يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْراًۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mabetler, hz süleyman, rüzgar, sebe 13, sebe suresi 13. ayet, bakır kaynağı, cinler, sebe suresi, ibadet, şükür, kader
-
“Onlar Süleyman'a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar, heykeller, havuz gibi lengerler, yerinden kalkmaz kazanlar imal ederlerdi. Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır.”
Onlar Süleyman’a, isteğine göre yüksek ve görkemli binalar imal ederlerdi. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyanda geçen “Mehârîb" kelimesi mescitler demektir. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime, "saraylar” demektir. “Mehârîb” yerlerin en yükseği demektir. Bu kavram, diğer binalardan kinâye olarak kullanılmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Heykeller. Bazıları şöyle demiştir; Bunlar, erkek suretindeki heykellerdir. Onlar mabetlerde âbid-zâhid kişilerin, meleklerin, peygamberlerin ve mütevâzı şahısların heykellerini yapıp sergiliyorlardı ki insanlar onların suretlerini gördüklerinde onlar gibi ibadet etsinler ve onlara benzemeye çalışsınlar. Veya bunlar başı olmayan heykellerdir. Çanaklar, kupalar ve benzeri nesneler gibi. Veya heykellerin o gün yasaklanmış bir iş olmaması da mümkündür. Fakat bugün Allah dışındaki bir varlığa tapmaya sevketmesi korkusuyla heykel yapmak yasaklanmıştır. Bu yolla İblis bir topluluğu kandırmıştır ta ki onlar puta tapar olmuşlardı. Yoksa putlarda ve putlardaki durumlarda insanların ona ibadet edecek şekilde kanmasına sebep olacak özellikler bulunmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Havuz gibi lengerler. Bazıları şöyle demiştir: Deve havuzları görünümünde havuz gibi lengerler. Öyle ki tek bir lengerin başında binden fazla insan oturur ve bundan yer. Bazıları şöyle demiştir: Havuz gibi lengerler. Yani su için kazılan yerdeki havuzlar gibi. Bu beyan bu lengerin büyüklüğünü nitelemektedir. Bu âyet onların yemek için toplandıklarını ve tek başına yemediklerini göstermektedir.
Yerinden kalkmaz kazanlar. Yani onun için dağlarda yerinden kalkmaz büyük kazanlar imal ediyorlardı. “Râsiyât”, Yani belirtildiği üzere sâbit duran. Dağlara da “ravâsî” denilir. Yani sâbit duran. Bazıları şöyle demiştir: Yerinden kalkmaz kazanlar. Bunlar büyük kazanlardır. Öyle ki büyüklüklerinden dolayı tam olarak boşaltılır ve tam olarak ters çevrilir. Bu iki mâna aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Ey Dâvûd ailesi! Şükür için çaba gösterin. Bazıları şöyle demiştir: Yani Dâvûd ailesine şükranda bulunmak için çaba gösterin. Çünkü rivayet edildiğine göre gece-gündüz her vakitte mutlaka Dâvûd ailesinden gündüz oruçlular, gece de namaz kılanlar bulunmaktaydı. Veya bunun gibi durumlar. Dolayısıyla onlara şükranda bulunmak emredilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuştur: Ey Dâvûd ailesi! Size verdiğim hükümranlığa ve lütfa şükretmek için çaba gösterin. Kullarım arasında hakkıyla şükredenler pek azdır. Yani kullarım arasında müminler azdır. Burada “şükredenler” sözü müminlerden kinâyedir. Nitekim şu İlâhî beyanda bunu açıklamıştık: “Bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için alınacak ibretler vardır”. Yani bütün müminler için. En doğrusunu Allah bilir. Şükreden. Buradaki “şekûr” sözü, feûl kalıbındadır. “Fe‘ûl” ve “faal” kalıpları fiilde bir fazlalığı ifade eder. Dolayısıyla “şekûr”, Rabb’ine şükre iman eden ve inançla birlikte şükreden kimsedir. Böylece onda inanç ve davranış beraber bulunmuş olur.
Yorumu Yorumla
-
ya'melûne (يَعْمَلُونَ)
Kök harfleri: a-m-l
İbn Fâris, a-m-l kökünün "bir işi yapmak, bir eylem icra etmek, çalışmak ve zanaat" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kavramını rüzgarın esmesi gibi bilinçsiz fiillerden ayırır; belirli bir niyet, irade ve uzmanlık gerektiren bilinçli eylemler olarak tanımlar. Bu ayetteki bağlamında kelime, cinlerin Süleyman peygamberin emri ve denetimi altında sergiledikleri devasa, organize ve ağır işçiliği (mimari ve sanatsal üretimi) ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da cinlerin bu eyleminin (ya'melûne), onların görünmez ve mistik varlıklar olmalarına rağmen dünyevi, fiziksel ve yorucu bir mesaiye koşulduklarını göstererek geleneksel cin algısını yıktığını vurgular.
mehârîbe (مَحَارِيبَ)
Kök harfleri: h-r-b
İbn Fâris, h-r-b kökünün temelinde "soymak, öfkelenmek, savaşmak (harb)" anlamının yattığını belirtir. Ancak meclisin veya evin en onurlu, en yüksek makamına "mihrab" denmesinin, kişinin o makama ulaşmak için adeta bir mücadele vermesinden veya o makamın şeytanla/nefisle savaşılan yer olmasından kaynaklandığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, mihrab kelimesini mescitlerde imamın durduğu yer veya sarayların en saygın, ön cepheleri olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni bağlamında şarkiyatçı literatürü derleyerek, bu kelimenin Güney Arabistan (Saba) yazıtlarında veya Etiyopyaca "mekrab" (tapınak, mabet) kelimesinden Arapçaya geçmiş olabileceğini, zamanla h-r-b kök formuna asimile olduğunu belirtir. Theodor Nöldeke de bu tezi destekleyerek, kelimenin İslam öncesi dönemde Hristiyan Habeş (Etiyopya) kültüründen mabet mimarisi terminolojisi olarak Arap yarımadasına girdiğini doğrular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki çoğul (mehârîb) kullanımına dikkat çeker; Süleyman peygamberin ihtişamını yansıtan bu yapıların sadece ibadet yerleri değil, aynı zamanda devletin gücünü simgeleyen devasa saraylar, kaleler ve anıtsal kompleksler olduğunu ifade eder.
temâsîle (وَتَمَاثِيلَ)
Kök harfleri: m-s-l
İbn Fâris, m-s-l kökünün "bir şeyin benzeri, kopyası, sıfatı ve denkliği" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "timsâl" kelimesinin canlı veya cansız bir varlığa benzetilerek şekil verilen her türlü heykeli, resmi ve kabartmayı kapsadığını söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "tamlâ" veya Süryanice "tsalmâ" (put, heykel) kelimeleriyle ortak bir Sami köküne sahip olduğunu, ancak Arapçada sanatsal ve estetik bir figürü tanımlamak üzere yerleşik hale geldiğini ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğine dayanarak Süleyman peygamberin şeriatında heykel (timsal) yapımının henüz yasaklanmamış (haram kılınmamış) olduğuna dikkat çeker. Cinlerin yaptığı bu heykellerin tapınma amacı taşımadığını, aksine Süleyman'ın krallığının görkemini, sanatsal vizyonunu ve ilahi lütfun estetik boyutunu yansıtan mimari süslemeler olduğunu kaydeder.
cifânin (وَجِفَانٍ)
Kök harfleri: c-f-n
İbn Fâris, c-f-n kökünün "oyulmuş, içi boşaltılmış, büyük ve geniş kap" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cefne" (çoğulu cifân) kelimesinin yemek sunmak için kullanılan, büyük hacimli sahanlar veya tekneler olduğunu ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı görsel abartıya ve ihtişama vurgu yapar. Süleyman'ın ordusunu, misafirlerini ve işçilerini doyurmak için kullanılan bu tabakların sıradan mutfak eşyaları olmadığını, devletin devasa lojistik kapasitesini ve misafirperverliğinin efsanevi boyutunu gösteren devasa kazanlar olduğunu analiz eder.
kel-cevâbi (كَالْجَوَابِ)
Kök harfleri: c-v-b
İbn Fâris, c-v-b kökünün "yarmak, delmek, kesmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Suların toplanması için yeri kazıp havuz oluşturma işlemine bu kökten türeyen kelimelerin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "câbiye" (çoğulu cevâb) kelimesinin suyun biriktiği geniş ve derin havuz, sarnıç anlamına geldiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu teşbihin (havuzlar gibi) edebi gücüne dikkat çeker. Kur'an, cinlerin yaptığı yemek kaplarının (cifân) büyüklüğünü muhatabın zihninde somutlaştırmak için onları "su sarnıçlarına, büyük havuzlara" benzetir. Bu metafor, Süleyman'ın sofrasının bireysel değil, kitlesel ve devasa bir komünal ziyafet olduğunu anlatan muazzam bir tasvirdir.
kudûrin (وَقُدُورٍ)
Kök harfleri: k-d-r
İbn Fâris, k-d-r kökünün temelinde "bir şeyin ölçüsünü, miktarını ve sınırını belirlemek" anlamının yattığını söyler. Et veya yemek pişirilen tencereye "kidr" (çoğulu kudûr) denmesinin, içine konulan yemeğin belirli bir ölçüye ve porsiyona göre ayarlanmasından kaynaklandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kidr kelimesinin özellikle et pişirilen büyük ocak kazanlarını ifade ettiğini kaydeder.
râsiyâtin (رَاسِيَاتٍ)
Kök harfleri: r-s-y
İbn Fâris, r-s-y kökünün "sabit olmak, yerinden oynamamak, ağır basmak ve demir atmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Dağlara da yerinden oynamayan ağırlıkları sebebiyle "revâsî" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, râsiye kelimesinin kendi ağırlığıyla bir yere sabitlenmiş, sarsılmaz nesneler olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette kudûr (kazanlar) kelimesinin râsiyât sıfatıyla nitelenmesinin önemini açıklar. Bu kazanlar o kadar devasa ve ağırdır ki, sıradan tencereler gibi ocaktan indirilip taşınamazlar; tıpkı dağlar gibi inşa edildikleri fırınların veya zeminin içine sabitlenmişlerdir. Bu durum, krallığın demografik ve askeri büyüklüğünün mutfak mimarisine yansımış halidir.
i'melû (اعْمَلُوا)
Kök harfleri: a-m-l
İbn Fâris, a-m-l kökünün "bir eylem ortaya koymak, çalışmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, amel kavramının niyetli ve bilinçli davranışı anlattığını söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki cinlerin ameli (ya'melûne/maddi inşa) ile ayetin bu kısmındaki insanların ameli (i'melû/manevi inşa) arasındaki derin anlamsal kontrasta dikkat çeker. Cinlere saraylar ve havuzlar inşa etmeleri emredilirken; Davud ailesine (insanlara) ahlaki ve kalbi bir eylem olan "şükrü inşa etmeleri" emredilmiştir. Bu kullanım, Kur'an'da ruhsal erdemlerin de en az fiziksel mimari kadar emek, çaba ve sürekli bir "amel" gerektirdiğini gösterir.
Âle (آلَ)
Kök harfleri: e-v-l
İbn Fâris, e-v-l kökünün "dönmek, rücu etmek, bir şeye varmak" anlamına geldiğini belirtir. Kişinin soyu, ailesi ve ona inançla/kanla bağlı olan tabileri (ona rücu edenler) için "âl" kelimesinin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âl" kelimesini "ehl" kelimesinden ayırır; âl kelimesinin sadece şerefli, soylu ve dinde/devlette önemli makam sahibi kimselerin peşinden gidenler için kullanıldığını (Âl-i İbrahim, Âl-i Davud gibi) belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin arkaik Sami dillerindeki köklerine inerek, "ehl" kelimesinin fonetik bir kayması olabileceğini ancak Kur'an terminolojisinde kutsal ve seçilmiş bir hanedanlığı/topluluğu anlatan teolojik bir ağırlık kazandığını doğrular.
şukran (شُكْرًا)
Kök harfleri: ş-k-r
İbn Fâris, ş-k-r kökünün temelinde "yenen gıdanın hayvanın üzerinde besili ve dolgun bir etki olarak kendini göstermesi" anlamının yattığını belirtir. Buradan mecazla, verilen nimetin izinin onu alan kişinin üzerinde övgü ve iyilik olarak görünmesine "şükür" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, şükrün nimetin varlığını idrak edip onu yansıtmak olduğunu; kalple, dille ve eylemle (amelle) yapıldığını söyler. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında şükür kavramının "küfür" (nankörlük ve inkar) kavramının tam zıddı olduğunu vurgular. İzutsu'ya göre şükür, pasif bir teşekkür sözcüğü değil, kulun Allah'ın mutlak lütfu karşısında tüm varoluşuyla O'nun egemenliğini tasdik ettiği dinamik bir minnettar olma eylemidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "şükran" kelimesinin fiilden (i'melû) bağımsız olmadığını, gramer olarak eylemin sebebini veya niteliğini (mef'ûlün lieclih/hâl) bildirdiğini analiz eder. Yani Allah, Davud ailesinden sadece dilde kalan bir teşekkür değil; bütün eylemlerinin, icraatlarının ve yaşantılarının "şükrün bizzat kendisi (şükran) olmasını" istemektedir.
kalîlun (وَقَلِيلٌ)
Kök harfleri: k-l-l
İbn Fâris, k-l-l kökünün "sayıca veya miktarca az olmak, nadir bulunmak, bir şeyi zayıfça kaldırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, çokluğun (kesret) zıddı olan "kıllet" kavramını ifade ettiğini söyler. Dücane Cündioğlu, bu kelimenin ayetteki kullanımının insan fıtratına dair derin ve trajik bir ontolojik tespiti barındırdığını savunur. Süleyman'ın şahsında insana verilen bunca devasa teknolojik, askeri ve estetik nimete (saraylar, heykeller, havuz gibi kazanlar) rağmen, hakkıyla şükredenlerin oranının "az" (kalîl) olması, Kur'an'ın insanın nankörlüğe olan doğal eğilimini son derece çarpıcı ve gerçekçi bir dille yüzüne vurmasıdır.
eş-şekûru (الشَّكُورُ)
Kök harfleri: ş-k-r
İbn Fâris, ş-k-r kökünün nimeti takdir etmek ve göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şekûr" kelimesinin mübalağa (abartı/yoğunluk) formunda olduğunu ifade eder. Normal bir şükredenden (şâkir) farklı olarak şekûr; nimeti sadece elde ettiğinde değil, zorlukta, darlıkta ve sıradan anlarda bile kesintisiz olarak şükrü hayatının merkezine koyan, tüm varlığını ve azalarını nimeti verenin rızasına adayan kişi demektir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Allah'ın ismi (eş-Şekûr) olarak kullanıldığında az amele çok sevap veren anlamına gelirken; kul için kullanıldığında, her an, her nefeste ve her eylemde derin bir minnet şuuruna sahip "nadir" insan tipini tanımladığını belirtir. Ayet, şükrün bu en yüksek ve sürekli formunun insanlık içinde istisnai (kalîl) bir durum olduğunu vurgulayarak sona erer.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla