Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 14. Ayet

    فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felemmâ kadaynâ ‘aleyhi-lmevte mâ dellehum ‘alâ mevtihi illâ dâbbetu-l-ardi te/kulu minseeteh(u)(s) felemmâ ḣarra tebeyyeneti-lcinnu en lev kânû ya’lemûne-lġaybe mâ lebiśû fî-l’ażâbi-lmuhîn(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Süleyman’ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı”

      Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu beyan, onun ölümünün, ailesinin orada bulunduğu bir sırada ve onların gözü önünde olduğunu göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onun öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı diye buyurmuştur. Müfessirlerin bir kısmı rivayet etmişler ki: O, Rabb’inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki insanlar onların -yani cinlerin- gaybı bilmeleri durumunda alçaltıcı azap içerisinde kalmayacaklarını bilsinler. Bazıları da şöyle demektedir: O, Rabb’inden ölümünün cinler tarafından bilinmemesini dilemiştir ki onlar Beytülmakdis’in inşasını bitirsinler. Böylelikle onlar bir yıl boyunca çalışmaya devam etmişlerdir. Beytülmakdis’in inşasını tamamladıklarında Süleyman peygamber dayanmış olduğu asâdan ölü olarak yere yıkılmıştır. Bazıları da şöyle demektedir: Ölüm kendisine gelip çattığında evde yatağındaydı, asâsına dayanmış değildi. O, ailesine şöyle dedi: “Benim ölümümü cinlere haber vermeyin ki Beytülmakdis’in inşasını tamamlasınlar. Beytülmakdis’in inşasının bir senelik bir işi vardı. Böylelikle işlerini bitirdiler. Beytülmakdis’in inşasını tamamladıklarında o, kapının eşiğine yıkıldı. İşte bu sırada cinler onun ölümünden haberdar oldular. En doğrusunu Allah bilir.

      Süleyman’ın cesedi yere yıkılınca ortaya çıktı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı. İbn Mesûd’un kırâatinde bu beyan şöyledir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde -ki onlar bir yıl onun için çalışıyorlardı- öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Süleyman’ın cesedi yere yıkılınca insanlar anladı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı o aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı”. Çünkü onlar gayp bilgisine sahip olduklarını iddia ediyorlardı. Dolayısıyla bununla imtihan edildiler.

      Öldüğünü ancak asâsını kemiren ağaç kurdu sayesinde anlamışlardı. Bu İlâhî beyan, onların ona iki sebepten dolayı yaklaşamadıklarını göstermektedir. İlk olarak bunun sebebi onun insanlar üzerindeki heybeti ve hükümranlığıdır. Eğer bu mânada ise bundan dolayı cinler, kuşlar, yabanî hayvanlar ve bunun dışındaki her şey ona itaat etmiş ve boyun eğmiştir. İkinci olarak bu durumun sebebi şu olabilir: O Allah’a çokça ibadet ediyor ve boyun eğiyordu. Bundan dolayı çokça tek başına kalıyordu. Dolayısıyla onlar, onun yanına girmeye cüret etmiyorlardı. Yoksa eğer ona yaklaşmış olsalardı onda ölüm emareleri görürlerdi. Bazılarının belirttiği gibi onun ailesine “ölümümü hiç kimseye haber vermeyin" demiş ve ölümünü gizlemelerini emretmiş olması başkadır, [bir rivayettir]. En doğrusunu Allah bilir.

      Asâsını kemiren. Denildi ki: Buradaki “minsee” asâ demektir. Çünkü onunla ertelemek istediği şeyi erteliyor; uzaklaştırmak istediği şeyi uzaklaştırıyordu. Ayrıca onun asâ tutmasının iki sebebi olabilir. Ya kendisinde bulunan bir zayıflıktan dolayı asâ tutuyordu. Onunla Rabb’ine yönelik işlerinde güç kazanıyordu. Veya Rabb’ine boyun eğmesi ve O’na itaatinden dolayı asâ tutuyordu.

      Bu âyette saltanatın, dünya nimetlerinin, ihtiyaç ve fakirliğin nebî ve resûlleri Allah’ın emrini yerine getirmekten ve insanlara nübüvveti tebliğ etmekten alıkoymadığına dair delil vardır. Bu iki durum ancak başkalarını meşgul etmektedir. Peygamberler iki gruptu. Süleyman (a.s.), İbrahim (a.s.) ve bunların dışındaki bir gruba dünya nimetleri bol verilmiştir. Bir grup peygamber ise şiddetli bir ihtiyaç ve fakirlik durumu içerisindeydi. Halbuki bu ikisi Allah’ın emirlerini yerine getirmekten ve nübüvveti tebliğ etmekten alıkoyan durumlardır. İnsanlar bilmelidir ki peygamberlerin dünyadan aldıkları nimetleri dünya için değil insanlar için almıştır, yaptıklarını Allah için yapmışlardır. Bundan dolayı söz konusu durumlar onları görevlerini yerine getirmekten alıkoymamıştır. En doğrusunu Allah bilir.

      O aşağılayıcı eziyete katlanıp durmazlardı İlâhî beyanı Süleyman peygamberin onlara zor işleri emrettiğini ve onları zor işlerde kullandığını göstermektedir. Zira Cenâb-ı Hak onların alçaltıcı eziyet içerisinde kalıp devam ettiklerini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kadaynâ (قَضَيْنَا)

        Kök harfleri: k-d-y

        İbn Fâris, k-d-y kökünün "bir işi bitirmek, kesin karara bağlamak, hüküm vermek ve tamamlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kaza kavramının söz veya eylemle bir durumu nihayete erdirmek olduğunu açıklar. Ayette ölümün sıradan bir biyolojik son değil, Allah'ın Süleyman peygamber üzerinde uyguladığı kesin ve geri döndürülemez bir "hüküm" (kaza) olduğu ifade edilir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kaza kavramının kelami bağlamda Allah'ın ezelde takdir ettiği şeylerin vakti gelince yaratılması olduğunu, bu ayette de Süleyman'ın vefatının ilahi planın kusursuz bir anında gerçekleştiğini belirtir.

        el-mevte (الْمَوْتَ)

        Kök harfleri: m-v-t

        İbn Fâris, m-v-t kökünün "hayatın, gücün ve hareketin gitmesi, sükunete ermek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ölümün ruhun bedenden ayrılması ve fiziksel gücün zeval bulması olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki köklü geçmişine dikkat çeker; İbranicedeki "mavet" ve Aramicedeki "mota" kelimeleriyle ortak olan bu arkaik kökün, tüm bölge dillerinde mutlak biyolojik sonu ifade ettiğini doğrular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da ölüm kavramının hayatın diyalektik zıddı olarak sunulduğunu ve yeryüzündeki en güçlü, en ihtişamlı iktidarların (Süleyman'ın krallığı gibi) bile bu ontolojik sınır karşısında aciz kaldığını vurgular.

        dellehum (دَلَّهُمْ)

        Kök harfleri: d-l-l

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "birine yol göstermek, aranan veya bilinmeyen bir şeye doğru rehberlik etmek, işaret etmek" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, delalet kavramının insanı talep ettiği veya bilmediği bir hedefe ulaştıracak kılavuzluk olduğunu söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu kelimenin kullanımındaki ironiye dikkat çeker. Normalde delalet (yol gösterme) aklı başında bir varlıktan beklenirken; ayette Süleyman'ın ölümünü devasa cin ordularına "gösteren/kılavuzluk eden" şeyin, şuursuz ve küçücük bir ağaç kurdu olması, muazzam bir edebi tezat ve ilahi bir alay (tehakküm) barındırır.

        dâbbetu (دَٓابَّةُ)

        Kök harfleri: d-b-b

        İbn Fâris, d-b-b kökünün "yeryüzünde hafifçe yürümek, debelenmek ve sürünmek" anlamına geldiğini belirtir. Hayvanlara ve özellikle haşerelere bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, dâbbe kelimesinin yeryüzünde hareket eden her türlü canlıyı kapsadığını, ancak bağlam gereği burada asayı içten içe yiyen küçük bir böcek, bir ağaç kurdu (güve) kastedildiğini ifade eder. Dücane Cündioğlu, devasa ve efsanevi cin ordularının karşısına, hakikati (ölümü) onlara bildirmek üzere yeryüzünün en zayıf ve fark edilmez canlısının (bir kurdun) çıkarılmasındaki eşsiz edebi tasviri analiz eder; bu kelime, ilahi hikmetin büyüklük ve küçüklük algısını nasıl altüst ettiğinin sembolüdür.

        te'kulu (تَأْكُلُ)

        Kök harfleri: e-k-l

        İbn Fâris, e-k-l kökünün "çiğnemek, yutmak, bir şeyi tüketmek ve eksiltmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ekl kavramının sadece gıdayı mideye indirmek olmadığını; burada olduğu gibi bir nesnenin (asanın) içten içe kemirilerek, yavaş yavaş ve fark edilmeden tüketilmesini, çürütülmesini de ifade ettiğini söyler.

        minse'etehu (مِنْسَاَتَهُ)

        Kök harfleri: n-s-e

        İbn Fâris, n-s-e kökünün temelinde "bir şeyi geciktirmek, ertelemek, arkaya atmak ve hayvanı ileri doğru sürmek" anlamının bulunduğunu belirtir. Çobanların hayvanları yönlendirmek ve sürmek için kullandıkları sopaya/asaya bu kökten türeyerek "minse'e" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin dayanılan, güç alınan büyük asâ anlamına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisine dair Batı'daki tartışmaları aktarırken, kelimenin Etiyopyaca (Ge'ez) "manza't" kelimesinden Arapçaya geçmiş olabileceği yönündeki görüşleri değerlendirir; ancak Arapçadaki n-s-e (sürmek, ötelemek) köküyle olan anlamsal bağının çok güçlü olduğunu, dolayısıyla Arapça menşeli olmasının daha muhtemel olduğunu doğrular.

        harra (خَرَّ)

        Kök harfleri: h-r-r

        İbn Fâris, h-r-r kökünün "yukarıdan aşağıya doğru bir ses çıkararak düşmek, aniden yıkılmak" anlamına geldiğini belirtir. Suyun şırıldayarak dökülmesine veya binanın çökmesine de bu fiilin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, harr eyleminin sıradan bir düşüş olmadığını, ağır bir kütlenin sarsıcı ve birdenbire yere yığılması olduğunu söyler. Ayette, asanın kırılmasıyla birlikte Süleyman'ın cansız bedeninin bir anda yere yığılmasını tasvir eden, görsel ve işitsel etkisi çok yüksek bir kelimedir.

        tebeyyeneti (تَبَيَّنَتِ)

        Kök harfleri: b-y-n

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "açıklığa kavuşmak, ayrılmak, iki şeyin arasının açılması ve gerçeğin belirmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tebeyyün eyleminin, gizli kalan, şüphe duyulan veya yanlış bilinen bir durumun artık inkar edilemez şekilde, apaçık ortaya çıkması olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu fiilin ayette psikolojik ve epistemolojik (bilgiye dair) bir kırılmayı ifade ettiğini belirtir; cinlerin Süleyman'ı sağ zannederek çalışmaya devam etmeleri, ancak onun yere yıkılmasıyla hakikatin (ölümün) birdenbire zihinlerinde "aydınlanması, şüpheye yer bırakmayacak şekilde açığa çıkması" halidir.

        el-cinnu (الْجِنُّ)

        Kök harfleri: c-n-n

        İbn Fâris, c-n-n kökünün "örtmek, gözden gizlemek ve karanlıkta bırakmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan duyularından gizlendikleri için bu görünmez varlıklara cin denildiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelime etrafındaki mitolojik algıyı nasıl yıktığını derinlemesine analiz eder. Cahiliye Arapları cinlerin gaybı (geleceği, gizli sırları) bildiğine ve ilahi bir güce sahip olduklarına inanırdı. Kur'an, bu ayette cinleri kendi efendilerinin (Süleyman'ın) yanı başlarındaki ölümünden bile habersiz, aylarca bir cesedin karşısında korkuyla çalışan "cahil" varlıklar olarak resmederek, onların üzerine örülen o doğaüstü ve mistik haleyi paramparça eder.

        ya'lemûne (يَعْلَمُونَ)

        Kök harfleri: a-l-m

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini, izini ve nişanını kesin olarak bilmek, idrak etmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını nesnenin veya durumun zatını ve özelliklerini şüphesiz bir biçimde kavramak olarak tanımlar. Ayette olumsuz bir şart bağlamında (lev kânû ya'lemûne / eğer biliyor olsalardı) kullanılarak, cinlerin aslında en ufak bir hakiki bilgiye ve idrake sahip olmadıkları kesinleştirilir.

        el-ğaybe (الْغَيْبَ)

        Kök harfleri: ğ-y-b

        İbn Fâris, ğ-y-b kökünün "gözden kaybolmak, örtülü olmak ve insanın idrak sınırlarının ötesinde bulunmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gayb kavramını insanın duyularıyla veya doğrudan aklıyla ulaşamayacağı sırlar alanı olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki gayb vurgusunun teolojik hedefine işaret eder. Cinlerin Süleyman'ın vefatını fark edememeleri üzerinden verilen asıl mesaj, "gaybı yalnızca Allah'ın bileceği" şeklindeki mutlak tevhid ilkesidir. Falcılık, kahinlik ve cinler vasıtasıyla gaybdan haber alma iddiaları bu ayetle kökünden reddedilmiş ve çürütülmüştür.

        lebisû (لَبِثُوا)

        Kök harfleri: l-b-s

        İbn Fâris, l-b-s kökünün "bir yerde durmak, beklemek, eğleşmek ve zaman geçirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lübs eyleminin belirli bir hal veya mekan içinde uzun veya kısa bir süre kalmak olduğunu ifade eder. Cinlerin, Süleyman'ın ölümünden habersiz bir şekilde ağır işçiliğe (azaba) devam ettikleri o trajikomik bekleme ve çalışma süresini tanımlar.

        el-'azâbi (الْعَذَابِ)

        Kök harfleri: a-z-b

        İbn Fâris, a-z-b kökünün kökeninde "alıkoymak, engellemek ve men etmek" anlamının yattığını belirtir. Kişiyi rahatlıktan ve huzurdan alıkoyduğu için eziyete ve cezaya azap dendiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, azabın insana şiddetli elem veren acı olduğunu kaydeder. Bu ayette azap kelimesi ahiretteki ateşi değil, cinlerin Süleyman'ın emri altında yapmak zorunda kaldıkları, boyunlarındaki prangayı andıran o "ağır, yıpratıcı ve meşakkatli bedensel işçiliği" ifade etmek için mecazi olarak kullanılmıştır.

        el-muhîni (الْمُه۪ينِ)

        Kök harfleri: m-h-n (veya h-v-n)

        İbn Fâris, h-v-n kökünün "zayıflık, küçüklük, hakirlik ve değer düşüklüğü" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ihaane" (muhîn) kavramının birini aşağılamak, onurunu kırmak ve onu zelil bir duruma düşürmek olduğunu söyler. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin sonundaki bu sıfatın (alçaltıcı azap), cinlerin kendilerini üstün, güçlü ve sır sahibi varlıklar olarak görmelerine karşılık, aslında aylarca bir cesedin karşısında korkudan titreyerek ağır işçilik yapacak kadar "aciz ve zelil" olduklarını gösteren çarpıcı bir durum değerlendirmesi olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X