Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 42. Ayet

    فَالْيَوْمَ لَا يَمْلِكُ بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ وَنَقُولُ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَابَ النَّارِ الَّت۪ي كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felyevme lâ yemliku ba’dukum liba’din nef’an velâ darran venekûlu lilleżîne zalemû żûkû ‘ażâbe-nnâri-lletî kuntum bihâ tukeżżibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Ey tapanlar ve tapılanlar!) Artık bugün birbirinize ne fayda sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Zulmedenlere şöyle diyeceğiz: ‘Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım!’”

      Artık bugün birbirinize ne fayda sağlayabilirsiniz ne de zarar verebilirsiniz. Yani söz konusu varlıklara ibadet etmekle, dünyada umdukları gibi Allah’a yakın olmayı ve bunların Allah katında kendilerine şefaatçi olması ümidine kıyamet günü sahip olamayacaklardır. Zira onlar şöyle demişlerdi: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Artık birbirinize bir şey sağlayamazsınız. O varlıklara tapmakla ümit ettikleri hususları.

      Zulmedenlere şöyle diyeceğiz: Yalan sayıp durduğunuz ateşin azabını tadın bakalım! Yani bu dünyadayken size vâdettikleri hususlarda peygamberleri yalanlıyordunuz.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        el-yevme (الْيَوْمَ)

        Kök harfleri: y-v-m

        İbn Fâris, y-v-m kökünün "gündüz aydınlığı, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre veya mutlak bir zaman dilimi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin fiziki 24 saatlik döngüyü ifade edebileceği gibi, başı ve sonu olan herhangi bir devreyi, mutlak bir çağı veya hesap gününü (kıyameti) de tanımladığını açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retorik yapısında ayetin başındaki "fe" (öyleyse/o halde) edatıyla birleşen bu kelimenin (fel-yevme / işte bugün) eskatolojik (ahirete dair) bir zaman sıçraması yarattığını analiz eder. Dünyadaki tartışmaların ve inatlaşmaların bittiği, zamanın doğrusal akışının son bulduğu ve ilahi mahkemenin kurulduğu o "mutlak şimdiki zaman" (hesap anı) bu kelimeyle muhatabın yüzüne çarpılır.

        yemliku (يَمْلِكُ)

        Kök harfleri: m-l-k

        İbn Fâris, m-l-k kökünün "bir şey üzerinde mutlak güç ve tasarruf sahibi olmak, gücü yetmek ve tahakküm etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mülk" kavramının bir nesne veya durum üzerinde dilediği gibi bağımsız tasarrufta bulunabilme kudreti olduğunu söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayette olumsuzluk edatıyla (lâ yemliku / sahip olamaz, gücü yetmez) kullanılmasının kelami önemini vurgular. Dünyada birbirlerine şefaat edeceklerini, birbirlerini koruyacaklarını iddia edenlerin (ezenler ile ezilenlerin veya tapanlar ile tapılanların), o gün zerre kadar bir inisiyatife ve ontolojik yetkiye sahip olamayacakları bu fiille tescillenir.

        ba'dukum (بَعْضُكُمْ)

        Kök harfleri: b-a-d

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "bir bütünün parçası, bir kısmı" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bir gruptaki bireyleri veya bir nesnenin cüzlerini ifade ettiğini söyler. Ayetteki "ba'dukum li ba'dın" (kiminizin kiminize / bir kısmınızın diğer kısmına) kalıbı, dünyada kurulan o kibirli hiyerarşilerin, örgütlü suç ortaklıklarının ve sahte itaate dayalı (müstekbir-müstaz'af veya tapan-tapılan) tüm toplumsal bağların ahirette nasıl tamamen çöktüğünü, parçaların birbirine hiçbir fayda sağlayamadığını gösterir.

        nef'an (نَفْعًا)

        Kök harfleri: n-f-a

        İbn Fâris, n-f-a kökünün "zararın (darar) zıddı olarak fayda sağlamak, yararlı olmak, iyilik dokunmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramını insanın arzuladığı iyiliğe, kurtuluşa ve hedefe ulaşmasına yardımcı olan, onu destekleyen her türlü eylem olarak tanımlar.

        darran (ضَرًّا)

        Kök harfleri: d-r-r

        İbn Fâris, d-r-r kökünün "faydanın ve iyiliğin zıddı olarak zarar vermek, noksanlık, sıkıntı ve yıkım" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "darar" kelimesinin insana isabet eden fiziksel, ruhsal veya uhrevi her türlü acı ve musibet olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "nef' ve darr" (fayda ve zarar) ikilisinin muazzam bir teolojik çerçeve çizdiğini analiz eder. İzutsu'ya göre bir varlığın ilah veya şefaatçi olabilmesinin yegane ontolojik kanıtı, fayda sağlama veya zararı defetme gücüdür. Ayet, hesap gününde insanların ve sahte tanrıların birbirlerine fayda (cennet/kurtuluş) veya zarar (cehennem/azap) verme konusunda yetkilerinin mutlak olarak sıfırlandığını ilan ederek şirkin felsefi zeminini bütünüyle yok eder.

        nekûlu (وَنَقُولُ)

        Kök harfleri: k-v-l

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi sese dönüştürmek, telaffuz etmek ve bir fikri ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin belirli bir anlam ve maksat taşıyan söz olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin birinci çoğul şahıs (Biz deriz) formunda gelmesinin barındırdığı ilahi azamete dikkat çeker. Sahte tanrıların ve müttefiklerin tamamen sustuğu o mutlak çaresizlik anında, tek meşru, yargılayıcı ve sarsılmaz sözün (hükmün) bizzat Allah tarafından söyleneceği bu görkemli hitapla belirtilir.

        lillezîne (لِلَّذِينَ)

        Arapçada "o kimseler ki, onlara" anlamına gelen, ism-i mevsul (ilgi zamiri) ve harf-i cer (li) birleşimidir. Hükmün muhataplarını belirler.

        zalemû (ظَلَمُوا)

        Kök harfleri: z-l-m

        İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi kendi yeri dışındaki bir yere koymak, hakkını eksiltmek ve karanlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını adaletten sapmak, hakkı ihlal etmek ve sınırı aşmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "zulüm" kavramının sadece sosyal bir adaletsizlik olmadığını; ontolojik olarak Allah'a ait olan uluhiyet ve itaat hakkını alıp melekler, cinler veya putlar gibi yaratılmışlara (yanlış yere) koymak, yani şirke sapmak olduğunu analiz eder. Ayetteki "zulmedenler" nitelemesi, doğrudan bu varoluşsal sapmayı (şirki) gerçekleştirenleri hedef alır.

        zûkû (ذُوقُوا)

        Kök harfleri: z-v-k

        İbn Fâris, z-v-k kökünün "dille tatmak, bir şeyin lezzetini veya acısını doğrudan tecrübe etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevk" eyleminin fiziksel bir tat almanın ötesinde, kişinin bir acıyı, azabı veya sevinci ruhunun ve bedeninin en derinliklerinde, sarsıcı bir biçimde hissetmesi (metaforik tatma) olarak kullanıldığını açıklar. Dücane Cündioğlu, ayetteki bu emir kipinin (Tadın!) barındırdığı psikolojik ve edebi cezalandırmaya (ironiye) dikkat çeker. Dünyada ayetleri reddederken kibirle refahın, servetin ve zevklerin "tadını çıkaran" o şımarık elitler (mütrefler); ahirette soyut bir cezayla değil, inkar ettikleri o dehşetin en yakıcı haliyle, bedensel ve varoluşsal bir "tatma" eylemiyle yüzleşmeye mahkum edilirler.

        'azâbe (عَذَابَ)

        Kök harfleri: a-z-b

        İbn Fâris, a-z-b kökünün "alıkoymak, engellemek ve men etmek" anlamının yattığını belirtir. Kişiyi rahatlıktan, huzurdan ve hayattan alıkoyduğu için cezaya "azap" dendiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, azabın insana şiddetli elem veren acı olduğunu kaydeder.

        en-nâri (النَّارِ)

        Kök harfleri: n-v-r

        İbn Fâris, n-v-r kökünün "ateş, ısı, ışık ve aydınlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nâr" kelimesinin yakıcı, yok edici ve şiddetli alev olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (özellikle Aramice "nûrâ") etimolojik kökenlerine işaret eder ve Ortadoğu'nun eskatolojik (ahirete dair) tasavvurlarında mutlak cezalandırma aracı olarak "ateş" (nâr) kavramının merkezi bir teolojik yeri olduğunu doğrular.

        elletî (الَّتِي)

        Arapçada müennes (dişil) kelimeler için kullanılan "ki o" anlamında ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Kendisinden sonra gelen cümlenin, "ateş" kelimesinin sıfatı/açıklayıcısı olduğunu gösterir.

        kuntum (كُنْتُمْ)

        Kök harfleri: k-v-n

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, geçmişte yaşanmış ve kişinin karakterine işlemiş sürekli bir durumu ifade ettiğini söyler.

        bihâ (بِهَا)

        Arapçada "onu, ona" anlamına gelen harf-i cer ve zamir birleşimidir. İnkarcıların yalanlama eyleminin doğrudan "o ateşe" (cehenneme/ahirete) yönelik olduğunu belirtir.

        tukezzibûne (تُكَذِّبُونَ)

        Kök harfleri: k-z-b

        İbn Fâris, k-z-b kökünün "gerçeğin, doğruluk ve dürüstlüğün (sıdk) tam zıddı olan yalan, asılsızlık ve reddetmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzîb" eyleminin, sunulan apaçık bir hakikati (vahyi, ahireti) inatla, bilinçli olarak ve kasten yalan saymak, iftira atmak olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde tekzib kavramının sıradan bir bilişsel hata veya masum bir şüphe olmadığını vurgular. Tekzib; ilahi mesajı etkisiz kılmak için üretilen aktif, küstah ve örgütlü bir yalanlama mekanizmasıdır. Ayetin sonu, muazzam bir ilahi adalet (teodise) tespitiyle kapanır: Onlar, dünyadayken zekalarıyla ve kibirleriyle alay ederek "yalanladıkları" (tukezzibûn) o eskatolojik gerçekliğin (ateşin) bizzat içine atılarak, inkar ettikleri şeyle ontolojik olarak yüzleştirilirler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X