اَفْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ كَذِباً اَمْ بِه۪ جِنَّةٌۜ بَلِ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ فِي الْعَذَابِ وَالضَّلَالِ الْبَع۪يدِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sebe suresi, sebe suresi 8. ayet, yeni yaratılış, alay, diriliş inkarı, sebe 8, allah, dalalet, ahiret, azap
-
'Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş bu? Bilakis! Asıl âhirete inanmayanlar azaptadırlar ve tam bir sapkınlık içindedirler.
Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş bu? Onlar şöyle derler: Muhammed, Allah hakkında yalan mı uyduruyor, yoksa aklını mı yitirmiş? Zira böyle bir şey daha önce kimseden duyulmamıştır. Ölümden sonra dirilişin vuku bulduğunu da görmedik. Allah onların bu sözlerini reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: Bilakis! Asıl âhirete inanmayanlar. Yani ölümden sonra yeniden dirilmeye inanmayanların kendileri Allah hakkında yalan uyduranlardır. Onlar azaptadırlar ve tam bir sapkınlık içindedirler. Onlara yönelik azap “o Allah hakkında yalan uydurmaktadır” sözlerinin karşılığı olmaktadır. “Tam bir sapkınlık içindedirler” meâlindeki İlâhî beyanda bildirilen durum, “yoksa aklını mı yitirmiş” sözlerinin karşılığıdır. O, şöyle buyurmaktadır: Bilakis onlar tam bir sapkınlık içindedirler. Tam bir sapkınlık, sanki asla hidâyete dönmeyen kişiyi ifade etmektedir. Dolayısıyla âyet, Allah’ın sonlarının sapkınlık üzere olacağını ve ebediyen iman etmeyeceklerini bildiği kimseler hakkında olur. Dolayısıyla bunda nübüvvetin ispatına dair delil bulunmaktadır.
Yorumu Yorumla
-
afterâ (أَفْتَرَىٰ)
Kök harfleri: f-r-y
İbn Fâris, f-r-y kökünün "kesmek, yarmak, uydurmak ve asılsız bir şey icat etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Deriyi kesip biçme ve şekil verme işlemine de bu kökten türeyen kelimelerin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, iftira kavramını "kasten ve bilinçli bir şekilde yalan uydurmak, gerçeğe aykırı söz söylemek" olarak açıklar. Bu ayetteki bağlamında, müşriklerin peygamberin vahiy iddiasını itibarsızlaştırmak için kullandıkları bir suçlama aracıdır; peygamberin diriliş hakkındaki sözlerini bizzat kendisinin kurguladığını ve bunu Allah'a nispet ederek en büyük sahtekarlığı yaptığını (iftira ettiğini) iddia etmelerini yansıtır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, iftira eyleminin ahlaki boyutunu incelerken, bu kelimenin Kur'an'da genellikle ilahi hakikatleri saptıran veya Allah adına yalan söyleyenlerin cüretkar tutumunu tanımlamak için kullanıldığını kaydeder.
keziben (كَذِبًا)
Kök harfleri: k-z-b
İbn Fâris, k-z-b kökünün "doğrunun (sıdk) ve gerçeğin tam zıddı olduğunu, haberi veya bilgiyi gerçeğe aykırı olarak bildirmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yalanın sadece dille söylenen asılsız bir söz olmadığını; niyet, eylem ve inanç boyutunda hakikatle uyuşmazlık halini de kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki-dini kelime ağında "kizb" ve "tekzib" (yalanlama) kavramlarının sıradan bir ahlaki zaafı değil, ilahi gerçekliği bile bile reddeden derin bir ontolojik sahtekarlığı temsil ettiğini vurgular. Bu ayette "iftira" ve "kizb" kelimelerinin yan yana gelmesi, müşriklerin peygambere yönelttikleri suçlamanın şiddetini artırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bu kelimeyi kullanarak peygamberin ahiret ve diriliş tasavvurunu tümüyle akıl dışı, desteksiz ve bilinçli üretilmiş bir yalan (kizb) olarak kategorize etmeye çalıştıklarını; böylece vahyin toplumsal etkisini kırmayı hedeflediklerini analiz eder.
cinnetun (جِنَّةٌ)
Kök harfleri: c-n-n
İbn Fâris, c-n-n kökünün temelinde "örtmek, gizlemek, gözden saklamak ve karanlıkta bırakmak" anlamının yattığını belirtir. Aklı örttüğü, kişinin şuurunu ve mantığını gizlediği için delilik haline de "cinnet" denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, cinnet kavramını aklın işlevini yitirmesi, dışarıdan gelen bir etkinin (cinlerin) insanın zihni melekelerini ele geçirmesi olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni bağlamında, cin ve cinnet kavramlarının İslam öncesi dönemde Sami dilleri havzasında ortak bir kullanıma sahip olduğunu, gözle görülmeyen varlıkların insan aklına müdahalesini anlatan yerleşik bir terminoloji olduğunu doğrular. Gabriel Said Reynolds, müşriklerin peygambere yönelttikleri bu suçlamanın Geç Antik Çağ'da oldukça yaygın bir retorik taktik olduğunu savunur. Reynolds'a göre, müşrikler peygamberin getirdiği olağanüstü edebi metni (Kur'an'ı) ve sarsıcı eskatolojik haberleri sıradan bir yalanla açıklayamadıklarında, onu "cinnet" (cin çarpması/delilik) ile suçlayarak mesajını mistik bir hezeyan, aklını yitirmiş bir kahinin sayılamaları seviyesine indirmeye çalışmışlardır.
yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)
Kök harfleri: e-m-n
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korku ve endişenin zıddı olan güven, emniyet, kalbin sükunet bulması" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini bir haberi veya hakikati kalple tasdik etmek ve ona tam bir güvenle bağlanmak olarak açıklar. Ayetteki "lâ yu'minûne" (inanmazlar) şeklindeki olumsuz form, ahiret gerçeğine karşı sergilenen tavrın basit bir bilgi eksikliği değil; kalbin hakikate karşı kendini bilerek kapatması, ilahi vaade güvenmeyi inatla reddetmesi durumunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da iman eyleminin durağan bir inanç sistemi olmadığını, insanın varoluşsal olarak hakikate teslim olması anlamına geldiğini belirtir; dolayısıyla bu eylemi reddetmek (iman etmemek), insanın hem Yaratıcı'sıyla hem de kendi nihai gerçekliğiyle ontolojik bağını koparması demektir.
el-âhireti (الْآخِرَةِ)
Kök harfleri: e-h-r
İbn Fâris, e-h-r kökünün "gecikmek, bir şeyin sonu, bitimi ve arkada kalan" anlamına geldiğini, başlangıcı temsil eden "evvel" kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'ın bu kelimeyi "dünya" kavramının (yakın ve alçak olanın) karşısına yerleştirdiğini, insanın ölümden sonraki nihai ve kalıcı varoluş boyutunu tanımlamak için kullandığını açıklar. Angelika Neuwirth, ahiret inancının Mekke dönemi surelerinin omurgasını oluşturduğunu vurgular. Bu ayet bağlamında müşriklerin inkarının merkezinde bizzat "ahiret" fikri vardır; çünkü hesap verilebilirlik, ahlaki sorumluluk ve yeniden diriliş içeren bu eskatolojik zaman algısı, onların dünyevi, döngüsel ve hazza dayalı kabileci sistemlerini temelden sarsan en büyük tehdittir.
el-'azâbi (الْعَذَابِ)
Kök harfleri: a-z-b
İbn Fâris, a-z-b kökünün kökeninde "alıkoymak, engellemek, men etmek" anlamının bulunduğunu söyler. Kişiyi huzurdan, yaşama sevincinden ve rahatlıktan alıkoyduğu için şiddetli fiziksel veya ruhsal acıya "azap" dendiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını insanın doğal fıtratına aykırı olan ve ona şiddetli elem veren her türlü ilahi veya dünyevi ıstırap olarak tanımlar. Dücane Cündioğlu, kelimenin içerdiği "eydad" (zıt anlamlılık) sanatına dikkat çeker. Tatlı suya "mâ-i azb" denildiğini hatırlatan Cündioğlu, azabın etimolojik olarak insanı varoluşun "tatlılığından, lezzetinden ve rahmetinden mutlak surette mahrum bırakma" halini anlattığını ifade eder. Ayette ahireti inkar edenlerin bizzat bu mahrumiyetin (azabın) içine gömülmüş (fî'l-azâbi) oldukları vurgulanır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an teolojisinde azabın sadece ahirete ertelenmiş bir ateş cezası olmadığını; inkarın ruhsal bir bedeli olarak, kişiyi henüz dünyadayken bile hakikatin huzurundan mahrum bırakan manevi bir daralma ve buhranı da kapsadığını kaydeder.
ed-dalâli (الضَّلَالِ)
Kök harfleri: d-l-l
İbn Fâris, d-l-l kökünün "yolunu kaybetmek, doğru yoldan sapmak, şaşkınlık içinde kalmak ve yok olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bu kelimenin, doğru yola kılavuzluk etmek anlamına gelen "hidayet"in tam zıddı olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, dalalet kavramını kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan çıkmak, hakikatten uzaklaşmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, dalalet kelimesinin Kur'an'ın ahlaki coğrafyasında pusulasızlığı ve varoluşsal savrulmayı temsil ettiğini belirtir. İzutsu'ya göre ahireti inkar edenler, sadece gelecekle ilgili yanlış bir tahminde bulunmuyorlar; onlar ontolojik olarak yaşamın anlamını, hedefini ve rotasını bütünüyle kaybetmiş (dalalet) durumdadırlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette azap ve dalalet kelimelerinin birleşmesinin, inatçı inkarın insan ruhunda yarattığı çift yönlü yıkıma işaret ettiğini analiz eder; kişi hem doğru yolun aydınlığından mahrum kalır (dalalet) hem de bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak ruhsal/fiziksel bir acı girdabına (azap) düşer.
el-be'îdi (الْبَعِيدِ)
Kök harfleri: b-a-d
İbn Fâris, b-a-d kökünün "uzaklık, mesafe, ayrılık" anlamlarına geldiğini ve "yakınlık" (kurb) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "bu'd" kelimesinin mekansal, zamansal veya manevi olarak asıl merkezden çok uzakta olmayı ifade ettiğini kaydeder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "dalâl-i ba'îd" (uzak sapıklık / derin sapkınlık) tamlamasının Kur'an'da özel bir kullanım olduğunu belirtir. Bu ifade, kişinin sadece yoldan hafifçe sapmasını değil; hakikatten öylesine uzaklaşmasını, inkarında öylesine derinleşmesini anlatır ki, artık onun hidayete ve doğru yola geri dönme ihtimali neredeyse tamamen ortadan kalkmış, uçuruma sürüklenmiş durumdadır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla