فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: güvenli şehirler, sebe suresi, uzaklık, sebe suresi 19. ayet, nankörlük, helak, sebe 19, yolculuk, rab, nefis, şükür, zulüm, sabır
-
“Onlar ise ‘Rabb’imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır’ dediler ve kendilerine yazık ettiler. Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik ve darmadağın ettik. Kuşkusuz bunda, yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır!”
Onlar ise Rabb’imiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır dediler. Bu beyanın beş farklı türden dilsel kullanımı bulunmaktadır. Bunlardan biri “Rabbena bâ‘id“ (دعاب انبر) şeklindedir. İkincisi şeddeli olarak “ba‘‘id” şeklindedir. Bu ikisi dua ve talep mânasındadır. Üçüncüsü “bâade”, dördüncüsü “be‘ude”, beşincisi şeddeli olarak “bâ‘‘ade” şeklindedir. Ebû Muâz şöyle demiştir: Eğer mushafın hattında bir değişiklik olmasaydı “bi‘‘ide” şeklinde olması da mümkündü. “Rabbena bâade” şeklindeki kırâat haber mânasındadır. Aynı şekilde “be‘ude” şeklindeki okuma da bu mânadadır. Şeddeli olarak “Bâ‘‘ade beyne esfârine” şeklinde okuyanlara gelince bu kırâat, konak yerleri arasının uzaklaştığına ilişkin bir şikâyet mânası ifade etmektedir. Talep ve dua mânasındaki kullanıma gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- bu şu anlamdadır: Allah’ın onlara olan nimetlerinin çokluğundan, onlardan külfeti kaldırmasından ve oradaki ikametlerinin uzamasından onlar bıkıp usanmışlardı. Bu sebeple onlar akılsızlıklarından ve bilgisizliklerinden dolayı Rab’lerinden bu durumu değiştirmesini talep etmişlerdi. Bunların durumu, Mûsâ’nın (a.s.) kavminin durumu gibidir. Nitekim Allah onlara bıldırcın ve kudret helvası indirdiğinde ve onlardan külfeti kaldırdığında onlar da bu durumdan bıkıp usanmışlar ve şöyle demişlerdi: Biz bir tek yiyecekle dayanamayacağız. Bizim için Rabb’ine dua et de bize toprağın mahsullerinden; sebzelerinden... bitirsin. Bunların durumu da böyledir. Şeddeli olarak “Bâ‘‘ade beyne esfârine” şeklinde okuyanlara gelince buna göre onlar kendilerindeki bolluk ve bereketin gitmesi, tekrardan külfet ve çabalama mecburiyetinde kalmaları sebebiyle şikâyette bulunmuşlardır. Haber mânasına gelen “bâade” şeklindeki kullanıma gelince sanki bu, bütün bunların onlar arasında olduğunu ifade etmektedir. Aralarında bu durumun değişmesini talep eden, içinde bulundukları halin ortadan kalkıp değişmesi durumunda bundan şikâyet eden ve bu durumun ortadan kalktığını haber verenler vardır. Buna göre Mûsâ’nın (a.s.) Firavun’a yönelik şu sözleri bu mânadadır: Mûsâ şöyle dedi: “Çok iyi biliyorum ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi”. Bu beyanda geçen “alimte” kelimesi, “alimtü” şeklinde merfû; “alimte” şeklinde mansup okunmuştur. Mûsâ (a.s.) her iki sözü de söylemiştir. Söz konusu durum Firavun tarafından bilindiğinde ve o bunun Allah katından olduğunu bildiğinde Mûsâ (a.s.) şöyle demiştir; “Çok iyi biliyorum ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi”. Yani “lekad alimte” demiştir. Yoksa o, bu sözlerden sadece birini söylemiş değildir. Buna göre ilk beyan da, buna benzer diğerleri de bu mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.
Biz de onları ibret kıssaları haline getirdik. Yani onları tam olarak helâk ettik. Ve onları darmadağın ettik meâlindeki âyet de bu mânadadır. Yani onları tam olarak helâk ettik. Öyle ki onlar kendilerinden sonrakiler için bir ibret olmuşlardır. Denildi ki: Onları ibret kıssaları haline getirdik. Yani onları hakikat mânasıyla insanlar için kıssa haline getirdik. İnsanlar onların durumunu ve başlarına gelenleri konuşuyorlar. Ve onları darmadağın ettik- Yani onları paramparça ettik. Yani ayırmanın her türlüsü başlarına getirildi. Öyle ki bazılar Mekke’ye, bazıları Medine’ye, bazıları Şam’a, bazıları Bahreyn’e, bazıları Ummân’a ve benzeri yerlere yerleşmiş oldular.
Kuşkusuz bunda, yeterince sabretmesini ve şükretmesini bilenler için ibretler vardır. Buradaki sabreden ve şükredenlerin müminler mânasına gelmesi mümkündür. Sanki O, şöyle buyurmuştur: Bunda müminler için ibretler ve nasihatler vardır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yeterince sabretmesini bilenler için ibretler vardır. Allah’a itaate ve O’nun emrine sabretmesini bilenler için. Yeterince şükretmesini bilenler için. O’nun nimetlerine şükretmesini bilenler için. Yine bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yeterince sabretmesini bilenler için ibretler vardır. Musibetler ve haram kılınan fiillere dair sabretmesini bilenler için. Yeterince şükretmesini bilenler için. Allah’ın nimetlerine şükretmesini bilenler için. Ayrıca sabır ve şükür iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri bunlara iman etme anlamıdır. İkinci mâna davranışa ilişkindir. Dolayısıyla Rabb’inin bütün emirlerine ve yasaklarına sabretmeye ve O’nun bütün nimetlerine şükretmeye iman eder. Buna ilişkin davranış ise bunlara sabretmesi ve Allah’ın nimetlerine şükretmesidir.
Yorumu Yorumla
-
fekâlû (فَقَالُوا)
Kök harfleri: k-v-l
İbn Fâris, k-v-l kökünün "düşünceyi sese dönüştürmek, telaffuz etmek ve bir fikri ifade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin her türlü sıradan sesten farklı olarak, belirli bir anlam ve maksat taşıyan, organize edilmiş söz olduğunu ifade eder. Bu ayette, Sebe halkının refahın getirdiği şımarıklıkla kendi aralarında geliştirdikleri ortak, şuursuz ve nankörce bir söylemi (duayı/şikayeti) aktarmak için kullanılır.
rabbenâ (رَبَّنَا)
Kök harfleri: r-b-b
İbn Fâris, r-b-b kökünün "bir şeye sahip olmak, onu korumak, beslemek ve kemale (olgunluğa) erişinceye kadar adım adım terbiye etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kelimesinin mutlak eğitici, gözetici ve ihtiyaçları karşılayıcı olduğunu söyler. Bu bağlamda, Sebe halkının Allah'a "Rabbimiz" diye hitap ederek kendi emniyetlerini ve rahatlarını sağlayan o muazzam ticari konforun bozulmasını bizzat O'ndan talep etmeleri, nankörlüğün ironik bir zirvesidir.
bâ'id (بَاعِدْ)
Kök harfleri: b-a-d
İbn Fâris, b-a-d kökünün "uzaklık, mesafe, ayrılık" anlamlarına geldiğini ve "yakınlık" (kurb) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bu'd" kelimesinin mekansal, zamansal veya manevi olarak asıl merkezden çok uzakta olmayı ifade ettiğini kaydeder. Ayetteki bu emir kipi (bâ'id/uzaklaştır), Sebe halkının güvenli, birbirine yakın, su kaynaklarıyla dolu konaklama duraklarından (kurâ zâhire) sıkılıp, aradaki mesafelerin açılmasını ve yolculuğun eski zorlu haline dönmesini istemelerini ifade eder.
beyne (بَيْنَ)
Kök harfleri: b-y-n
İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, iki şeyin arası, mesafe ve açıklık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin iki veya daha fazla nesne, mekan veya zaman arasındaki bağlantı noktasını ifade ettiğini söyler. Sebe halkı "seferlerimizin arasını (beyne) aç" diyerek, kendilerine bahşedilen o kesintisiz ve entegre medeniyet ağının (yakın durakların) koparılmasını talep etmiştir.
esfârinâ (أَسْفَارِنَا)
Kök harfleri: s-f-r
İbn Fâris, s-f-r kökünün "bir şeyin açığa çıkması, karanlığın dağılması, yüzün peçeden sıyrılması" anlamlarına geldiğini belirtir. Kişinin ahlakını, direncini ve gerçek yüzünü ortaya çıkardığı için yolculuğa "sefer" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, sefer kelimesinin bir yerden bir yere gitmek, yolculuk yapmak olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanice ve Aramicede de aynı anlama ("sfar") geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki tarihsel ve psikolojik bağlamını analiz eder. Sebe halkı, mutlak güvenliğe (âminîn) ve konfora sahip o muazzam ticaret ağından sıkılmış; insan psikolojisindeki "refah yorgunluğu" sebebiyle eski bedevi, göçebe, meşakkatli ve tehlikeli yolculuk (sefer) serüvenlerini arzulamışlardır. Bu, lüksün getirdiği bir tür şımarıklık ve varoluşsal tatminsizliktir.
ve zalemû (وَظَلَمُوا)
Kök harfleri: z-l-m
İbn Fâris, z-l-m kökünün "bir şeyi kendi yeri dışındaki bir yere koymak, hakkını eksiltmek ve karanlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını hakkı ihlal etmek, haddi aşmak ve adaletten sapmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki kelime ağında zulüm kavramının son derece kritik olduğunu belirtir. İzutsu'ya göre "zulmetmek", Kur'an'da sadece başkasına fiziksel bir zarar vermek değildir; kişinin ilahi lütuflara nankörlük ederek (küfran), tevhid ve şükür yörüngesinden sapıp kendi ontolojik varlığını karanlığa ve yıkıma sürüklemesidir.
enfusehum (أَنْفُسَهُمْ)
Kök harfleri: n-f-s
İbn Fâris, n-f-s kökünün "bir şeyin özü, kan, ruh ve nefes" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin insanın zatı, bizzat kendisi ve içsel varlığı olduğunu söyler. Ayette "ve zalemû enfusehum" (kendilerine zulmettiler) tamlaması, Sebe halkının Allah'a zarar veremediklerini, sırf kendi kaprisleri yüzünden bizzat kendi medeniyetlerinin, canlarının ve refahlarının sonunu hazırladıklarını gösterir.
fece'alnâhum (فَجَعَلْنَاهُمْ)
Kök harfleri: c-a-l
İbn Fâris, c-a-l kökünün "bir şeyi bir halden başka bir hale koymak, dönüştürmek ve yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin bir nesneye veya gruba yeni bir form, durum veya işlev kazandırmak olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki bu eylemin, Sebe halkının fiziksel ve siyasi bir realiteden bütünüyle silinerek, tarihsel bir anlatıya dönüştürülmesi şeklindeki ilahi müdahaleyi (hükmü) yansıttığını kaydeder.
ehâdîse (أَحَادِيثَ)
Kök harfleri: h-d-s
İbn Fâris, h-d-s kökünün "yokken var olan, yeni olan, ortaya çıkan şey ve birine aktarılan söz" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hadîs" (çoğulu ehâdîs) kelimesinin insanların dilden dile aktardığı haberler, kıssalar ve hikayeler olduğunu söyler. Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki edebi ve trajik boyutunu tahlil eder. Sebe gibi yeryüzünün en zengin, en somut ve en görkemli medeniyetlerinden (realite) birinin tamamen yok olup, sadece geceleri çadır ateşleri etrafında anlatılan bir masala, bir nostaljiye (ehâdîs) dönüşmesi, Kur'an'ın ilahi kudreti resmetmekte kullandığı muazzam bir trajedidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilinde tamamen darmadağın olan toplumlar için kullanılan "Eyâdî Sebe" (Sebe'nin elleri/kolları gibi dağıldılar) şeklindeki meşhur atasözünün bu tarihsel gerçeklikten doğduğunu ve ayetin doğrudan bu parçalanıp "hikayeye dönüşme" haline atıf yaptığını belirtir.
ve mezzaknâhum (وَمَزَّقْنَاهُمْ)
Kök harfleri: m-z-k
İbn Fâris, m-z-k kökünün "bir şeyi şiddetle yırtmak, parçalamak, bütünlüğünü bozup dağıtmak" anlamına geldiğini belirtir. Kumaşın lime lime edilmesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "temzîk" kelimesinin bir yapıyı bozup unsurlarına ayırmak, darmadağın etmek olduğunu söyler. Ayette, Seylü'l-Arim (Arim Seli) sonrasında Sebe halkının sadece başkentlerini değil, tüm coğrafi bütünlüklerini yitirerek Arap yarımadasının dört bir yanına mülteciler halinde savrulmalarını (kabilelerin dağılmasını) anlatan şiddetli bir tasvirdir.
kulle (كُلَّ)
Kök harfleri: k-l-l
İbn Fâris, k-l-l kökünün "bir şeyi bütünüyle kuşatmak, etrafını sarmak ve tamamı" anlamına geldiğini belirtir.
mumazzakin (مُمَزَّقٍ)
Kök harfleri: m-z-k
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mezzaknâhum kulle mumazzakin" (onları paramparça edip dağıttık) tamlamasındaki mef'ul-i mutlak sanatının gücüne dikkat çeker. Kök fiil (mezzeka) ile aynı kökten türeyen mastarın (mumazzak) peş peşe ve "kull" (bütün/tam) kelimesiyle desteklenerek kullanılması; dağılışın lokal, geçici veya yüzeysel bir sarsıntı olmadığını; Sebe'nin bir daha asla toparlanamayacak, geri dönüşü olmayan mutlak bir demografik ve siyasi parçalanmışlık yaşadığını vurucu bir dille aktarır.
leâyâtin (لَآيَاتٍ)
Kök harfleri: e-y-y
İbn Fâris, bu kökün "bir şeye işaret eden alamet, iz, nişan ve ibret" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âyet" kelimesinin duyularla algılanan ve kişiyi görünmeyen (gaybî) hakikate ulaştıran açık kanıt olduğunu söyler. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın tarihsel kıssaları (Sebe gibi) sadece kronolojik veya nostaljik bir anlatı (mit) olarak sunmadığını; doğrudan muhatabın (dinleyicinin) ahlaki ve ontolojik bir ders çıkarması gereken teolojik bir "işaret/âyet" olarak kurguladığını belirtir. Medeniyetlerin çöküşü, ilahi yasaların (sünnetullah) yeryüzündeki okunabilir ayetleridir.
likulli (لِكُلِّ)
Kök harfleri: k-l-l
İbn Fâris, k-l-l kökünün "her biri, hepsi, bütünü" anlamına geldiğini ifade eder.
sabbârin (صَبَّارٍ)
Kök harfleri: s-b-r
İbn Fâris, s-b-r kökünün "hapsetmek, tutmak, nefsi engellemek ve sızlanmayı bırakmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sabır kavramını aklın ve inancın gerektirdiği şekilde nefsi zorluklara karşı zapt etmek, direnç göstermek olarak tanımlar. "Sabbâr" kelimesi mübalağa (abartı/yoğunluk) formundadır ve "çokça sabreden, sabrı karakter haline getirmiş kişi" anlamına gelir.
şekûrin (شَكُورٍ)
Kök harfleri: ş-k-r
İbn Fâris, ş-k-r kökünün "nimeti takdir etmek ve lütfun izini üzerinde göstermek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şekûr" kelimesinin (yine mübalağa formuyla), nimeti vereni her an bilip, bütün varlığıyla ve eylemiyle O'na minnettar olan kişi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, sabır ve şükür ikilisinin Kur'an ahlakının en temel iki varoluşsal direği olduğunu analiz eder. İzutsu'ya göre zorlukta ve yoklukta sabır (sabbâr) ile, varlıkta ve refahta minnet/şükür (şekûr), ideal bir müminin çift kanatlı karakterini oluşturur. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Sebe kıssasının bu iki kelimeyle bitmesinin tesadüf olmadığını; nimet içindeyken şükretmeyen ve en ufak bir durağanlıkta (seferlerin uzamasını isteyerek) sabırsızlık gösteren nankör bir toplumun akıbetinin, ancak "çok sabreden ve çok şükreden" (sabbâr ve şekûr) basiret sahipleri için bir ibret (âyet) teşkil edebileceğini vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla