اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ وَلَهُ الْحَمْدُ فِي الْاٰخِرَةِۜ وَهُوَ الْحَك۪يمُ الْخَب۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Hamd göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah'a mahsustur; âhirette de hamd yalnız O'na özgüdür. Hikmetle yöneten, her şeyden haberdar olan O'dur.
Allah Gökte ve Yerde Ne Varsa Her şeyin Sahibidir ve Her Şeyi Bilir
Hamd Allah’a mahsustur. Müfessirler şöyle demiştir: Cenâb-ı Hak yarattığı varlıklara yaptıkları lütuflar vesilesiyle kendi zatını övmüştür. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Bu beyan Allah’tan yarattığı varlıklara bahşetmiş olduğu nimetler ve lütuflar vesilesiyle O’na hamdetme ve övgüde bulunmaya ilişkin bir öğretimdir. Öyle ki eğer O’nun, kendisine hamdetme ve övgüde bulunmayı öğretmesi olmasaydı, onlar bunu bilemezlerdi. İkinci mâna şudur: O, kendi zatını övmüştür, çünkü O, insanlarda, bahşettiği nimetlere ve ihsanlara karşı hakkıyla tam bir hamd ve övgüde bulunma kudretini görmemiştir. Dolayısıyla bunu kendisi üstlenmiştir. Bu, “siz de ona salât ve selâm getirin” meâlindeki âyetin tefsirinde belirtmiş olduğumuz mânadır. Onlar şöyle demişlerdi: Biz sana selâm vermeyi bildik, fakat sana salât etme nasıldır?” Bunun üzerine o şöyle buyurmuştur: "Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammedin...” demenizdir. Bu, salât etmenin Allah’a havale edilmesi ve kendilerinin değil de Cenâb-ı Hakk’ın peygambere salât etmesine dair niyazda bulunmaktır. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun mânası şudur: Sanki O, onlarda tam hakkıyla peygambere salât etme ve ona övgüde bulunma kudreti görmemiş, bundan dolayı bunu kendi zatına havale etmelerini emretmiştir ki kendisi onlar adına bunu tam olarak yerine getirsin. O’na hamdetme de böyledir. O’na hamdetmenin aslı, övgüyü gerektiren bütün nitelikleri ve lütuflarından ötürü en güzel isimleriyle O’na övgüde bulunmak; bahşetmiş olduğu tüm nimetleri dolayısıyla O’na şükretmektir.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan. En doğrusunu Allah bilir ya, sanki O, şöyle buyurmuştur: Hamd göklerin ve yerin mutlak hükümranı olan Allah’a mahsustur ve buna lâyık olan O’dur. Taptığınız ve ilâh olarak nitelediğiniz putlar değildir.
Âhirette de hamd yalnız O’na özgüdür. Bazıları şöyle demiştir: Âhirette de hamd yalnız O’na özgüdür. Yani cennet ehli cennete girdiğinde Allah’a hamdederler. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: ‘‘Bizi bu nimete kavuşturan Allah’a hamdolsun!”; “Bize verdiği sözü yerine getiren Allah’a hamdolsun!”; “Bizden tasayı gideren Allah’a hamdolsun!”. Bu ve benzeri ilâhı beyanlarda bu durum açıklanmıştır. Âhiretteki dostları da dünyadaki dostları da O’na hamdederler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Önünde de sonunda da hamd O’na mahsustur”. Âhirette de hamd yalnız O’na özgüdür meâlindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani âhireti yarattığı için hamd O’na mahsustur. Çünkü dünya ve içindekilerin yaratılması ancak âhiretin yaratılmış olmasıyla hikmetli bir iş olur. Eğer âhiretin yaratılması olmasaydı bütün bunların yaratılmış olması boşuna ve anlamsız bir iş olurdu. O âhireti yaratmıştır, tâ ki dünya ve içindeki varlık âleminin yaratılması hikmetli bir iş olsun. Dolayısıyla O, dünyanın yaratılmasının, sayesinde hikmetli bir iş haline geldiği âhireti yaratmasından dolayı hamdin O’na mahsus olduğunu bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Hikmetle yöneten, her şeyden haberdar olan O’dur. Bu iki kavramın manaları daha önce başka âyetlerin yorumunda geçmişti. Bu mâna şudur: O, yaratıp düzenlemesinde kendisine hata ilişmeyendir. O, her şeyi yerli yerine koyandır. Filozoflar şöyle derler: “Hakîm” ilim ile ameli bir araya getirendir. Bu kavram belirtmiş olduğumuz anlama gelir. Bu kavram şu mânaya da gelebilir: O, hâkimdir. Çünkü her şeyi sapasağlam ve en iyi şekilde varetmiştir ki her şey O’nun birliğine ve ulûhiyetine tanıklık eder.
Yorumu Yorumla
-
el-Hamdu (اَلْحَمْدُ)
Kök harfleri: h-m-d
İbn Fâris, bu kök harflerinin "övgüde bulunmak, bir şeyin iyi ve güzel vasıflarını dile getirmek" anlamlarına geldiğini belirtir ve bu kelimenin, yerme ve ayıplama anlamına gelen "zem" sözcüğünün zıddı olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hamd kavramını "medh" (salt övgü) ve "şükür" (verilen nimete karşılık duyulan minnet) arasında konumlandırır. Ona göre hamd, bir kimseyi kendi iradesiyle yaptığı güzel işlerden dolayı övmektir; medh iradesiz güzelliklere (örneğin boy pos) de yapılabilirken, hamd sadece bilinçli iyiliğe yöneliktir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal dünyasında "hamd" kavramını dikey bir ilişki ağı içinde inceler. Ona göre bu kelime, kul ile Yaratıcı arasındaki mutlak minnettar olma durumunu ve insanın ontolojik olarak Allah'a karşı hissetmesi gereken temel şükran bağını ifade eder. Dücane Cündioğlu, kelimenin Türkçeye çevrilmesi sürecindeki anlamsal kayıplara dikkat çeker. "Övgü" veya "şükür" kelimelerinin tek başlarına Kur'ani bağlamdaki "hamd"in teolojik ağırlığını karşılamadığını, kelimenin doğrudan İlahî otoriteye tahsis edilmiş eşsiz bir yüceltme barındırdığını savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da hamdin neredeyse tamamen Allah'a yöneltildiğini, bu ayette olduğu gibi yerin ve göğün mülkiyetinin O'na ait olması bağlamında evrensel bir egemenlik ilanı olarak işlev gördüğünü belirtir.
lillâhi (لِلّٰهِ)
Kök harfleri: e-l-h (veya v-l-h)
Sözcük, aidiyet ve tahsis bildiren "li" harf-i ceri ile "Allah" lafzının birleşiminden oluşur. İbn Fâris, e-l-h kökünün temelinde "kulluk etmek, ibadet etmek" (ulûhiyyet) manasının yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "Allah" lafzının varlığı zorunlu olan, ibadete layık tek yaratıcının özel ismi (alem) olduğunu ve kökeninin "ilâh" kelimesine dayandığını aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin kökeni üzerine Batı literatüründeki tartışmaları derleyerek, Süryanice veya Aramice "Alaha" kelimesiyle akrabalığına dikkat çeker; ancak kelimenin İslam öncesi Arap yarımadasında zaten en yüce Tanrı'yı ifade etmek üzere yaygın ve yerleşik bir biçimde kullanıldığını doğrular. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine (El/Elohim) işaret eder ve Arapçadaki yapısal evriminin "el-ilâh" formundan kaynaşarak tekil ve eşsiz bir özel isme dönüştüğünü savunur. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin türemiş (müştak) olup olmadığı konusundaki İslam alimleri arasındaki tartışmaları özetler; çoğunluğun görüşüne göre kelime "ilâh" kelimesine belirlilik takısı (el) eklenmesiyle oluşmuş, zamanla tam bir kaynaşma yaşayarak doğrudan Yüce Yaratıcı'nın zatına delalet eden camid (türememiş) bir özel isme dönüşmüştür.
es-Semâvâti (السَّمٰوَاتِ)
Kök harfleri: s-m-v
İbn Fâris, s-m-v kökünün temelinde "yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde olma" anlamının bulunduğunu belirtir. Ona göre bir şeyin üzerine yükselen ve onu kaplayan her şey dilsel olarak o şeyin "semâsı"dır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik anlamına uygun olarak yeryüzünün üzerinde bulunan kozmolojik tavanı ifade ettiğini söyler. Çoğul yapıda (semâvât) kullanılmasının, evrenin çok katmanlı ve azametli yapısına işaret ettiğini belirtir. Angelika Neuwirth, Kur'an surelerindeki kozmolojik tasvirleri incelerken "semâvât" ve "ard" (yer) kelimelerinin ayrılmaz bir ikili (merizm) olarak kullanıldığını vurgular. Ona göre bu kullanım, salt fiziksel bir uzayı tarif etmekten ziyade, Allah'ın mutlak egemenliğinin mekansal sınırsızlığını vurgulayan, dinleyicide huşu uyandırmayı hedefleyen teolojik bir retorik figürüdür.
el-Ardi (الْاَرْضِ)
Kök harfleri: e-r-d
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin alt kısmı, zemin, aşağıda olan" gibi anlamlara geldiğini ve sema (gök) kelimesinin ontolojik ve fiziksel karşıtı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, arz kelimesinin gökyüzünün karşısında yer alan yerküre anlamına geldiğini, bağlama göre tüm gezegeni veya belirli bir toprak parçasını, ülkeyi ifade edebileceğini kaydeder. Arthur Jeffery, bu kelimenin Sami dilleri ailesindeki köklü tarihine dikkat çeker; İbranicedeki "eretz" ve Aramicedeki "ar'a" kelimeleriyle tam bir ses ve anlam eşleşmesine sahip olduğunu, arkaik çağlardan beri Ortadoğu dillerinde "yaşanılan yeryüzü" anlamında sabit kaldığını belirtir.
el-Âhireti (الْاٰخِرَةِ)
Kök harfleri: e-h-r
İbn Fâris, e-h-r kökünün "gecikmek, bir şeyin sonu ve bitimi" anlamına geldiğini, "evvel" (başlangıç) kelimesinin zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur'an'da "dünya" kelimesinin zıddı olarak konumlandırıldığını, insanın varoluşsal sürecindeki nihai durumu ve ölümden sonraki sonsuz yaşam formunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, âhiret kavramını Kur'an'ın dünya görüşünü inşa eden en kritik eskatolojik (ahiret bilimi) terim olarak ele alır. İzutsu'ya göre "âhiret", Kur'an'da sadece kronolojik bir sonrayı değil, "dünya" (yakın, alçak, geçici olan) ile sürekli bir gerilim ve dikotomi içinde bulunan nihai gerçeklik ve hesaplaşma boyutunu temsil eder. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi vaazlarının ana omurgasını incelerken, âhiret kavramının dinleyicinin zaman algısını dönüştürme işlevi gördüğünü savunur. Bu kelime aracılığıyla muhatap, kabilevi ve dünyevi zaman algısından koparılıp, İlahî eskatolojik zaman algısına yönlendirilir; böylece yer ve gökteki mülkün nihai varış noktası vurgulanmış olur.
el-Hakîmu (الْحَك۪يمُ)
Kök harfleri: h-k-m
İbn Fâris, h-k-m kökünün etimolojik olarak "engellemek, gem vurmak, alıkoymak" anlamına geldiğini söyler. Atın ağzına takılan ve onu kontrol eden gemin (hakeme) bu kökten türediğini; dolayısıyla "hüküm" ve "hikmet"in de sahibini zulümden, yanlıştan ve cehaletten alıkoyduğu için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hikmet" kavramını "ilim ve akıl yoluyla gerçeğe (hakka) ulaşmak" olarak tanımlar. Allah'ın sıfatı olarak "el-Hakîm", eşyanın hakikatini en ince ayrıntısına kadar bilen, her şeyi kusursuz ve en sağlam şekilde yaratan, fiillerinde hiçbir abes bulunmayan mutlak otorite anlamına gelir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu ismin Kur'an'da sıkça kullanıldığına dikkat çekerek kelimenin iki yönlü anlamına vurgu yapar: Birincisi "hükmeden, nihai yasa koyucu ve yargılayıcı" (Hâkim) yönü; ikincisi ise her işi yerli yerinde yapan, kainattaki nizamı ve evrensel mülkiyeti eşsiz bir akıl ve amaçlılıkla yöneten "Sonsuz Hikmet Sahibi" yönüdür.
el-Habîru (الْخَب۪يرُ)
Kök harfleri: h-b-r
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi iç yüzüyle bilmek, gizli ve görünmeyen detaylarına vakıf olmak" anlamına geldiğini belirtir. Normal bir bilme eyleminden ziyade, nesnenin veya olayın özüne dair derin bir farkındalığı ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hıbre" kelimesini tecrübeye dayalı, derinlemesine bilgi olarak açıklar. Allah'ın ismi olarak "el-Habîr", O'ndan hiçbir şeyin gizli kalamayacağını, yerdeki ve gökteki en ufak zerrelerin hareketlerinden, yaratılmışların içinden geçen niyetlere kadar her şeyin içyüzünü bütün ayrıntılarıyla bilen olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da "el-Habîr" isminin genellikle "el-Hakîm" veya "el-Alîm" isimleriyle birlikte (ayet sonlarında) kullanıldığını belirtir. Bu eşleşme, Allah'ın yerin ve göğün mülkünde sadece genel ve mutlak bir hikmetle yasa koymadığını, aynı zamanda bu sistemin içindeki en ince, en gizli operasyonları ve durumları da anbean bildiğini pekiştirir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla