Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 17. Ayet

    ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike cezeynâhum bimâ keferû(s) vehel nucâzî illâ-lkefûr(a)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Nankörlük etmelerinden ötürü onları işte böyle cezalandırdık. Biz, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız.”

      Nankörlük etmelerinden ötürü onları işte böyle cezalandırdık. Cenâb-ı Hak nimetlerine karşı nankörlük etmelerinden ve bu nimetlere karşılık Rab’lerine şükretmemelerinden ötürü onları cezalandırdığını bildirmiştir. Biz, ancak nankörlük edenleri cezalandırırız. Yani verdiği nimetlere dair Allah’a nankörlük edenleri.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        cezeynâhum (جَزَيْنَاهُمْ)

        Kök harfleri: c-z-y

        İbn Fâris, c-z-y kökünün temel anlamının "bir şeyin karşılığını vermek, bedelini ödemek, bir şeye yetmek ve kafi gelmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramının sanılanın aksine sadece olumsuz bir yaptırım (kötülüğün karşılığı) olmadığını, hak edilen mükafatı veya cezayı tam ve eksiksiz olarak vermek anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki "cezeynâhum" (onları cezalandırdık/karşılık verdik) kullanımı, Sebe halkının başına gelen o devasa sel felaketinin ve bağlarının çoraklaşmasının keyfi bir ilahi öfke olmadığını; aksine kendi eylemlerinin ontolojik ve adil bir "bedeli" (karşılığı) olduğunu vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da ceza kavramının ilahi adaleti tesis eden temel bir prensip olduğunu; eylemin niteliği ile sonucun (cezanın) birbiriyle mutlak bir uyum ve denge içinde gerçekleştiğini kaydeder.

        keferû (كَفَرُوا)

        Kök harfleri: k-f-r

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temelinde "örtmek, gizlemek ve üstünü kapamak" anlamının yattığını belirtir. Tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye, eşyayı karanlığıyla örttüğü için geceye "kâfir" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an'daki "küfrân-ı nimet" (nimeti örtmek) boyutuna dikkat çeker. Bu ayet bağlamında "keferû" eylemi, teolojik bir inkar (ateizm) olmaktan ziyade; Sebe halkının kendilerine bahşedilen o devasa su medeniyetinin ve tarımsal refahın (cenneteyn) değerini bilmemeleri, ilahi lütfun üzerini kibirle örtüp nankörlük etmeleri anlamına gelir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki kelime ağında "küfür" kavramının kök hücresinin doğrudan "nankörlük" olduğunu bu ayet üzerinden analiz eder. İzutsu'ya göre "iman" ile "şükür" nasıl birbirini tamamlıyorsa, Allah'ın nimetlerini inkar etmekle (küfran) O'nun varlığını inkar etmek (küfür) de aynı zihinsel hastalığın farklı yansımalarıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Sebe halkının bu tutumunu, uzun süreli refahın ve teknolojik üstünlüğün insan psikolojisinde yarattığı "nimet şımarıklığı" ve ahlaki yozlaşma olarak analiz eder.

        nucâzî (نُجَازِي)

        Kök harfleri: c-z-y

        İbn Fâris, c-z-y kökünün "karşılık vermek" anlamını yineler. Râgıb el-İsfahânî, fiilin ayetteki bu kullanım formunun (müfaale kalıbındaki nucâzî), eylem ile ceza arasındaki hassas ve eşdeğer teraziye, cezanın tam olarak işlenen suça "denk/misliyle" verildiğine işaret ettiğini söyler. Dücane Cündioğlu, ayetin bu kısmındaki "Ve hel nucâzî illâ..." (Biz ...den başkasını mı cezalandırırız?) şeklindeki istifham-ı inkârî (retorik soru) kullanımının edebi tahlilini yapar. Bu dilsel yapı, Allah'ın cezalandırma eylemini zalimce bir gazap olmaktan çıkarır; yıkımı ve felaketi, insanın kendi varoluşsal sınırlarını aşmasının (haddi aşmanın) kaçınılmaz, mantıksal ve ilahi yasalar çerçevesindeki adil bir neticesi olarak resmeder.

        el-kefûra (الْكَفُورَ)

        Kök harfleri: k-f-r

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "örtmek/nankörlük etmek" anlamından türeyen bu kelimenin, nankörlükte aşırıya kaçan, bunu huy edinen kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kefûr" kelimesinin bir mübalağa (abartı/yoğunluk) formu olduğunu açıklar. Normal bir inkar edenden (kâfir) farklı olarak kefûr; ilahi lütufları sürekli ve inatla görmezden gelen, nankörlüğü geçici bir hata değil, kalıcı bir karakter ve yaşam biçimi haline getiren kronik inkarcı demektir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da genellikle refah toplumlarının tipik kibrini, doyumsuzluğunu ve ilahi olan her şeye karşı geliştirdikleri sistematik duyarsızlığı (nankörlüğün zirvesini) tanımlayan bir karakter tipolojisi olarak kullanıldığını kaydeder. Gabriel Said Reynolds, ayetin sonundaki bu vurucu kelimenin, Kur'an'ın muhatap kitlesine yönelik retorik bir merhamet alanı açtığını savunur. İlahi adaletin (yıkıcı cezanın) ancak bu denli inatçı, şımarık ve kronik nankörleri (el-kefûr) hedef aldığının vurgulanması, sıradan günahkarlar ve hata yapanlar için zımni bir tövbe ve umut kapısının hala açık olduğunu hissettiren teolojik bir ince ayardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X