وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَأْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ي لَتَأْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِي السَّمٰوَاتِ وَلَا فِي الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
İnkâr edenler, 'Bize kıyâmet gelmeyecek' dediler. De ki: 'Bilakis! Gaybı bilen Rabb'ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir' Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, O'nun bilgisi dışında kalamaz. Bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta kayıtlı olmasın.
İnkâr edenler, “Bize kıyamet gelmeyecek” dediler. De ki: “Bilakis! Rabb’ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar yeniden dirilme ve ölümden sonra hayatın olmadığına dair Lât ve Uzzâ’ya yemin ettiler. Allah, peygamberine onlara yeniden dirilmenin ve kıyâmetin geleceğine dair bir olan Allah’a yemin etmesini şu İlâhî beyanla emretmiştir: Bilakis! Rabb’ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Bu beyanın bunun dışında bir mânaya gelmesi de mümkündür. O da Cenâb-ı Hakk’ın başka bir âyette bildirdiği anlamdır. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler. Aksine bu, Allah’ın bizzat üstlendiği gerçek bir vâdidir”. Onlar öleni diriltmeyeceğine dair Allah adına yemin ettiler. Cenâb-ı Hak bu âyette resûlüne kendisinin dirilteceğine dair onların yemin ettiği Allah adına yemin etmesini emretmiştir. Bu beyan şudur: De ki: Bilakis! Rabb’ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Onun yemin ettiği konuda yemin etmesi onlar açısından kendilerinin yemininden daha doğru kabul edilirdi. Çünkü onlar hiçbir şekilde onda yalan görmemişlerdi ve bu hususta onu itham da etmemişlerdi. Cenâb-ı Hakk’ın onlar hakkında bildirdiği şu İlâhî beyan bu duruma delil teşkil etmektedir: “(Resûlüm!) Onların söylediklerinin gerçekten seni üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar seni yalancılıkla itham etmiyorlar; fakat o zâlimler açıkça Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar”. Cenâb-ı Hak bildirmiştir ki: Onlar sözlerinde seni yalancılıkla itham etmemektedirler, fakat onların amacı âyetleri inkâr etmektir. Dolayısıyla onların yeniden dirilişi inkâr etmeleri konusunda peygamberin yemini ötekilerin yemininin mukabili olmaktadır ki belirttiğimiz gibi Resûlullah’ın yemininin doğruluğu ile kendi yeminlerindeki yalanlarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.
Gaybı bilen. Bu beyan “âlimi’l-ğaybi” (بيغلل ملاع) şeklinde esrelidir. “Âlimu’l-ğaybi” (بيغلا ملاع) şeklinde ötreli de okunmuştur. Yine “allâmi’l-ğaybi” (بيغلا مّلع) şeklinde de okunmuştur. Bu kelimeyi esreli okuyan bunu daha önce geçen kelimenin sıfatı yapmıştır: "Bilakis! Gaybı bilen Rabb’ime andolsun". Ötreli okuyan kimse ise bunu bir cümle başlangıcı kılmış ve cümleyi de tam bir cümle yapmıştır: Rabb’ime andolsun ki o size mutlaka gelecektir. Sonra şu ilâhı beyan yeni bir cümle yapılmıştır; Zerre miktarı bir şey, gaybı bilenin bilgisi dışında kalamaz. O’nun bilgisi dışında kalamaz meâlindeki âyette “ya‘zubu” (بُزُعَي) kelimesinde geçen “zây” (ز) harfi ötreli okunmuştur. Yine bu kelime “lâ ya‘zibu” (بِزْعَيَل) şeklinde esreli olarak da okunmuştur. Bu ikisi dilsel kullanımdır. “Âzib” (بزاع) Arap dilinde görünür âlemden uzak olan (gaib) demektir. Bazıları şöyle demiştir: Bilgisi dışında kalmaz. Yani ondan uzak olmaz. Bu iki mâna aynıdır.
Göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey, bundan daha küçük veya daha büyük hiçbir şey O’nun bilgisi dışında kalamaz. Önceki âyette Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: O, yere giren ve ondan çıkan, gökten inen ve ona yükselen her şeyi bilir. Bu âyetin maddenin yapısal özellikleri (cevherler) ve farklı türleri hakkında olması mümkündür. Çünkü O, yere giren ve yerden çıkan; oraya inen ve oradan yükselen her şeyi bildiğini haber vermiştir. Bu, varlıkların cevherlerine dair bilgidir. Zerre miktarı bir şey O’nun bilgisi dışında kalamaz diye başlayan İlâhî beyanın sonuna kadarki kısmı ise insanların fiiller ve amellerine dairdir. Cenâb-ı Hak burada onların fiillerinden ve amellerinden hiçbir şeyin kendi bilgisi dışında kalmadığını bildirmektedir ki bu sayede onlar devamlı dikkatli olsunlar. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak bunun hemen peşi sıra söz konusu davranışın bir karşılığının olacağını bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “O, Allah’ın iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanları mükâfatlandırması için gelecektir”. Veya bu iki İlâhî beyanda bildirilen durumların aynı olması da mümkündür. Çünkü Cenâb-ı Hak ilk âyette yere giren ve oradan çıkan, gökten inen ve oraya yükselen dualardan bahsetmiştir. O, bu âyette bu ikisinde duran, bunlarda ikamet eden ve bunlarda meydana gelecek değişiklikleri belirtmemiştir. Bu hususları göklerde ve yerde zerre miktarı bir şey O’nun bilgisi dışında kalamaz meâlindeki âyette bildirmiştir. O burada, duran, ikamet eden, hareket eden ve dönen tüm varlıkları ilmiyle kuşattığını bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
kaferû (كَفَرُوا)
Kök harfleri: k-f-r
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "örtmek, gizlemek ve üstünü kapamak" olduğunu belirtir. Sözlükte tohumu toprağın altına gizlediği için çiftçiye, eşyayı karanlığıyla örttüğü için geceye "kâfir" dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kelimesinin dini terminolojideki kullanımını "küfrân-ı nimet" (nimeti örtmek, nankörlük etmek) boyutuyla ele alır ve en büyük nankörlüğün, yaratıcının varlığını veya vahyini inkar ederek hakikatin üzerini örtmek olduğunu ifade eder. Bu ayetteki bağlamında, kıyametin kopacağı gerçeğini inatla reddedenlerin tutumunu tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "küfür" kavramını "iman" ve "şükür" kavramlarının mutlak zıddı olarak inceler. Ona göre Kur'an'daki kâfir tipi, sadece pasif bir inançsızlığı değil, aynı zamanda Allah'a karşı aktif bir kibri, isyanı ve nankörlüğü barındıran kompleks bir zihniyeti temsil eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ıstılahi anlamının temel dini gerçeklikleri reddetmek olduğunu belirterek, ayette kastedilen eylemin spesifik olarak eskatolojik (ahirete dair) bir hakikat olan "Saat"in (kıyametin) inkarı olduğuna dikkat çeker.
es-Sâ'atu (السَّاعَةُ)
Kök harfleri: s-v-a (veya s-y-a)
İbn Fâris, s-v-a kökünün "zamanın bir bölümü, günün veya gecenin belirli bir anı veya parçası" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlükte zamanın küçük bir cüzü olduğunu, Kur'an terminolojisinde ise özel bir isme dönüşerek mevcut dünya düzeninin aniden yıkılacağı ve kıyametin kopacağı o dehşetli ve kesin anı ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Kur'an'daki özel kullanımı üzerine Batı literatüründeki tartışmalara değinerek, "saat/zaman" anlamının Arapçada yerleşik olduğunu, ancak "Son Saat" (kıyamet) anlamındaki bu vurgulu ve teknik eskatolojik kullanımın, Aramice/Süryanice (sha'tha) etkileşimiyle bölgedeki dini-kültürel havzada ortak bir teolojik kavrama dönüştüğünü doğrular. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerindeki zaman algısını incelerken, "es-Sâ'a" kelimesinin müşriklerin döngüsel ve statik zaman anlayışını parçalayan dramatik bir kırılma noktası olarak işlev gördüğünü vurgular. Ona göre bu kelime, uzakta beklenen bir gelecekten ziyade, aniden gelip çatacak ve her şeyi sıfırlayacak olan yıkıcı bir sonu muhatabın zihnine çakar.
el-Ğaybi (الْغَيْبِ)
Kök harfleri: ğ-y-b
İbn Fâris, bu kökün "gözden kaybolmak, örtülü olmak, uzakta bulunmak ve gizlenmek" gibi anlamlara geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, gayb kavramını "insan duyularının ötesinde kalan, akıl ve duyularla doğrudan idrak edilemeyen gerçeklikler" olarak tanımlar. Ayetteki "âlimu'l-ğayb" (gaybı bilen) tamlamasında, insanın zaman ve mekanla sınırlı algısının aksine, Allah'ın kozmik plandaki her türlü sırdan ve görünmeyen boyuttan mutlak surette haberdar olması kastedilir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ve epistemolojik (bilgi felsefesi) yapısını analiz ederken, "gayb" (görünmeyen) ve "şehadet" (görünen) ikiliğinin merkezi bir öneme sahip olduğunu savunur. İzutsu'ya göre gayb, sadece fiziksel olarak orada olmayan bir şey değil, bizzat Allah'ın zatına mahsus olan, varoluşun aşkın ve gizemli merkezidir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik çerçevesini çizerken, gayb bilgisinin (ilm-i ilâhî) yalnızca Allah'a ait olduğunu, kıyametin (saatin) ne zaman kopacağı bilgisinin de bu mutlak gayb alanının en önemli unsurlarından biri olduğunu vurgular.
ya'zubu (يَعْزُبُ)
Kök harfleri: a-z-b
İbn Fâris, a-z-b kökünün "uzaklaşmak, gözden kaybolmak, kişinin kontrolünden veya idrakinden çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Sürüden uzaklaşıp kaybolan hayvanlar için de bu kökten türeyen kelimelerin kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "gizli kalmak, kaçıp kurtulmak" şeklinde açıklar. Ayetteki olumsuz kullanımıyla (lâ ya'zubu), evrendeki hiçbir zerre veya detayın Allah'ın kuşatıcı ilminden uzağa düşemeyeceği, O'nun bilgi ve gözetiminden kaçamayacağı kesin bir dille ifade edilir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki retorik işlevine dikkat çeker. Müşrikler, ufalanıp toza dönüşmüş bedenlerin yeniden nasıl diriltileceğini aklî bir imkansızlık olarak görürken; Kur'an "ya'zubu" fiiliyle bu algıya meydan okur. Kozmik uzayda veya yerin derinliklerinde dağılmış hiçbir zerrenin ilahi radardan kaçamayacağını, kaybolamayacağını son derece görsel bir dille muhataba aktarır.
miskâlu (مِثْقَالُ)
Kök harfleri: s-k-l
İbn Fâris, s-k-l kökünün "ağır olmak, tartıda ağırlık basmak" anlamına geldiğini ve "hafiflik" (hiffet) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "miskâl" kelimesinin bir şeyin ölçüsünü veya tartıdaki karşılığını, ağırlığını ifade etmek için kullanıldığını kaydeder. Kur'an bağlamında genellikle iyilik veya kötülüklerin niceliğini, varlıkların en ufak kütle birimini belirtmek amacıyla "zerre" kelimesiyle yan yana kullanılır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, etimolojik olarak ağırlık ölçme aleti veya standart ağırlık birimi anlamına gelen bu kelimenin, Kur'an'da ilahi adalet ve ilmin kusursuz hassasiyetini, en ufak bir detayın bile hesaba katılacağını vurgulamak için bir metafor olarak kullanıldığını belirtir.
zerretin (ذَرَّةٍ)
Kök harfleri: z-r-r
İbn Fâris, z-r-r kökünün temel olarak "saçılmak, dağılmak ve çok küçük parçalar" anlamlarını barındırdığını belirtir. Havada uçuşan ve sadece güneş ışığı vurduğunda görülebilen toz zerrelerine veya yeryüzündeki en küçük karınca türüne bu ismin verildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, insanın tahayyül edebileceği en küçük, ağırlığı neredeyse hissedilemeyen nesne formunu ifade ettiğini söyler. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla yerel ve arkaik Arapça kullanımına dayandığını, göçebe/çöl kültüründe gözlemlenebilen en ufak karınca veya toz zerresini anlatan bu kelimenin, Kur'an tarafından mikroskobik gerçekliği anlatmak üzere güçlü bir şekilde uyarlandığını doğrular. Dücane Cündioğlu, kelimenin modern çevirilerindeki anlamsal kaymalara işaret eder. "Zerre" kelimesinin günümüz Türkçesine "atom" olarak çevrilmesinin anakronik (tarihsel bağlama aykırı) olduğunu savunur. Ona göre Kur'an'ın asıl amacı fiziksel bir parçalanmayı anlatmak değil; göklerin ve yerin devasa büyüklüğü karşısında, havada asılı duran o gözle görülmez toz zerresinin cılızlığını, küçüklüğünü edebi bir kontrast (zıtlık) yaratarak muhatabın hissetmesini sağlamaktır.
kitâbin (كِتَابٍ)
Kök harfleri: k-t-b
İbn Fâris, k-t-b kökünün ana anlamının "toplamak, bir araya getirmek, birbirine dikmek veya bağlamak" olduğunu belirtir. Harfleri, kelimeleri ve manaları bir araya toplayıp dizdiği için yazı yazma eylemine "kitabet" dendiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yazılı belge veya hüküm anlamına geldiğini kaydeder. Bu ayette geçen "kitâbin mubîn" ifadesiyle kastedilenin, evrendeki her zerrenin hareketinin ve bilgisinin ilahi bir sistemde eksiksiz olarak kaydedildiği kozmik ve ontolojik kayıt merkezi olan "Levh-i Mahfûz" olduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, "kitab" kavramının Geç Antik Çağ (Late Antiquity) dini havzasındaki rezonansına dikkat çeker. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanımıyla, o dönemde Ortadoğu dinlerinde var olan "ilahi kayıt kitapları" (heavenly books of record) konseptini, Allah'ın mutlak ve her şeyi kuşatan ilminin yegane kanıtı olarak kendi teolojik zeminine güçlü bir şekilde yerleştirdiğini analiz eder.
mubînin (مُّبِينٍ)
Kök harfleri: b-y-n
İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, açıkça ortaya çıkmak, iki şeyin arasının açılması ve belirginleşmek" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesinin bir şeyi kapalılıktan kurtaran, gerçeği yalandan ayıran, şüpheye yer bırakmayacak şekilde açık ve net hale getiren (beyan eden) anlamını taşıdığını söyler. Kitap kelimesinin sıfatı olarak, bu ilahi kaydın içinde hiçbir karmaşa, eksiklik veya müphemlik (belirsizlik) bulunmadığını gösterir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, mubîn sıfatının, ilahi bilginin sadece pasif bir depolama olmadığını; aynı zamanda Allah'ın mutlak egemenliğinin, evrensel nizamının ve eşsiz kudretinin her an okunabilen, apaçık bir kanıtı (beyanı) olarak işlev gördüğünü vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla