayetin kozmik ufkunu daralttığını; bunun ilahi bir zaman birimi olduğunu ve insan zihninin zaman algısıyla yaratıcının zaman üstülüğü arasındaki varoluşsal farkı ortaya koyduğunu analiz eder.
Mikdâruhû (مِقْدَارُهُ)
Arapça "k-d-r" (kaf, dal, ra) kökünden türemiştir. Ölçü, miktar, güç, takdir, değer ve sınır anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün temel anlamının "bir şeyin ulaştığı nihai sınır, onun ölçüsü ve taşıdığı kesin miktar" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ilahi eylemler bağlamında bu kelimenin rastgeleliği reddeden kesin bir matematiksel/hikmetli ölçüyü ifade ettiğini söyler. Her nesnenin veya zamanın Allah katında belirlenmiş şaşmaz bir "mikdarı" (ölçüsü, hacmi, süresi) vardır.
Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "kader" (ilahi ölçülendirme) kavramıyla aynı kökten beslendiğine dikkat çeker. Evrendeki "tedbir"in (yönetimin) bel kemiği, her şeyin belli bir "mikdar" ile var edilmesidir. Ayette zamanın bile ilahi bir ölçüye vurulması, kozmik düzenin hiçbir anının ilahi kontrolden bağımsız olmadığını gösterir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın evrendeki konumunu anlama çabasında bu kelimenin işlevine değinir. "Mikdar" kavramı, fiziksel dünyanın nesnel gerçekliği ile ilahi boyutun azameti arasında bir kıyaslama yapma imkanı sunar; insanın kendi küçüklüğünü ve ilahi ölçünün haşmetini kavramasına ontolojik bir kapı aralar.
Sene (سَنَةٍ)
Arapça "s-n-e" veya "s-n-v" (sin, nun, he/vav) kökünden gelir. Yıl, sene, mevsimlerin bir tam döngüsü anlamındadır.
İbn Fâris, kelimenin zamanın belirli bir döngüsünü (yıl) ifade ettiğini, ancak Arap dilinde genellikle kuraklık, kıtlık ve zorlukla geçen yıllar için bu kelimenin ağırlıklı olarak kullanıldığını, bolluk yılları içinse "âm" kelimesinin tercih edildiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, "sene" kelimesini astronomik ve insani hesaplamanın temel birimi olarak tanımlar. Ayette kullanılışı, insanın algılayabildiği ve tecrübe ettiği zaman dilimine (güneş veya ay takvimi döngüsüne) doğrudan bir atıftır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "bin sene" ifadesinin tefsir usulü açısından analizini yapar. Klasik müfessirlerin genel kabulüne göre, buradaki "bin" rakamı kesin bir matematiksel karşılıktan ziyade, Arap dilindeki çokluk (kesret) ve azamet ifadesidir. İlahi boyuttaki zamanın, insani algının "sene" kavramıyla ölçülemeyecek kadar engin olduğunu sembolize eder.
Te'uddûn (تَعُدُّونَ)
Arapça "a-d-d" (ayn, dal, dal) kökünden türeyen muzari bir fiildir. Saymak, hesap etmek, numaralandırmak ve hesaba katmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir şeyin miktarını sayısal olarak belirlemek" şeklinde tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, sayma eyleminin (add) insan zihninin parçaları bir araya getirerek bütünü idrak etme çabası olduğunu belirtir. Ayetteki kullanımı, insanın ancak kendi fiziksel dünyasındaki döngüleri (gün, ay, yıl) sayarak zamanı idrak edebildiği sınırlı kapasitesini ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve retorik yapısını incelerken bu kelimenin fiil formuna (mühatab/ikinci çoğul şahıs) dikkat çeker. "Sizin saydıklarınızdan" diyerek doğrudan insana yöneltilen bu hitap, bir "iltifat" sanatıdır. İnsanı kendi sınırlı hesaplama (sayma) yöntemleriyle yüzleştirerek onu psikolojik bir sarsıntıya ve acziyetini kabule zorlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik boyutunu analiz eder. Ona göre bu fiil, "insani algı" ile "ilahi hakikat" arasındaki derin yarığı işaretler. İnsanın "saydığı" zaman niceliksel ve dünyevidir; Allah katındaki zaman ise niteliksel ve aşkındır. Ayet, beşeri ampirizmin ve hesap yeteneğinin (te'uddûn) ilahi boyutu kuşatmadaki mutlak yetersizliğini beyan eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla