Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 40. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 40. Ayet

    وَيَوْمَ يَحْشُرُهُمْ جَم۪يعاً ثُمَّ يَقُولُ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ اِيَّاكُمْ كَانُوا يَعْبُدُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme yahşuruhum cemî’an śümme yekûlu lilmelâ-iketi ehâulâ-i iyyâkum kânû ya’budûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      40. "O gün Allah onların hepsini toplayacak ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar?’

      41. “Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı.”


      O gün Allah onların hepsini toplayacak. Melekleri ve onlara tapanları. Ve meleklere soracak: Bunlar mıydı size tapmakta olanlar? Melekler şöyle cevap verecekler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Rab’lerinin, bunlar mıydı size tapmakta olanlar? diye meleklere yaptığı hitabın cevabı değildir. Nitekim melekler şöyle demişti: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Çünkü Cenâb-ı Hak onlara bunlar mıydı size tapmakta olanlar? demiştir. Onların cevabı ise “evet öyledir veya hayır şeklinde olmalıdır. Fakat onların “Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin” sözlerinin Cenâb-ı Hakk’ın sorusuna cevap olması mümkün değildir. Ancak şöyle denilebilir: Bu inkârcılar, meleklerin Allah’ı bırakıp kendilerine tapmalarını emrettiklerini iddia etmişlerdir. Bu durumda Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuş olur: Sizin emrinizle size tapmakta olanlar bunlar mıydı? Buna karşılık melekler şöyle cevap vermiş olabilirler: Hâşâ! Sen yüceler yücesisin. Bizim velimiz onlar değil sensin. Biz onlardan beriyiz. Biz asla onlara bize tapmalarını emretmedik. Sen bunu bizden daha iyi bilmektesin. Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı. Gerçekte onlar bu hususta cinlerin ve şeytanların emrine itaat ediyorlardı. Zira şayet biz bunu onlara emretmiş olsaydık, senin dostların olmazdık, ayrıca onlar değil de sen bizim velimiz olmazdın. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın Hz. îsâ’ya (a.s.) şöyle buyurması gibidir; “İnsanlara sen mi ‘Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı edinin’ dedin?”. Cenâb-ı Hak onun onlara böyle bir şey söylemediğini ezelî ilmiyle bilmekteydi. Fakat ötekiler onun kendilerine böyle bir şey söylediğini ve emrettiğini iddia etmişlerdi. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, yaptıklarından dolayı onları kınamak, ayıplamak ve iddialarında yalancı olduklarını ortaya çıkarmak üzere bunu îsâ’ya (a.s.) sormuştur. Buna göre tefsirini yaptığımız yukarıdaki âyetin de bu mânaya gelmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.

      Gerçekte onlar cinlere tapıyorlardı; çoğu onlara inanmıştı. Onlar cinlere tapmayı kastetmiyorlardı. Fakat taptıkları varlıklara, onların emriyle taptıkları için tapma cinlere nispet edilmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ey âdemoğulları! Şeytana kulluk etmeyin”. Yine bu beyan tıpkı İbrahim’in (a.s.) şu sözü gibidir: “Babacığım! Şeytana kulluk etme!”. Onlar, şeytana tapmalarını kastetmiyorlardı. Fakat Allah’ı bırakıp da taptıkları varlıklara şeytanın emriyle taptıkları için sanki ona tapmışlar gibi tapma fiili şeytana nispet edilmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yevme (يَوْمَ)

        Kök harfleri: y-v-m

        İbn Fâris, y-v-m kökünün "gündüz aydınlığı, güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre veya mutlak bir zaman dilimi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin fiziki 24 saatlik döngüyü ifade edebileceği gibi, başı ve sonu olan herhangi bir devreyi, çağı veya ahiret safhasını (kıyamet gününü) da tanımladığını açıklar. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahirete dair) kurgusunda "yevm" kavramının sıradan bir takvim günü olmadığını analiz eder. Bu kelime, müşriklerin döngüsel zaman algısını kırıp, tüm kozmik ve insani tarihin sonlandığı nihai hesaplaşma anını (telos) simgeler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin başındaki "ve yevme" (o gün) vurgusunun, muhatabı doğrudan kıyamet sahnesinin merkezine çeken, zamanın dünyevi akışını donduran sarsıcı bir eskatolojik uyarı olduğuna işaret eder.

        yahşuruhum (يَحْشُرُهُمْ)

        Kök harfleri: h-ş-r

        İbn Fâris, h-ş-r kökünün "bir topluluğu yerinden çıkarıp bir yere sevk etmek, toplamak ve sıkıştırmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eylemini, insanları hesap vermek üzere bulundukları yerden (kabirlerinden) çıkarıp ilahi divana zorla ve kitleler halinde sevk etmek olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kelime ağında "haşr" kavramının, dünyevi tüm hiyerarşilerin ve statülerin sıfırlandığı, insanların Yaratıcı'nın mutlak otoritesi karşısında çaresiz ve pasif bir yığın olarak eşitlendiği o büyük ontolojik toplanmayı temsil ettiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette fiilin geniş/gelecek zaman formunda (yahşuru / toplayacak) kullanılmasının psikolojik etkisine dikkat çeker; bu kullanım, o dehşetli toplanma anını donuk bir gelecek bilgisinden çıkarıp, sanki muhatabın gözü önünde şu an gerçekleşiyormuş gibi canlı ve dinamik bir tabloya dönüştürür.

        cemî'an (جَمِيعًا)

        Kök harfleri: c-m-a

        İbn Fâris, c-m-a kökünün "dağınık olan şeyleri bir araya getirmek, toplamak ve birleştirmek" anlamına geldiğini belirtir. Ayrılığın (tefrika) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "cem" kelimesinin bir araya gelmiş kitleleri ve topluluğu eksiksiz olarak ifade ettiğini söyler. Dücane Cündioğlu, ayetteki "cemî'an" (hepsini birden / toptan) kelimesinin barındırdığı kuşatıcılığa dikkat çeker. İlahi mahkemeden kaçışın, imtiyazın veya istisnanın olmadığını; dünyada birbirine düşman olanların, tapanların, tapılanların, ezenlerin ve ezilenlerin mutlak bir eşzamanlılıkla aynı meydana döküleceğini vurgulayan sarsıcı bir teolojik matematik ifadesidir.

        summe (ثُمَّ)

        Arapçada "sonra" anlamına gelen bir atıf edatıdır. Râgıb el-İsfahânî, "summe" edatının iki olay veya eylem arasında hem sırasal (tertip) hem de zamansal veya aşamasal bir boşluk, bir gecikme (terâhî) bulunduğunu ifade ettiğini açıklar. Ayetteki kullanımı, bütün insanlığın dehşet içinde toplanmasının (haşr) ardından, o ağır, sessiz ve gerilimli sükunetin yaşanacağını; hesaplaşmanın ve ilahi sorgulamanın bu mutlak sessizliğin "sonrasında" (summe) başlayacağını gösteren muazzam bir sahneleme (dramatizasyon) aracıdır.

        yekûlu (يَقُولُ)

        Kök harfleri: k-v-l

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi sese dönüştürmek, telaffuz etmek ve bir fikri ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin rastgele bir sesten ziyade, belirli bir iddia, maksat ve anlam taşıyan organize edilmiş söz olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu bağlamda "söyler / der" eyleminin, doğrudan Yüce Allah'ın hesap günündeki o mutlak, şaşmaz ve sorgulayıcı kelamını (hitabını) temsil ettiğini kaydeder.

        lil-melâiketi (لِلْمَلَائِكَةِ)

        Kök harfleri: m-l-k (veya l-e-k)

        İbn Fâris, l-e-k kökünün "haber göndermek, risalet ve elçilik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, melek kelimesinin "me'lek"ten (mesaj/haber) türediğini, Allah'ın emirlerini uygulayan ve O'ndan vahiy getiren nurani, itaatkar varlıklar olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik kökenlerini derleyerek, İbranice ve Aramice "mal'âkh" (elçi/haberci) kelimeleriyle ortak bir geçmişe sahip olduğunu, Etiyopyaca (Ge'ez) üzerinden Arapçaya yerleştiğini doğrular. Gabriel Said Reynolds, ayette ilahi hitabın muhatabı olarak meleklerin seçilmesinin barındırdığı teolojik ironiye dikkat çeker. Müşrikler dünyada melekleri "Allah'ın kızları" veya şefaatçi aracı ilahlar olarak görüp onlara tapmışlardır; Allah kıyamette bu sahte inancı bizzat meleklerin ağzından çürütmek için, önce tapanları (müşrikleri) değil, tapılanları (melekleri) sorguya çekerek eşsiz bir ilahi mahkeme kurgusu yaratır.

        e-hâulâi (أَهَٰؤُلَاءِ)

        Arapçada soru edatı (e / hemze) ve yakındaki çoğulları işaret eden zamirin (hâulâi / şunlar, bunlar) birleşimidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, soru edatıyla birleşen bu işaret zamirinin ("şunlar mı?") barındırdığı psikolojik ve eskatolojik aşağılamayı (tahkir) analiz eder. Allah, dünyada kibirlenen, kendilerini toplumun efendileri (müstekbir) sanan müşrikleri mahşerde isimleriyle veya dünyevi sıfatlarıyla muhatap almaz; onları mahkeme salonundaki iradesiz ve değersiz nesneler gibi meleklerine "şunlar" diyerek işaret eder. Bu, dünyevi kimliklerin ilahi huzurda tamamen silindiğinin ve hiçliğe indirgendiğinin dilsel göstergesidir.

        iyyâkum (إِيَّاكُمْ)

        Arapçada "sadece size, bizzat size" anlamına gelen, tahsis ve vurgu bildiren ayrık (munfasıl) nesne zamiridir. Dücane Cündioğlu, "iyyâ" zamirinin cümleyi başa alarak sağladığı sınırlandırma (hasr) işlevine dikkat çeker. Allah'ın meleklere yönelttiği "Sadece size mi tapıyorlardı?" (iyyâkum kânû ya'budûn) sorusu; melekleri bir tarafa, şirke sapanları diğer tarafa koyan, aralarındaki sözde ontolojik bağı ve şefaat beklentisini meleklerin reddetmesini sağlayacak olan en keskin hukuki ve teolojik sorgu cümlesidir.

        kânû (كَانُوا)

        Kök harfleri: k-v-n

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçmişte gerçekleşen, kökleşen ve süreklilik bildiren bir eylemi veya varoluşsal durumu ifade ettiğini söyler. Müşriklerin ibadet eyleminin anlık bir sapma değil, dünyadaki hayatları boyunca benimsedikleri kalıcı bir "şirk hali" olduğunu vurgular.

        ya'budûne (يَعْبُدُونَ)

        Kök harfleri: a-b-d

        İbn Fâris, a-b-d kökünün temelinde "boyun eğmek, yumuşaklık ve itaat etmek" anlamının yattığını belirtir. Ayak basıla basıla düzleşmiş ve yumuşamış yola "tarîkun mu'abbad" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" kavramının, insanın kendisini yaratan kudrete karşı duyduğu en üst düzeydeki tezellül, sevgi ve mutlak itaat hali olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında ibadet (kulluk) kavramının sadece belirli şekli ritüelleri (dua, secde) yerine getirmek olmadığını analiz eder. İzutsu'ya göre kulluk; kişinin hayatının merkezine koyduğu mutlak itaat, boyun eğme ve ontolojik otorite kabul etme eylemidir. Bu soruda vurgulanan şey, müşriklerin meleklere sadece ritüelistik olarak yönelmeleri değil; onları Allah'ın yegane otoritesine ortak koşan bir iktidarın ve itaatin (ibadetin) merkezine yerleştirmeleridir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X