وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ فَزِعُوا فَلَا فَوْتَ وَاُخِذُوا مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
'‘Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır.
Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur, yakın bir yerden yakalanmışlardır. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Buna göre onlar Kâbe’yi yıkmak üzere iki ordu göndermişlerdi. Beydâ denilen yere ulaştıklarında bunlardan biri yere batırıldı diğeri ise bakıyordu. Onlardan biri diğerlerine haber vermek üzere kaçıp kurtulur. O arkasını dönüp ötekilere, karşılaştıkları durumu haber verir. Bu hadise bu İlâhî beyanda bildirilen olaydır: Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Yere batırılmaktan ve azaptan. Artık kaçış-kurtuluş yoktur. Yani Allah’ın azabından kaçıp kurtulmak yoktur. Yakın bir yerden yakalanmışlardır. Yani ayaklarının altından yere batırılmışlardır. Şu İlâhî beyan da bu mânadadır: “Artık kendileriyle arzuları arasına bir set çekilmiştir”, yani Kâbe’yi yıkma arzuları arasına, “tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi”. Bunlar Fil Vakası ehlidir. Bu çerçevede Ümmü Seleme’den Resûlullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bu Kâbe’ye bir ordu saldıracaktır. Beydâ’ya vardıklarında bu ordu yere batırılacaktır. Onlardan sadece kendileri hakkında haber verecek biri kurtulacaktır”. Ümmü Seleme dedi ki: Ey Allah’ın resûlü, aralarında kendisinden hoşlanılmayanlar (onlardan olmayanlar) varken de mi böyle olacaktır? Resûlullah şöyle buyurdu: “Herkes niyetine göre tekrar diriltilir”.
Bazıları şöyle demiştir: Korkuya ve telâşa kapıldıklarında onları bir görsen! Artık kaçış-kurtuluş yoktur. Bu durum ölüm anındadır. İnsanlar ondan korkup telaşa kapılırlar, ama ondan kaçıp kurtulmak yoktur. Yakın bir yerden yakalanmışlardır. Yani söz konusu yerin üstünden yakalanmışlardır. Hasan-ı Basrî şöyle demektedir: Korkuya ve telâşa kapılmışlardır. Kabirlerden. Artık kaçış-kurtuluş yoktur. O şöyle der: İşte bu sırada yakalanmışlardır. Burası yakın yerdir. Bazıları şöyle demiştir: Bu durum kıyâmet günündedir. Onlar azabı gördüklerinde korkuya ve telâşa kapılırlar ve bu durum onları korkutur. Artık Allah’tan kaçıp kurtulma imkânları da yoktur.
Yorumu Yorumla
-
terâ (تَرَى)
Kök harfleri: r-e-y
İbn Fâris, r-e-y kökünün "gözle bakmak, görmek, idrak etmek ve bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" kavramının sadece fiziksel gözle algılamayı değil; aynı zamanda basiret, zihinsel kavrayış ve kalp gözüyle (derinlemesine) görmeyi de kapsadığını açıklar. Dücane Cündioğlu, ayetin başındaki "lev terâ" (bir görsen / eğer görebilseydin) ifadesinin barındırdığı sinematografik ve retorik boşluğa dikkat çeker. Cümle kasıtlı olarak tamamlanmamış ve cevabı (cevap cümlesi) yutulmuştur. Bu eksiltili anlatım, inkarcıların kıyamet koptuğunda veya ölüm anında yaşayacakları o tarifsiz dehşet sahnesinin dilin sınırlarını aştığını; muhatabın (peygamberin veya okuyucunun) bu korkunç anı bizzat kendi hayal gücüyle "görselleştirmesini" (terâ) isteyen muazzam bir edebi sanat (hazf) örneğidir.
fezi'û (فَزِعُوا)
Kök harfleri: f-z-a
İbn Fâris, f-z-a kökünün "aniden korkuya kapılmak, dehşete düşmek ve panik içinde yardım aramak" anlamına geldiğini belirtir. Sükunetin ve güvenin tam zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "feza'" kelimesinin beklenmedik, şok edici ve ürkütücü bir olay karşısında kalbin aniden sıkışması, insanın ne yapacağını bilemez halde sarsılması olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu ayetteki psikolojik derinliğini analiz eder. Dünyada kendilerinden son derece emin, kibirli ve ilahi uyarılara karşı küstah olan o elitlerin (müşriklerin), eskatolojik (ahirete dair) gerçeklikle yüzleştikleri veya ölüm meleğini gördükleri o ilk anda yaşadıkları varoluşsal çöküş ve "akıl almaz panik" (feza') hali bu fiille resmedilir. Bütün sahte güvenlik duvarları bir saniyede yıkılmıştır.
fe lâ (فَلَا)
Arapçada takibiye ve sonuç bildiren "fe" edatı ile mutlak olumsuzluk bildiren "lâ" edatının birleşimidir. Panik halinin hemen ardından gelen o kesin, tavizsiz ve çaresiz sonucu bildirir.
fevte (فَوْتَ)
Kök harfleri: f-v-t
İbn Fâris, f-v-t kökünün "bir şeyin elden kaçması, geçip gitmesi, ulaşılamaması ve aradaki mesafenin açılması" anlamına geldiğini belirtir. Fırsatın kaçmasına da bu kökten dolayı "fevt" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, fevt kavramının bir hedefin kişiyi atlatıp sıvışması, yakalanamayacak şekilde kurtulması olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik lügatinde "fevt" kelimesinin müşriklerin sahte kaçış algısını tanımladığını analiz eder. Müşrikler, dünyadaki ekonomik ve siyasi manevra kabiliyetleriyle ilahi adaleti atlatabileceklerini (fevt) zannetmişlerdir. Ancak ayetteki "fe lâ fevte" (artık kaçış/kurtuluş yoktur) şeklindeki kategorik olumsuzluk, ilahi mahkemenin kuşatıcılığını ilan ederek bu pagan kaçış illüzyonunu sonsuza dek parçalar; sıfır hata, sıfır kaçış ve sıfır boşluk vardır.
uhızû (وَأُخِذُوا)
Kök harfleri: e-h-z
İbn Fâris, e-h-z kökünün "bir şeyi tutmak, kavramak, ele geçirmek ve sımsıkı yakalamak" anlamına geldiğini belirtir. Serbest bırakmanın zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin bazen bir şeyi kabul etmek, bazen de birini suçundan dolayı kıskıvrak yakalayıp cezalandırmak manasına geldiğini söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da ilahi cezalandırmanın (azabın) kesinliğini ve karşı konulmazlığını ifade etmek için sıkça kullanılan teolojik bir terim olduğunu kaydeder. Angelika Neuwirth, eylemin meçhul (edilgen) yapıda (uhızû / yakalandılar, enselendiler) kullanılmasının edebi işlevine dikkat çeker. Yakalayan öznenin (melekler veya doğrudan ilahi kudret) gizlenmesi, failin kimliğinden ziyade eylemin o karşı konulmaz, şiddetli ve mutlak belirleyici sarsıntısına odaklanmayı sağlar. Kaçmaya yeltenmişler ancak meçhul ve devasa bir güç tarafından kıskıvrak "alınmışlardır".
min (مِنْ)
Arapçada "den/dan, itibaren" anlamlarına gelen ve başlangıç noktası veya mekan bildiren harf-i cerdir.
mekânin (مَكَانٍ)
Kök harfleri: k-v-n
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, oluşmak ve bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Mekân", varlığın içinde gerçekleştiği, oluşun meydana geldiği yer, uzay ve konum anlamına gelen ism-i mekândır. Râgıb el-İsfahânî, mekânın fiziksel bir cismin yer kapladığı boşluk, durduğu mevki olduğunu ifade eder.
karîb (قَرِيبٍ)
Kök harfleri: k-r-b
İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın (bu'd) zıddı olarak mekanda, zamanda veya derecede yakın olmak, yaklaşmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "karîb" kelimesinin fiziksel mesafenin kısalığını veya zamanın darlığını ifade ettiğini söyler. Gabriel Said Reynolds, "min mekânin karîb" (çok yakın bir yerden) tamlamasının barındırdığı o korkutucu teolojik ironiyi (poetik adaleti) tahlil eder. Müşrikler hayatları boyunca ilahi azabı, ölümü ve hesap gününü kendilerinden çok uzakta, asla başlarına gelmeyecek bir masal olarak kurgulamışlardır. Ancak ilahi yakalama (ahz), onların beklediği gibi uzak diyarlardan veya çok uzun zaman sonra değil; şah damarlarından, bulundukları odanın içinden, ayaklarının altındaki topraktan, yani kaçmaya fırsat bulamayacakları "en yakın yerden" gerçekleşir. O, uzakta zannedilen ancak hep yanlarında olan kaçınılmaz sondur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla