وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُٓ اِلَّا لِمَنْ اَذِنَ لَهُۜ حَتّٰٓى اِذَا فُزِّعَ عَنْ قُلُوبِهِمْ قَالُوا مَاذَاۙ قَالَ رَبُّكُمْۜ قَالُوا الْحَقَّۚ وَهُوَ الْعَلِيُّ الْكَب۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
"Allah katında, O’nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. Sonunda kalplerinden korku giderilince, ‘Rabb’iniz ne buyurdu?’ derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. O yücedir, uludur:'
Allah katında, O’nun izin verdiği kimselerden başkasının şefaati yarar sağlamaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah’ın kendisine izin verdiği kimseler hariç hiç kimse bir başkasına şefaat edemez. O, inkârcılardan birine şefaat izni vermez. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu onların şu sözleri dolayısıyla belirtmiştir: “Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır”; “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”. Veya Cenâb-ı Hak şunu belirtmektedir: Sizin kendilerinden şefaat umduğunuz varlıklar, O’nun bildirdiği üzere bir korku ve dehşet içerisinde bulunmaktadırlar. Dolayısıyla nasıl olur da onların şefaatini umarsınız? Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Sonunda kalplerinden korku giderilince. Veya onlar zerre miktarı bir bilgi ve kudrete, bundan daha büyüğüne ve daha küçüğüne sahip olamıyorken nasıl olur da şefaate mâlik olsunlar? Veya O, buna benzer bir beyanı bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonunda kalplerinden korku giderilince, Rabb’iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Bu cümlenin burada kendisine bağlantı kurulacak bir bağlantısı (sıla) yoktur. Yine kendisine atıf yapılacak daha önceki bir beyan da söz konusu değildir. Başlangıç cümlesi olarak da mâna doğru olmamaktadır. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demektedir: İsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.) arasında bir peygamberin gelmediği uzun bir dönem vardı. Allah Hz. Muhammed’i (s.a.) peygamber olarak gönderdiğinde ve ona nübüvvetin verilmesi hakkında Cibril (a.s.) ile konuştuğunda melekler bunu duydular ve kıyametin artık kopacağını zannettiler ve bu sebeple duydukları sözlerden dolayı şaşırıp kaldılar. Cibril (a.s.) gökten yere indiğinde her uğradığında onlarla konuşmaya başladı, tâ ki onlar için her şey açığa çıktı. Bunun üzerine birbirlerine şöyle dediler: Rabb’iniz ne buyurdu? Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Yani vahyi buyurdu. Bazıları şöyle demiştir: Vahiy gökten indiği vakit bir kaya üzerinde hareket eden zincirin sesi gibiydi. Onlar şöyle demiştir: Dolayısıyla melekler bundan korkuyorlar ve secdeye kapanıyorlardı. Sonunda kalplerinden korku giderilince. Dediler ki: Onların kalplerindeki bu korku ortadan kalkınca. Rabb’iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. O yücedir, uludur.
Sonunda kalplerinden korku giderilince. Denildi ki: Üzerindeki örtü ortadan kaldırılınca. Kisâî şöyle demiştir: Sonunda kalplerinden korku giderilince. Bu beyanda geçen “füzzia” kelimesi “feza‘” kökünden türemiştir. O şöyle buyurmaktadır: Kalplerindeki korku çıkarıldı. Onun kalbine korku saldı. Burada “heyyebehû”, “rakkahû” ve “fezzea” fiilleri aynı anlama gelmektedir. “Furriğa” şeklinde “râ” (ر) harfiyle okuyanlar şöyle demektedir: Onların kalbinden korku çıkarıldı ve korku ile meşgul olmaktan kurtarıldı. Bu İbn Mesûd’un kırâatidir.
Bazıları Rabb’iniz ne buyurdu? derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu mâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Onlar ona getirdikleri emri bildirir ve sadece hak olanı söylerler. Ne arttırırlar ne de eksiltirler.
Sonunda kalplerinden korku giderilince, ‘Rabb’iniz ne buyurdu?’ derler. Onlar da şu cevabı verirler: Hak olanı buyurdu. Bu ilâhî beyan şu mânaya gelebilir: Onların bu korkusu ve bu sözleri kıyâmettedir. Kıyametin kopmasından korkmuşlardır. Bu beyan "hattâ izâ fezea” şeklinde “fâ” harfinin fethasıyla da okunmuştur. Yani Allah onları korkudan emin kılınca. Yani Allah onların kalbinden korkuyu çıkarıp attığında ve bu durumu ortadan kaldırdığında. En doğrusunu Allah bilir.
Ebû Avsece şöyle demiştir: “Füzzia”, ortadan kaldırıldı demektir. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Füzzia”, hafifletildi demektir.
Yorumu Yorumla
-
tenfe'u (تَنْفَعُ)
Kök harfleri: n-f-a
İbn Fâris, n-f-a kökünün temel anlamının "zararın (darar) zıddı olarak fayda sağlamak, yararlı olmak, iyilik dokunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramını insanın arzuladığı iyiliğe ve hedefe ulaşmasına yardımcı olan, onu destekleyen her türlü eylem veya nesne olarak tanımlar. Ayetteki olumsuz kullanımıyla (lâ tenfe'u / fayda vermez), Allah'ın mutlak otoritesi karşısında, O'nun izni olmaksızın girişilecek hiçbir eylemin, hiçbir aracılığın nihai bir geçerliliğe veya kurtarıcı bir yarara sahip olamayacağı ontolojik bir kesinlikle ifade edilir.
eş-şefâ'atu (الشَّفَاعَةُ)
Kök harfleri: ş-f-a
İbn Fâris, ş-f-a kökünün "tek (vitr) olan bir şeyi çifte (şef') tamamlamak, eşleştirmek, bir şeyi diğerine eklemek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şefaat kavramının sözlük anlamından yola çıkarak, makam ve güç sahibi (yüksek) birinin, zayıf (aşağı) birine katılması, onun eksiğini tamamlaması ve ona arka çıkması suretiyle yapılan aracılık olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi Cahiliye dönemi Arap inançlarından alıp nasıl radikal bir şekilde dönüştürdüğünü analiz eder. Müşrikler, putlarının veya meleklerin Allah karşısında bağımsız, şartsız ve zorlayıcı bir "şefaat" (aracılık) gücü olduğuna inanıyorlardı. İzutsu'ya göre bu ayet, şefaati reddetmez; ancak onu pagan bağlamından koparıp tamamen Allah'ın iznine ve tekelinde olan bir sisteme (monoteistik bir çerçeveye) bağlayarak sahte ilahların otoritesini yıkar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki vurgunun, müşriklerin şefaat beklentisini dekonstrükte etmek (yapıbozuma uğratmak) olduğunu belirtir; müşriklerin zannettiği gibi Allah'a rağmen veya O'nu ikna ederek yapılacak "kayırmacı" bir şefaatin evrensel ilahi nizamda yeri yoktur. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmindeki şefaat tartışmalarını özetlerken, bu ayetin şefaatin mutlak şartını (sadece Allah'ın izin verdikleri için geçerli olması) belirleyen en temel teolojik referanslardan biri olduğunu kaydeder.
'indehu (عِنْدَهُ)
Kök harfleri: a-n-d
İbn Fâris, a-n-d kökünün "bir şeyin yanında olmak, huzurunda bulunmak, yakınlık ve yönelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inde" zarfının mekansal, zamansal veya manevi (statü olarak) bir yakınlığı, birinin huzurunda olmayı ifade ettiğini söyler. Ayetteki kullanımı, şefaatin sıradan bir mekanda değil, doğrudan Allah'ın yüce divanında, O'nun mutlak egemenlik ve hesap sorma makamında (huzurunda) gerçekleşecek bir eylem olduğunu vurgular.
ezine (أَذِنَ)
Kök harfleri: e-z-n
İbn Fâris, e-z-n kökünün organ olarak "kulak" (üzün) anlamına geldiğini, buradan türeyerek "dinlemek, kulak vermek, bilmek ve izin/müsaade vermek" anlamlarını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramının, bir talebi işittikten sonra ona rıza göstermek, yasağı kaldırmak ve iradi olarak onay vermek olduğunu ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin fiziksel (kulak) ve metafiziksel (onay) boyutları arasındaki anlamsal köprüye dikkat çeker. Ona göre şefaatin gerçekleşebilmesi, Yüce Yaratıcı'nın o aracılık talebini önce "işitmesine" (işitilmeye değer bulmasına) ve ardından kendi mutlak iradesiyle onaylamasına (izin vermesine) bağlıdır.
fuzzi'a (فُزِّعَ)
Kök harfleri: f-z-a
İbn Fâris, f-z-a kökünün "aniden korkuya kapılmak, dehşete düşmek, kalbin yerinden oynaması" anlamına geldiğini belirtir. Ancak bu fiilin ayetteki gibi meçhul (edilgen) formda ve "an" edatıyla (fuzzi'a 'an) kullanıldığında zıt bir anlam kazandığını; "korkunun, dehşetin ve paniğin kişinin üzerinden kaldırılması, giderilmesi" anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, faza' kelimesinin insanı aniden sarsan, aklını başından alan şiddetli bir korku olduğunu, ayetteki "fuzzi'a 'an kulûbihim" kalıbının ise kalplerden bu boğucu ve felç edici dehşet halinin sökülüp atılmasını, sükunetin geri dönmesini anlattığını söyler. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret ve kıyamet sahnelerine dair) dilindeki bu dramatik psikolojik geçişe vurgu yapar. Hesap gününde ilahi vahyin veya hükmün ağırlığı karşısında meleklerin veya insanların yaşadığı o kozmik dehşet (faza') hali, ancak Allah'ın müdahalesiyle dağılır ve hakikatin idrak edilebileceği o şeffaf bilinç anı başlar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründe bu kelimenin genellikle ilahi hitabın azameti karşısında baygınlık veya şiddetli korku geçiren meleklerin, korkuları giderildikten sonraki uyanış anını tasvir etmek için kullanıldığını kaydeder.
kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)
Kök harfleri: k-l-b
İbn Fâris, k-l-b kökünün "bir şeyi döndürmek, çevirmek, bir halden diğerine değiştirmek ve altüst etmek" anlamına geldiğini belirtir. İnsanın iç dünyasına "kalp" denmesinin sebebinin, düşüncelerin, niyetlerin ve duyguların orada sürekli değişmesi, bir kararda durmayıp halden hale inkılap etmesi (dönüşmesi) olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kalbin bedendeki kanı pompalayan fizyolojik bir organ olmasının ötesinde, insanın anlama, kavrama, hissetme ve inanma merkezi olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an psikolojisinde kalbin sadece duygusal bir merkez olmadığını, aynı zamanda entelektüel ve ruhsal bir idrak (epistemolojik kavrayış) organı olduğunu vurgular. Kalplerden dehşetin (faza') kaldırılması, sadece bir rahatlama değil, hakikati algılayacak o zihinsel ve ruhsal berraklığın yeniden tesis edilmesidir.
el-hakka (الْحَقَّ)
Kök harfleri: h-k-k
İbn Fâris, h-k-k kökünün "bir şeyin sabit, sarsılmaz, doğru olması ve yerini bulması" anlamına geldiğini belirtir. Şüphenin ve yok olmaya mahkum olanın (batılın) tam zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "Hakk" kavramının bir şeyin olması gerektiği gibi, en doğru, en adil ve en gerçek haliyle var olması veya söylenmesi olduğunu ifade eder. Dücane Cündioğlu, Hak kavramının Kur'an'daki kullanımının sadece "doğru söz" anlamında epistemolojik bir değer taşımadığını; aynı zamanda varoluşsal ve ontolojik bir "gerçeklik" olduğunu savunur. "Rabbiniz ne dedi?" sorusuna verilen "Hak (gerçek) olanı söyledi" cevabı, Allah'ın sözünün evrendeki yegane sarsılmaz, şaşmaz ve mutlak realite olduğunun en üst düzeydeki (melekler boyutundaki) tasdikidir.
el-'aliyyu (الْعَلِيُّ)
Kök harfleri: a-l-v
İbn Fâris, a-l-v kökünün "yükselmek, yücelmek, üstün olmak ve bir şeyin zirvesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak "el-Aliyy" isminin, O'nun zat, kudret ve makam bakımından yaratılmış olan her şeyin mutlak surette fevkinde (üstünde) olduğunu, hiçbir aklın ve idrakin O'nun yüceliğine ulaşamayacağını ifade eder. Gabriel Said Reynolds, ayet sonlarında ilahi isimlerin kullanılmasının retorik işlevine dikkat çeker. Şefaat iddialarının çürütüldüğü ve meleklerin bile ilahi söz karşısında dehşete düştüğü bir sahnenin ardından "el-Aliyy" (En Yüce) isminin mühür olarak vurulması, müşriklerin sahte tanrılarını ve aracılarını ontolojik olarak tamamen aşağıya iten, Allah'ın mutlak aşkınlığını (transandantal yapısını) tartışılamaz biçimde ilan eden edebi bir stratejidir.
el-kebîru (الْكَبِيرُ)
Kök harfleri: k-b-r
İbn Fâris, k-b-r kökünün "büyüklük, azamet, ululuk" anlamına geldiğini ve küçüklüğün (sığar) zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kibr" ve "kebîr" kavramlarının nitelik, kudret ve zat bakımından üstünlüğü ifade ettiğini söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, el-Kebîr isminin Kur'an'da "el-Aliyy" ismiyle sık sık yan yana kullanıldığını (Aliyyün Kebîr); bu ikilinin, Allah'ın hem makam/şeref olarak erişilmezliğini (Aliyy) hem de zat/kudret olarak evrendeki her şeyi küçülten, aciz bırakan mutlak büyüklüğünü (Kebîr) aynı anda muhatabın zihnine nakşettiğini kaydeder. Bu tasvir, sahte şefaatçilerin O'nun izni olmadan söz söyleyebileceği vehmini kökünden yıkar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla