Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 13. Ayet

    وَاُخْرٰى تُحِبُّونَهَاۜ نَصْرٌ مِنَ اللّٰهِ وَفَتْحٌ قَر۪يبٌۜ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve uḣrâ tuhibbûnehâ(s) nasrun mina(A)llâhi ve fethun karîb(un)(k) ve beşşiri-lmu/minîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah'ın yardımı ve yakın bir fetih! Haydi müminleri müjdele.

      Hoşunuza gidecek bir şey daha var: Allah’ın yardımı ve yakın bir fetih! Sanki Cenâb-ı Hak şöyle demektedir: Allah’ın sizi yönlendirdiği bu ticaret ile sözünü ettiği o mükâfatları âhirette size verecektir. Ama burada hoşunuza gidecek başka bir şey daha vardır: Dünyada düşmanlarınıza karşı Allah’tan yardım ve beldelerin fethi. Müminleri bu iki şeyle müjdele! Cenâb-ı Hak onlar için bunu da gerçekleştirmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Uhrâ (أُخْرَىٰ)

        İbn Fâris, e-h-r kökünün temel anlamının bir şeyin arkası, sonu ve bir şeyi geriye bırakmak olduğunu belirtir; "uhrâ" kelimesinin bu kökten türeyerek "diğeri, sonraki" anlamına geldiğini, ayette ise müminlerin ahiret sevabına ek olarak dünyada elde edecekleri "diğer" nimeti ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir türün veya sınıfın ikinci ferdi anlamına geldiğini, burada cennet nimetlerinden sonra gelen ve dünyevi başarıyı müjdeleyen ikinci bir lütuf kategorisini temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "uhrâ" kelimesinin genellikle ahiret (el-âhire) ile ilişkilendirildiğini ancak bu ayette dünyevi bir "başka" (nasr ve feth) nimeti niteleyerek, müminin kazanç skalasını hem dünya hem ahiret boyutuna yaydığını analiz eder.

        Tuhibbûnehâ (تُحِبُّونَهَا)

        İbn Fâris, h-b-b kökünün iki temel anlamı olduğunu; birincisinin "sebat etmek ve yerleşmek", ikincisinin ise "tohum" (habbe) olduğunu belirtir. Sevginin insanın iç dünyasına kök salması ve orada sabit kalması sebebiyle bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, muhabbetin nefsin hayır ve lezzet gördüğü şeye karşı duyduğu şiddetli meyil olduğunu, ayette ise müminlerin doğaları gereği arzuladıkları zafer ve başarı duygusuna işaret edildiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, buradaki "sevme" eyleminin sadece duygusal bir durum değil, müminlerin davasının somut bir başarıya ulaşması yönündeki kolektif ve iradi beklentilerini yansıttığını belirtir.

        Nasrun (نَصْرٌ)

        İbn Fâris, n-s-r kökünün temel anlamının "yardım etmek" olduğunu; aynı zamanda yağmurun toprağa hayat vermesi anlamındaki "nasara" kullanımıyla da ilişkili olarak, yardımın zor durumda olanı ferahlatma niteliğini taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kelimesinin özellikle bir düşmana veya haksızlığa karşı mazlumu desteklemek ve onu zafere ulaştırmak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "nasr" kavramını tamamen teosentrik bir düzleme oturttuğunu; gerçek yardımın yalnızca Allah'tan gelebileceği inancının müminlerin dünya görüşünün temel taşı olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki nekira (belirsiz) kullanımının, bu yardımın büyüklüğünü, niteliğini ve beklentilerin ötesinde bir ilahi müdahale olduğunu hissettirdiğini vurgular.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen bu lafzın, mahlukatın sevgi ve hayretle kendisine yönelip sığındığı "yüce varlık" anlamına geldiğini belirtir. Ayet bağlamında, zaferin ve yardımın gerçek kaynağının beşeri güçler değil, mutlak otorite olan Allah olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, Allah isminin tüm ilahi sıfatları kendinde toplayan en kapsamlı isim olduğunu, zaferin bu isme izafe edilmesinin onun sarsılmazlığını ve kutsiyetini pekiştirdiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik gelenek içerisinde Arapçaya yerleşmiş, bölgedeki Aramice/Süryanice "Alaha" formuyla semantik bir süreklilik arz eden mutlak tanrı adı olduğunu belirtir.

        Fethun (فَتْحٌ)

        İbn Fâris, f-t-h kökünün temel anlamının "kapalılığı gidermek, açmak" olduğunu; bunun hem fiziksel bir kapıyı açmak hem de bir davanın hükmünü vererek sonucu belirlemek (hüküm/kaza) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fethin zorlukların ortadan kalkması ve bir yerin veya kalbin İslam'a açılması olduğunu; ayette ise hem askeri bir zaferi hem de İslam'ın önündeki engellerin kalkmasını temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin "zafer" ve "açma" anlamındaki teolojik kullanımının, Süryanice "ptha" köküyle paralellik gösterdiğini ve dini terminolojide "ilahi bir kapı açılması" imgesiyle yerleştiğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fethin Kur'an'daki tarihsel bağlamında, İslam'ın toplumsal ve siyasal bir güç olarak tescillenmesini sağlayan kritik dönüm noktalarını ifade ettiğini belirtir.

        Karîbun (قَرِيبٌ)

        İbn Fâris, k-r-b kökünün temel anlamının bir şeye yaklaşmak ve mesafece yakın olmak olduğunu, zıddının ise uzaklık (bu’d) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem zaman hem mekan hem de soy/mertebe yakınlığı için kullanıldığını; ayette ise vaat edilen fethin gerçekleşme zamanının çok yakın olduğunu müjdelediğini ifade eder. Angelika Neuwirth, "karîb" sıfatının ayet sonlarında kullanılmasının, müminlerin içinde bulundukları zor şartlara karşı bir teselli ve motivasyon unsuru olarak kronolojik bir yakınlık vurgusu taşıdığını analiz eder.

        Beşşir (بَشِّرِ)

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün temel anlamının "insan derisi" olduğunu; müjdenin, insanın yüz derisinde sevinçten dolayı bir parlaklık ve değişim meydana getirmesi sebebiyle bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "tebşîr" eyleminin, muhatabı ferahlatan ve onda sevinç uyandıran bir haberi ilk kez ulaştırmak olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin emir kipiyle gelmesinin, peygamberin birincil görevinin umut aşılamak ve ilahi rahmeti müjdelemek olduğunu, müminlerin psikolojik direncini artırdığını vurgular.

        Mu’minîn (الْمُؤْمِنِينَ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "güven ve korkusuzluk" olduğunu; müminin, hem Allah'ın vaadine güvenen hem de Allah'ın kendisini azaptan emin kıldığı kişi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın kalbi bir tasdik ve bu tasdikin yarattığı bir emniyet hali olduğunu, ayetteki hitabın bu güven sözleşmesine sadık kalan kitleyi kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "mümin" kavramının Kur'an'da statik bir isimden ziyade, Allah ile kurulan aktif, dinamik ve ahlaki bir sadakat ilişkisini temsil eden bir kimlik sıfatı olduğunu detaylıca analiz eder. Theodor Nöldeke, kelimenin dini bir terim olarak yerleşmesinde, bölgedeki monoteist dillerin "inananlar/sadıklar" anlamındaki kavramlarıyla girdiği etkileşimin rolüne dikkat çeker.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X