Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 50. Ayet

    قُلْ اِنْ ضَلَلْتُ فَاِنَّـمَٓا اَضِلُّ عَلٰى نَفْس۪يۚ وَاِنِ اهْتَدَيْتُ فَبِمَا يُوح۪ٓي اِلَيَّ رَبّ۪يۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ قَر۪يبٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul in daleltu fe-innemâ edillu ‘alâ nefsî(s) ve-ini-htedeytu febimâ yûhî ileyye rabbî(c) innehu semî’un karîb(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "De ki: Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Eğer doğru yolda isem bu da Rabb’imin bana vahyettiği sayesindedir. Şüphesiz O her şeyi işitmektedir, çok yakınımızdadır.”

      De ki: Şayet ben yanlış yolda isem. Bu beyanda geçen kelime “daleltü” ve “daliltü” şeklinde “lâm” harfinin kesralı ve fethalı kılınmasıyla iki farklı dil kullanımına sahiptir. Kisâî şöyle demiştir: Araplar bu kelimeyi “dalle yedıllü” ve “dalle yedallü” şeklinde hem kesralı hem fethalı kullanır. De ki: Şayet ben yanlış yolda isem bunun vebali banadır. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Eğer ben yanlış yolda isem bu yanlış yolda olmamın zararı banadır. Bundan Allah’a herhangi bir zarar ilişmez. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Eğer iyilik ederseniz kendiniz için iyilik etmiş olursunuz; kötülük ederseniz yine kendinize edersiniz”; “Kim dine ve dünyaya yararlı bir iş yaparsa kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur”. İkinci muhtemel mâna şudur: Eğer ben yanlış yola girersem bu benim aleyhime olur, benim yanlış yolda olmam sizin aleyhinize bir durum olmaz. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “De ki: Eğer onu uydurduysam sorumluluğu bana aittir. Fakat benim sizin işlediğiniz günahtan sorumluluğum yoktur”.

      Eğer doğru yolda isem bu da Rabb’imin bana vahyettiği sayesindedir. Bu beyan da aynı şekilde iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Allah’a ve dinin kurallarına itaat etmek suretiyle doğru yolda isem bu, bu konuda Rabb’imin bana vahyettiği vahiyler sayesindedir. Yani O’nun vahyiyle bu doğru yolda oldum. İkinci mâna şudur: O’nun dini ve hidâyet yoluna girmişsem bu O’nun bana yardımı ve beni koruması sayesindedir. O hidâyeti Allah’a, dalâleti ise kendisine nispet etmiştir. Bu belirttiğimiz üzere şundan dolayıdır: Kim hidâyeti benimserse bu Allah’ın ona yönelik bir lütfudur. Dalâlette ise böyle bir durum yoktur. Mûtezile’nin görüşüne göre bu ikisi de aynı mânadadır. Çünkü onlar şöyle der: Allah’tan ancak emir ve yasak söz konusudur. O’nun dalâlet konusundaki etkisi ne ise hidâyet konusundaki etkisi de aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Şüphesiz O her şeyi işitmektedir, çok yakınımızdadır. Bazıları şöyle demiştir: Her şeyi işitmektedir. Yani dua edene icabet edendir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin dileğine karşılık veririm”. Bazıları şöyle demiştir: Her şeyi işitmektedir. Hz. Muhammed’e ilişkin sözlerinizi. Zira ona şöyle demişlerdi: Atalarının dinini terketmekle doğru yoldan ayrıldın. Çok yakınımızdadır. Yani ona icabet edendir. Denildi ki: Duaları işitendir; icabet etmeye yakındır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kul (قُلْ)

        Kök harfleri: k-v-l

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi sese dönüştürmek, telaffuz etmek ve bir fikri ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü sıradan, anlamsız sesten farklı olarak; belirli bir inanç, iddia ve maksat taşıyan organize edilmiş söz olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki "kul" (de ki) emirlerinin, tebliğ edilen mesajın kaynağının bizzat Allah olduğunu vurgulayan mutlak bir vahiy bildirimi olduğunu belirtir. Bu ayette peygambere verilen emir, onun beşeri sınırlarını ve ilahi vahiy karşısındaki mutlak teslimiyetini topluma ilan etmesini sağlayan varoluşsal bir direktiftir.

        daleltu (ضَلَلْتُ)

        Kök harfleri: d-l-l

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, haktan ayrılmak ve izini yitirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının kasten veya unutarak doğru yoldan (hidayetten) sapmak, şaşırmak ve hakikati kaybetmek olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki kelime ağında dalalet kavramının, hidayetin mutlak ontolojik ve epistemolojik zıddı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Eğer saparsam" (in daleltu) şeklindeki varsayımsal ifadenin, peygamberin beşeri boyutuna (beşeriyetine) çekilen muazzam bir teolojik sınır çizgisi olduğunu analiz eder. Peygamber, kendi aklıyla veya hevasıyla hareket ettiğinde yanılma ihtimali olan bir insandır; sapkınlık tamamen beşeri fıtratın noksanlığına bağlanır.

        edıllu (أَضِلُّ)

        Kök harfleri: d-l-l

        İbn Fâris, dalalet kökünü yineler. Fiilin birinci tekil şahıs geniş zaman halidir. Kişinin kendi iradesiyle ve eylemiyle sapma fiilini gerçekleştirmesi, bu hatanın öznesi olmasıdır.

        nefsî (نَفْسِي)

        Kök harfleri: n-f-s

        İbn Fâris, n-f-s kökünün "bir şeyin özü, zatı, kan ve can" anlamlarına geldiğini belirtir. İnsanın varlığına ve kimliğine bu kökten dolayı nefs dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kavramının insanın ruhu, bedeni ve arzularının bütününü temsil ettiğini söyler. Dücane Cündioğlu, "kendi aleyhime" (alâ nefsî) ifadesindeki sorumluluk bilincini analiz eder. Bireysel ahlakın zirvesi olarak, peygamber olası bir hatayı ve sapmayı topluma, tarihsel şartlara veya kadere değil, doğrudan kendi ontolojik eksikliğine (nefsine) yükleyerek muazzam bir ahlaki sorumluluk (fail) örneği sergiler. Zarar görecek olan da, sorumluluğu taşıyacak olan da sadece kendi nefsidir.

        ihtedeytu (اهْتَدَيْتُ)

        Kök harfleri: h-d-y

        İbn Fâris, h-d-y kökünün "öne düşmek, yol göstermek, rehberlik etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını lütuf, şefkat ve letafetle doğru yola, hakikate kılavuzluk etmek ve o yola girmek (ihtida) olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, hidayet bulma eyleminin (ihtedeytu) insanın kendi zekasının, felsefi birikiminin veya entelektüel dehasının bir ürünü değil; ilahi bir müdahalenin (vahyin) sonucunda doğru rotaya ve kurtuluşa (salvation) ulaşması olduğunu analiz eder.

        yûhî (يُوحِي)

        Kök harfleri: v-h-y

        İbn Fâris, v-h-y kökünün "bir şeyi gizlice, hızlıca ve fısıltıyla bildirmek, ilham etmek ve işaret etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, vahiy kavramının, ilahi mesajın peygamberin kalbine veya zihnine son derece süratli ve başkalarından tamamen gizli, vasıtasız bir şekilde aktarılması olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki Sami dilleri etkileşimine değinir; Güney Arabistan kitabelerinde ilahi bir ilhamı veya gizli bir telkini ifade etmek için kullanıldığını ve Kur'an'ın bu kelimeyi mutlak ilahi kelamın aktarım aracı olarak kavramsallaştırdığını doğrular. Angelika Neuwirth, ayette "vahiy" fiilinin şimdiki/geniş zaman (yûhî / vahyediyor) kipiyle kullanılmasının, ilahi rehberliğin kesintisiz ve dinamik bir süreç olduğunu gösterdiğini analiz eder. Hidayet, geçmişte kalmış statik bir bilgi değil, Allah ile peygamber arasındaki sürekli yenilenen ilahi bir iletişimdir.

        rabbî (رَبِّي)

        Kök harfleri: r-b-b

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeye sahip olmak, onu korumak, beslemek ve kemale erişinceye kadar adım adım terbiye etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin mutlak eğitici, gözetici ve ihtiyaçları karşılayıcı otorite olduğunu söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, peygamberin hidayeti kendi dehasına değil, kendisini anbean eğiten, koruyan ve yönlendiren "Rab"bine nispet ederek mutlak tevazuyu ve ubudiyeti (kulluğu) gösterdiğini kaydeder. Yanılma nefse (beşere), doğru yolda olma ise mutlak surette Rabbe (ilahi vahye) aittir.

        semî'un (سَمِيعٌ)

        Kök harfleri: s-m-a

        İbn Fâris, s-m-a kökünün "sesi algılamak, işitmek, kulak vermek ve icabet etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Semî'" vasfının Allah için kullanıldığında sadece fiziksel bir ses dalgasını algılamak olmadığını; söylenen sözün özünü kavramak, kalplerdeki fısıltıları bilmek ve duaya/talebe anında karşılık vermek (icabet) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Allah'ın bu esmasının (Semî') ayetin sonundaki bağlamına dikkat çeker. O, peygamberin içsel yakarışlarını, hidayet talebini ve müşriklerin inkar dolu sözlerini aynı anda, hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın eksiksiz bir biçimde işiten mutlak idrak sahibidir.

        karîbun (قَرِيبٌ)

        Kök harfleri: k-r-b

        İbn Fâris, k-r-b kökünün "uzaklığın (bu'd) zıddı olarak mekanda, zamanda veya derecede yakın olmak, yaklaşmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Karîb" isminin ilahi bağlamda fiziksel ve mekansal bir mesafe olmadığını; Allah'ın ilmiyle, kudretiyle, korumasıyla ve vahyiyle kuluna olan mutlak ontolojik ve manevi yakınlığını ifade ettiğini söyler. Gabriel Said Reynolds, ayetin bu son kelimesinin teolojik işlevini tahlil eder. Müşriklerin inandığı ulaşılamaz, sağır ve insan hayatından tamamen uzak (salt aşkın) tanrı figürlerinin aksine; Kur'an'ın tanıttığı Allah, kulunun her fısıltısını anında işiten (Semî') ve ona şah damarından daha yakın olan, hayatına müdahil olan (Karîb) eşsiz ve içkin (immanent) bir kudrettir. Hidayetin güvencesi de O'nun bu eşsiz yakınlığıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X