Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sebe' Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sebe' Sûresi, 12. Ayet

    وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velisuleymâne-rrîha ġuduvvuhâ şehrun veravâhuhâ şehr(un)(s) veeselnâ lehu ‘ayne-lkitr(i)(s) vemine-lcinni men ya’melu beyne yedeyhi bi-iżni rabbih(i)(s) vemen yeziġ minhum ‘an emrinâ nużikḣu min ‘ażâbi-ssa’îr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Süleyman’ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. Onun için bakır madenini eritip akıttık. Cinlerden de Rabb’inin izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık.”

      Hz. Süleyman ile Diğer Peygamberlere ve Hz. Muhammed’e Verilen Mûcizeler

      Süleyman’ın emrine de sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan rüzgârı verdik. O, sanki şöyle buyurmaktadır: Biz rüzgârı Süleyman’ın emrine verdik. Tıpkı başka bir âyette şöyle bildirdiği gibi; “Biz de rüzgârı onun buyruğuna verdik. Rüzgâr onun emriyle dilediği yere hafif hafif eserdi”.

      Sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol almakta olan. Yani rüzgâr onu sabahleyin bir aylık, akşamleyin bir aylık yol mesafesi kadar götürebiliyordu. Bu onun bir mûcizesiydi. Bu mûcizenin benzeri Resûlullah için de vardı. Nitekim bir gecede iki aylık mesafe olan Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya geceleyin götürülmüştü. Cinler ve insanlardan yardımcılar aracılığıyla Süleyman peygamberde bulunan hükümranlığın aynısı Resûlullah’ta da vardı. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Bana iki aylık mesafeden korku salma ile yardım edildi”. Hz. Peygamber’in bildirdiği iki aylık mesafeden korku salmak, Süleyman peygambere verilen mûcizeden daha büyük değilse de, daha aşağı değildir. Onun babası Dâvûd’a (a.s.) verilen vasıtasız bir şekilde demirin yumuşatılması mûcizesi vardı; Hz. Muhammed’in ayın yarılması mûcizesi vardır. Bu, mûcize olmak bakımından belirtilenden daha büyük bir hadisedir. Hz. Mûsâ’ya verilen taştan pınar fışkırması mûcizesinin benzeri Hz. Muhammed’in parmaklarından su fışkırması mûcizesidir. Öyle ki rivayet edildiğine göre orada bulunan bin dört yüz kişinin tümü bu sudan içmiş ve suya kanmıştır. Bu, mûcize olmak bakımından diğerinden daha büyük değilse de daha aşağı değildir. Hz. Îsâ’nın Allah’ın onun elinde ölüleri diriltmesi mûcizesi varsa bunun mukabilinde Hz. Muhammed’in (s.a.) zehirli kızartılmış koyunun onunla konuşması mûcizesi vardır. Bu kızartılmış koyun Hz. Peygamber ondan yemek istediğinde “ben zehirliyim benden yeme” diyerek ona haber vermiştir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in mûcizeleri çoktur. Öyle ki peygamberlerden biri için anlatılan herhangi bir mûcizenin Hz. Muhammed için de mutlaka buna mukabil benzeri veya daha büyüğü belirtilebilir. Ayrıca Süleyman peygamber ve babasının hükümranlığının belirtilmesinin sebebi, Allah’ın Hz. Muhammed’e (s.a.) vermiş olduğu hükümranlığı ve şerefi onların kıskanmamaları da olabilir. Böylelikle onlar hükümranlık ve şerefin sadece ona verilmediğini, aksine bu konuda Allah’ın buna benzer üstünlükleri verdiği ortakları ve kardeşleri olduğunu bilirler. En doğrusunu Allah bilir.

      Onun için bakır madenini eritip akıttık. Denildi ki: Bu bakır madenidir. Yine denildi ki: Bu, sarı bakır madenidir. Denildi ki: Onun için eritilip yumuşatıldı, o artık onunla istediğini yapabilir. Tıpkı babasına demirin yumuşatılması gibi. O, bundan sonra vasıtasız bir şekilde istediği zırhları ve başka araçları yapabilmişti. Ebû Avsece ve İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onun için bakır madenini eritip akıttık. Yani bu madeni onun için erittik. En doğrusunu Allah bilir.

      Onun maiyetinde çalışanlar vardı. Denildi ki: Rabb’inin izniyle. Yani Allah cinleri onun emrine vermiştir. O, onun istediği ve onlara yönelik tüm emirlerinde cinlere, isteseler de istemeseler de, ona itaat etmelerini emretmiştir. Rabb’inin izniyle iki mânaya açıktır. Bunlardan biri emrine verme mânasıdır ki buradaki izin, emrine vermekten kinayedir. İkincisi şudur; Rabb’inin izniyle. Yani Rabb’inin emriyle. Yani Rab’leri, onun emrettiği ve yasakladığı her şeyde ona itaat etmelerini onlara emretmiştir. Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, yani emrettiği işlerde O’na isyan ederse, ona tattırırdık. Belirtilen azabı. Cenâb-ı Hakk’ın emri kendi zatına nispet etmesi, O’nun peygamberine onları hangi konularda kullanacağını emretmiş olması sebebiyledir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Süleymâne (سُلَيْمَانَ)

        Kök harfleri: s-l-m

        İbn Fâris, s-l-m kökünün Arapçada "barış, esenlik, teslimiyet ve hastalıktan/kusurdan salim olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak bu kelime, İbranice kökenli (Şelomo/Süleyman) özel bir isimdir. Arthur Jeffery, ismin etimolojik olarak Süryanice veya Aramice "Shlêmôn" formundan Arapçaya geçtiğini, sonundaki "-ân" ekinin (sonek) yabancı isimlerin Arapçalaştırılması sürecinde tipik bir uyarlama olduğunu belirtir. Doğrudan İbraniceden değil, Hristiyan-Arami kültür havzasından Arapçaya intikal ettiğini savunur. Theodor Nöldeke de bu tezi destekleyerek kelimenin morfolojik yapısının Süryanice etkisini gösterdiğini ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ismin köken itibarıyla "barışçıl, esenlik sahibi" anlamına geldiğini, Kur'an'da eşsiz bir ilahi iktidarın, yeryüzü egemenliğinin ve ihtişamın sembolü olan peygamber-kral figürü olarak yer aldığını kaydeder.

        er-rîha (الرِّيحَ)

        Kök harfleri: r-v-h (veya r-y-h)

        İbn Fâris, bu kökün "nefes, esinti, ruh, genişlik ve yayılma" anlamlarına geldiğini belirtir. Havanın hareketine ve akımına bu kökten türeyerek "rîh" (rüzgar) denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, rüzgar kelimesinin Kur'an'daki kullanımına dair ince bir ayrıma dikkat çeker; kelime çoğul (riyâh) kullanıldığında genellikle rahmeti ve yağmuru müjdelerken, tekil (rîh) kullanıldığında şiddeti ve azabı sembolize eder. Ancak bu ayette istisnai olarak tekil formda kullanılmasına rağmen bir azap aracı değil, Süleyman'ın emrine amade kılınmış (musahhar) mucizevi bir binek, devasa bir nakil aracı işlevi görür. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın doğa tasavvurunda rüzgarın putperest (Cahiliye) dönemindeki gibi bağımsız ve korkulan bir doğa tanrısı olmaktan çıkarıldığını; Allah'ın mutlak otoritesi altında boyun eğdirilmiş ve bir peygamberin hizmetine tahsis edilmiş sıradan bir varlığa indirgendiğini analiz eder.

        ğuduvvuhâ (غُدُوُّهَا)

        Kök harfleri: ğ-d-v

        İbn Fâris, ğ-d-v kökünün "günün erken saatleri, sabah vakti ve erkenden yola çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ğuduv" kelimesinin sabahın ilk ışıklarından güneşin tepe noktasına (zeval vaktine) kadar geçen süre içindeki hareketi, gidişi ifade ettiğini söyler. Bu bağlamda, rüzgarın Süleyman'ı ve ordusunu taşıdığı sabah mesaisini, günün ilk yarısındaki yolculuğu tanımlar.

        şehrun (شَهْرٌ)

        Kök harfleri: ş-h-r

        İbn Fâris, ş-h-r kökünün "açığa çıkmak, belirginleşmek, yayılmak ve herkes tarafından bilinmek" anlamına geldiğini belirtir. Yeni ayın (hilalin) gökyüzünde görünmesiyle zaman dilimi herkesçe aşikar hale geldiği için 30 günlük zaman dilimine (aya) "şehr" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, zaman ölçüsü olarak ayı ifade ettiğini kaydeder. Ayetteki "ğuduvvuhâ şehrun" (sabah gidişi bir aydır) ifadesi, rüzgarın sabah vakti sağladığı hızın ve kat ettiği mesafenin, normal bir kervanın veya insanın bir ayda ancak yürüyebileceği devasa bir uzaklığa denk geldiğini belirten bir ölçü (mesafe/zaman) birimidir.

        ravâhuhâ (رَوَاحُهَا)

        Kök harfleri: r-v-h

        İbn Fâris, r-v-h kökünün "akşam vakti dönüş yapmak, günün ikinci yarısında harekete geçmek" anlamına geldiğini ve sabah gidişini anlatan "ğuduv" kelimesinin tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ravâh eyleminin güneşin tepe noktasından (öğleden) batışına kadar geçen süredeki yolculuğu veya dönüşü ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu iki zıt kelimenin (ğuduv ve ravâh) bir arada kullanılmasının, Süleyman peygambere verilen mucizevi ulaşım imkanının mükemmel simetrisini (sabah bir aylık mesafe, akşam bir aylık mesafe) ve zaman-mekan algısını aşan ilahi lütfun ihtişamını vurguladığını belirtir.

        eselnâ (أَسَلْنَا)

        Kök harfleri: s-y-l

        İbn Fâris, s-y-l kökünün "suyun veya herhangi bir sıvının akması, bir yatakta ilerlemesi" anlamına geldiğini belirtir. Sel kelimesi de bu kökten türemiştir. Râgıb el-İsfahânî, "isâle" eyleminin, normalde katı veya durgun olan bir şeyi akışkan hale getirmek ve pınar gibi akıtmak olduğunu ifade eder. Kelimenin "nâ" (Biz) zamiriyle kullanılması, bu eylemin doğal bir ergitme işlemi değil, doğrudan ilahi bir müdahale (mucize) olduğunu gösterir.

        el-kıtri (الْقِطْرِ)

        Kök harfleri: k-t-r

        İbn Fâris, k-t-r kökünün "damlamak, damla damla akmak" anlamına geldiğini belirtir. Eritildiğinde damlayarak aktığı için erimiş bakıra veya tunca "kıtr" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin erimiş bakır (veya pirinç/tunç) madenini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bir önceki ayette Davud peygambere verilen "demiri yumuşatma" mucizesiyle, bu ayette Süleyman peygambere verilen "bakırı sel gibi akıtma" mucizesi arasındaki tarihsel ve teknolojik sürekliliğe dikkat çeker. Kur'an'ın bu anlatımının, insanlık tarihindeki Demir Çağı ve ileri madencilik (metalurji) teknolojilerine dair çok güçlü teolojik atıflar barındırdığını, peygamberlerin aynı zamanda büyük medeniyet kurucuları olarak resmedildiğini analiz eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, erimiş bakırın bir pınar (ayn) gibi akıtılmasının, Süleyman'ın muazzam mabedini ve mimari eserlerini inşa ederken kullandığı sınırsız bir hammadde kaynağını simgelediğini kaydeder.

        el-cinni (الْجِنِّ)

        Kök harfleri: c-n-n

        İbn Fâris, c-n-n kökünün temel anlamının "örtmek, gizlemek, gözden saklamak ve karanlıkta bırakmak" olduğunu belirtir. İnsan duyularından (gözden) gizlendikleri, ontolojik olarak algı sınırlarının ötesinde oldukları için bu varlıklara "cin" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, cinlerin duyularla idrak edilemeyen, gizli ruhanî varlıklar olduğunu söyler. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisine dair Batı akademisindeki görüşleri değerlendirirken, Aramice veya Süryanice etkiler aransa da kelimenin ve kavramın köklü bir şekilde İslam öncesi (Cahiliye) Arap mitolojisine ve diline ait asil bir Arapça kök olduğunu doğrular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın cin kavramını yeniden inşasını derinlemesine inceler. Cahiliye Arapları için cinler, çöllerde yaşayan, korkulan, kurban sunulan ve yarı-tanrısal (ilâhî) özellikler atfedilen varlıklarken; Kur'an bu ayette onları sıradan yaratıklar statüsüne indirger. Dahası, onları Allah'ın izniyle bir insanın (Süleyman'ın) emri altında ağır işçilik yapan (ya'melu) köleler olarak resmederek, pagan Arap zihnindeki cin mitini yerle bir eder.

        yeziğ (يَزِغْ)

        Kök harfleri: z-y-ğ

        İbn Fâris, z-y-ğ kökünün "doğru yoldan veya hedeften sapmak, eğrilmek, haktan yüz çevirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zeyğ" kelimesini itaatten ayrılmak, verilmiş olan kesin bir emrin dışına çıkmak olarak açıklar. Bu ayetteki bağlamında, cinlerin Süleyman peygambere hizmet etme zorunluluğundan kurtulmaya çalışmaları, isyan etmeleri veya verilen işten (ağır mimari ve zanaat işlerinden) kaçınmaları eylemini tanımlar.

        es-sa'îri (السَّعِيرِ)

        Kök harfleri: s-a-r

        İbn Fâris, s-a-r kökünün "ateşi tutuşturmak, alevlendirmek, şiddetle yakmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin alevleri yükselen, harareti çok şiddetli olan ateş (cehennem) anlamına geldiğini söyler. Angelika Neuwirth, bu kelimenin ayetin sonundaki eskatolojik (ahirete dair) ve cezai işlevine dikkat çeker. Görünmez ve doğaüstü güçleri olduğuna inanılan cinlerin, en ufak bir isyanda (zeyğ) "alevli ateşin azabı" ile tehdit edilmesi, Kur'an'ın kurduğu kozmik hiyerarşinin mutlaklığını gösterir. Hiçbir varlık Allah'ın otoritesinin (ve O'nun yetki verdiği peygamberin) emrinin dışına çıkamaz; çıkmaya yeltenen, sa'îrin (kavurucu ateşin) nesnesi olur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X