قَالُوا سُبْحَانَكَ اَنْتَ وَلِيُّنَا مِنْ دُونِهِمْۚ بَلْ كَانُوا يَعْبُدُونَ الْجِنَّۚ اَكْثَرُهُمْ بِهِمْ مُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 41. Ayet
Daralt
X
-
40. "O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?’
41. “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı.”
O gün Allah onların hepsini toplayacak. Melekleri ve onlara tapanları. Ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Rab’lerinin, bunlar mıydı size tapmakta olanlar? diye meleklere yaptığı hitabın cevabı değildir. Nitekim melekler şöyle demişti: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara bunlar mıydı size tapmakta olanlar? demiştir. Onların cevabı ise “evet öyledir veya hayır şeklinde olmalıdır. Fakat onların “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin” sözlerinin Cenâb-ı Hakk’ın sorusuna cevap olması mümkün değildir. Ancak şöyle denilebilir: Bu inkârcılar, meleklerin Allah’ı bırakıp kendilerine tapmalarını emrettiklerini iddia etmişlerdir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Sizin emrinizle size tapmakta olanlar bunlar mıydı? Buna karşılık melekler şöyle cevap vermiş olabilirler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Biz onlardan beriyiz. Biz asla onlara bize tapmalarını emretmedik. Sen bunu bizden daha iyi bilmektesin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Gerçekte onlar bu hususta cinlerin ve şeytanların emrine itaat ediyorlardı. Zira şayet biz bunu onlara emretmiş olsaydık, senin dostların olmazdık, ayrıca onlar değil de sen bizim velimiz olmazdın. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. îsâ’ya (a.s.) şöyle buyurması gibidir; “İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı edinin’ dedin?”. Cenâb-ı Hak onun onlara böyle bir şey söylemediğini ezelî ilmiyle bilmekteydi. Fakat ötekiler onun kendilerine böyle bir şey söylediğini ve emrettiğini iddia etmişlerdi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yaptıklarından dolayı onları kınamak, ayıplamak ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya çıkarmak üzere bunu îsâ’ya (a.s.) sormuştur. Buna göre tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyetin de bu mânaya gelmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı. Onlar cinlere tapmayı kastetmiyorlardı. Fakat taptıkları varlıklara, onların emriyle taptıkları için tapma cinlere nispet edilmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin”. Yine bu beyan tıpkı İbrahim’in (a.s.) şu sözü gibidir: “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”. Onlar, şeytana tapmalarını kastetmiyorlardı. Fakat Allah’ı bırakıp da taptıkları varlıklara şeytanın emriyle taptıkları için sanki ona tapmışlar gibi tapma fiili şeytana nispet edilmiştir.
Yorumu Yorumla
-
kâlû (قَالُوا)
Kök harfleri: k-v-l
İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi sese dönüştürmek, telaffuz etmek ve bir fikri ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü sıradan, anlamsız sesten farklı olarak; belirli bir inanç, iddia ve maksat taşıyan organize edilmiş söz olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, meleklerin Allah'ın sorusuna verdikleri cevabın anlık bir tepki değil; kendilerine tapıldığını iddia eden müşriklere karşı geliştirdikleri kesin, teolojik ve ortak bir reddiye (kavl) olduğunu gösterir.
subhâneke (سُبْحَانَكَ)
Kök harfleri: s-b-h
İbn Fâris, s-b-h kökünün "suda veya havada hızla yüzmek, akıp gitmek ve uzaklaşmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tesbih kavramının Allah'ı her türlü noksanlıktan, acziyetten ve beşeri tasavvurdan uzak tutmak (tenzih etmek) olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kelime ağında "Subhan" ifadesinin, Allah'ın mutlak aşkınlığının (transcendence) ve benzersizliğinin ilanı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, meleklerin bu nidasının barındırdığı eskatolojik (ahirete dair) paniğe ve edebe dikkat çeker; melekler, müşriklerin onlara atfettiği "ilahlık veya şefaatçilik" iftirasından dehşetle kaçarak, Allah'ın yegane ve erişilmez otorite olduğunu telaşla ve mutlak bir teslimiyetle onaylamaktadırlar.
veliyyunâ (وَلِيُّنَا)
Kök harfleri: v-l-y
İbn Fâris, v-l-y kökünün "iki şeyin aralarında hiçbir boşluk, mesafe kalmayacak şekilde yan yana gelmesi, bitişik olması, yakınlık ve dostluk" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "veli" kelimesinin koruyan, yardım eden, işleri üstlenen ve itaat edilen mutlak otorite olduğunu söyler. Dücane Cündioğlu, meleklerin "Bizim velimiz (dostumuz/otoritemiz) ancak Sensin" şeklindeki tahsis (sınırlandırma) ifadesine dikkat çeker. Bu beyan, meleklerle müşrikler arasında dünyada var olduğu zannedilen sözde teolojik bağı ve şefaat beklentisini radikal bir biçimde koparıp atar; evrendeki yegane otoritenin (velayetin) sadece Allah'a ait olduğu tescillenir.
min dûnihim (مِنْ دُونِهِمْ)
Kök harfleri: d-v-n
İbn Fâris, d-v-n kökünün "aşağıda olmak, geride kalmak ve bir şeyin dışında/berisinde olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin bir şeyden mertebece daha aşağıda olanı veya bir şeyin tamamen dışında kalanı tanımladığını kaydeder. Angelika Neuwirth, ayetteki bu kullanımın ("onları bırakıp / onlara rağmen") son derece güçlü bir ontolojik dışlama olduğunu analiz eder. Melekler, tapanları (müşrikleri) kendi varoluş alanlarının tamamen dışına ve "aşağısına" iterek, ilahi mahkemede kendi saflarını mutlak bir biçimde ayırırlar.
bel (بَلْ)
Kök harfleri: b-l (Arapçada idrâb/geçiş edatıdır)
Râgıb el-İsfahânî, "bel" kelimesinin önceki sözü veya zannı tamamen çürütüp yeni, kesin ve şaşırtıcı bir hakikate (karşı teze) geçmek için kullanılan bir edat olduğunu açıklar. Melekler bu edatla savunmadan çıkarak, müşriklerin asıl kime taptıklarını ifşa eden o büyük teolojik saptamayı başlatırlar.
kânû (كَانُوا)
Kök harfleri: k-v-n
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçmişte başlayıp süreklilik arz eden, kişinin ayrılmaz bir vasfı haline gelen kökleşmiş bir durumu ifade ettiğini söyler. Müşriklerin ibadet eyleminin anlık bir sapma değil, dünyevi hayatları boyunca sistematik hale getirdikleri bir "şirk hali" olduğunu vurgular.
ya'budûne (يَعْبُدُونَ)
Kök harfleri: a-b-d
İbn Fâris, a-b-d kökünün temelinde "boyun eğmek, yumuşaklık ve itaat etmek" anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının, insanın bir kudrete karşı duyduğu en üst düzeydeki tezellül ve mutlak itaat hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında ibadet kavramının sadece ritüelleri (dua, secde) kapsamadığını; kişinin ontolojik olarak otoritesini kime teslim ettiğini ve kimin yasalarına/fısıltılarına boyun eğdiğini tanımladığını analiz eder. Müşrikler meleklerin heykellerine taparak onlara ibadet ettiklerini sanmışlardır; oysa melekler, onların aslında başka bir kaynağa "itaat ettiklerini" ifşa ederler.
el-cinne (الْجِنَّ)
Kök harfleri: c-n-n
İbn Fâris, c-n-n kökünün "bir şeyi örtmek, gizlemek, gözden saklamak ve karanlıkta bırakmak" anlamına geldiğini belirtir. Gecenin karanlığına "cünun", anne karnındaki gizli yavruya "cenin", insan duyularından gizlenmiş varlıklara da bu kökten türeyerek "cin" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, cin kavramının insan gözünden perdelenmiş, metafiziksel ve irade sahibi varlıklar olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Özellikle Aramice/Süryanice) "gizli ruhlar/tanrılar" (genii) kavramıyla olan köklü tarihsel bağlarına dikkat çekerken, Kur'an'ın bu varlıkları putperest panteondan çıkarıp hesap verecek iradeli yaratıklar statüsüne indirdiğini doğrular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "cin" vurgusunun barındırdığı teolojik ironiyi tahlil eder. Müşrikler zahirde (görünüşte) nurani varlıklar olan melekleri şefaatçi edindiklerini iddia etseler de, melekler bu illüzyonu parçalar: Müşrikler aslında kendi karanlık arzularını kışkırtan, onlara şirk fikrini fısıldayan görünmez şeytani güçlere (cinlere) gönüllü olarak kulluk ve itaat etmişlerdir. Putlar ve heykeller, cinlerin fısıltılarının sadece taştan paravanlarıdır.
ekseruhum (أَكْثَرُهُمْ)
Kök harfleri: k-s-r
İbn Fâris, k-s-r kökünün "azlığın zıddı olarak çokluk, bolluk, sayıca fazla olma" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesret" kavramının bir bütünün en büyük parçasını, çoğunluğu ifade ettiğini söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki "çoğunluk" vurgusunun genellikle niteliksel bir yozlaşmaya, kitlelerin düşünmeden ve sorgulamadan sürü psikolojisiyle hareket ederek hakikatten (vahiyden) kopuşuna işaret ettiğini kaydeder.
bihim (بِهِمْ)
Arapçada "onlara" anlamına gelen harf-i cer ve zamir birleşimidir. İmanın ve güvenin yöneldiği sahte adresi (cinleri/şeytanları) gösterir.
mu'minûne (مُؤْمِنُونَ)
Kök harfleri: e-m-n
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun ve paniğin zıddı olan mutlak güven, kalbin sükunet bulması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini, kalbin şüphelerden arınarak bir hakikate mutlak surette güvenmesi ve teslim olması olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki sisteminde iman kavramının pasif bir inanç değil, kişinin varoluşsal rotasını ve eylemlerinin merkezini belirleyen dinamik bir "güven sözleşmesi" olduğunu analiz eder. İzutsu'ya göre meleklerin bu tespiti muazzam bir psikolojik gerçeği yüzlerine vurur: Müşrikler meleklere inandıklarını iddia etseler de, onların iç dünyalarındaki asıl itaatleri, korkuları ve varoluşsal güvenleri (imanları) onları yoldan çıkaran şeytanlara/cinlere yöneliktir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla