Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 7. Ayet

    وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرٰى عَلَى اللّٰهِ الْـكَذِبَ وَهُوَ يُدْعٰٓى اِلَى الْاِسْلَامِۜ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen azlemu mimmeni-fterâ ‘ala(A)llâhi-lkeżibe ve huve yud’â ilâ-l-islâm(i)(c) va(A)llâhu lâ yehdî-lkavme-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yalnız Allaha teslim olmaya çağrılıp dururken Allah hakkında asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı kim yapabilir? Allah zâlimlere hidâyet nasip etmez.

      Allah hakkında asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı kim yapabilir? Yani Allaha bile iftira edecek boyuta varan asılsız şeyleri yakıştıran insandan daha kötü ve daha çirkin bir zulmü kim yapabilir? Onlar, sahip oldukları nimet ve imkânları ancak Allah’ın lütfu sayesinde elde ettiklerini bilmelerine rağmen, yine de Allah’ı inkâr ediyor, Allah ve resulü hakkında yalan söylüyorlar. Yahut bu âyet, Allah’a karşı yalan uyduran kimseden daha büyük haksızlık yapan biri yoktur anlamına gelir. Daha büyük haksızlığı kim yapabilir? mealindeki beyan, soru cümlesidir. Cenâb-ı Hakk’ın ise kimseye soru sormadığı bilinmektedir. Şayet böyle bir soru varsa, istifham anlamına gelen bütün cümlelerde yapılması gereken, âlemlerin Rabb’inin sözünün ne anlama geldiğini anlamak için, kendisi bir soru soracak olsaydı onun cevabının ne olacağına bakmaktır. Bu tür soru sorulan kişinin cevabından anlaşılan, ancak şöyle demesidir: Cenâb-ı Hak İslâm’ın selâmet yurduna çağırdığı ve bütün varlıkları insan için salim kıldığı halde, yine de Allaha asılsız şeyler yakıştırmaya çalışandan daha büyük haksızlığı yapacak kimse yoktur. İnsan, sahip olduğu bütün nimetleri Cenâb-ı Hak sayesinde elde ettiği şuurunu taşır ve bütün nesnelerin de Allah’a ait olduğunu bilirse, bile bile Allah hakkında asılsız şeyleri nasıl uydurur? Bunları bildiği halde yine de Allah hakkında asılsız şeyler uydurandan daha büyük haksızlığı kimse yapamaz. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Azlemu (أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünün iki temel anlamı olduğunu; bunlardan birincisinin "karanlık", ikincisinin ise "bir şeyi kendisine ait olmayan bir yere koymak" (haksızlık) olduğunu belirtir. Bu ayetteki "azlemu" formu, adaletten en uzak olan, gerçeği en büyük karanlığa gömen kişiyi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zulmün sınırları aşmak olduğunu, bu ism-i tafdil kalıbının ise Allah'a karşı yalan uydurarak adaletin zıddını en uç noktada sergileyen, haksızlıkta zirveye ulaşmış kimseyi nitelediğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "en zalim" nitelemesinin, hakikati bildiği halde onu kasten örtbas eden ve yerine batılı koyan kimselerin ontolojik durumunu tarif ettiğini analiz eder.

        İfterâ (افْتَرَى)

        İbn Fâris, f-r-y kökünün bir şeyi kesmek, biçmek veya bir deri parçasını işlemek üzere parçalara ayırmak anlamına geldiğini belirtir; kelimenin "yalan uydurmak" anlamında kullanılmasının sebebi, kişinin aslı olmayan bir şeyi zihninde parça parça kurgulayıp ortaya atmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, "iftira"nın gerçeği çarpıtarak asılsız bir şeyi bilerek üretmek olduğunu, ayette ise bu eylemin doğrudan Allah'ın zatına ve hükümlerine karşı yapılmasının cinayetin büyüklüğüne işaret ettiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin zihinsel bir kurgu ve kasıt içerdiğini, kişinin hakikati parçalayarak yerine kendi uydurduğu sahte bir gerçekliği ikame etme çabası olduğunu ifade eder.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen bu lafzın kulluk edilmeye layık tek varlık, kendisine sığınılan ve hayretle yönelinen yüce zat olduğunu belirtir. Ayet bağlamında, iftiranın doğrudan bu mutlak otoriteye yöneltilmesi, eylemin ahlaki ve hukuki vehametini temsil eder. Râgıb el-İsfahânî, lafzın her türlü noksanlıktan münezzeh olan yaratıcıyı ifade ettiğini, iftira edenlerin ise tam da bu kusursuz otoriteye noksanlık veya yalan isnat ederek en büyük çelişkiye düştüklerini açıklar. Arthur Jeffery, ismin bölgedeki monoteist geleneklerin ortak dili olan Aramice/Süryanice "Alaha" ile kökensel bağını vurgularken, ayetteki bağlamın mutlak hakikat merkezi olarak kurgulandığını belirtir.

        El-Kezibe (الْكَذِبَ)

        İbn Fâris, k-z-b kökünün bir haberin gerçeğe aykırı olması, aslı bulunmaması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kezib"in sözün dış dünyadaki karşılığıyla örtüşmemesi hali olduğunu, burada ise özellikle Allah'ın ayetleri ve mesajı hakkında bilinçli olarak ortaya atılan asılsız iddiaları temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, kezib kavramının Kur'an'ın semantik dünyasında sadece "yalan söylemek" değil, hakikati kasten inkar etmek ve gerçeği tersyüz etmekle eş anlamlı bir küfür eylemi olduğunu detaylandırır.

        Yud’â (يُدْعَى)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün birini çağırmak, bir şeye yönlendirmek ve seslenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin pasif formda kullanılmasının, kişinin hidayete, esenliğe ve İslam'ın hakikatine sürekli davet edilmesine rağmen bu çağrıya sırt çevirip aksine iftiraya yönelmesinin yarattığı trajik durumu vurguladığını açıklar.

        El-İslâmi (الْإِسْلَامِ)

        İbn Fâris, s-l-m kökünün temelinde esenlik, güvenlik, sağlık ve bir şeyi teslim etmek/boyun eğmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, İslam'ın kulun kendi iradesiyle Allah'ın iradesine teslim olması, O'nun belirlediği barış ve emniyet dairesine girmesi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökeninin yanı sıra, özellikle "teslimiyet/bağlılık" anlamındaki teolojik kullanımının Süryanice "şlem" (tamamlanmak, teslim olmak) ve Aramice "şalmanutha" (bağlılık) kavramlarıyla semantik bir akrabalık içinde olduğunu, bölgedeki tek tanrılı dinlerin teslimiyet anlayışını mükemmelleştiren bir terim olarak Kur'an'da yer aldığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, İslam kelimesinin kişinin tüm varlığını Allah'a "aslama" (teslim etme) eylemi olduğunu ve bunun kalbi bir tasdikten öte, aktif bir boyun eğme durumu olduğunu vurgular.

        Yehdî (يَهْدِي)

        İbn Fâris, h-d-y kökünün yol göstermek, rehberlik etmek ve birini bir yere ulaştırmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın hidayet vermemesinin, kişinin kendi iradesiyle hidayet kapılarını kapatması ve fıtratını bozması sonucu ilahi yardımın kesilmesi anlamında olduğunu; ayet bağlamında ise zulmü karakter haline getirenlerin hidayeti kabul edecek bir kalp zemininden mahrum kaldıklarını belirtir.

        Kavme (الْقَوْمَ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün ayakta durmak, bir durumu sürdürmek anlamından hareketle, bir gaye etrafında birleşen topluluk anlamına geldiğini belirtir. Ayette, haksızlık ve iftira üzerinde birleşmiş, bu yanlış tutumu toplumsal bir kimlik haline getirmiş yapıyı ifade etmek için kullanılmıştır. Râgıb el-İsfahânî, "kavm" kelimesinin bir araya geliş amacına ve o grubun sergilediği kararlı duruşa işaret ettiğini, burada ise zalimlikte direnen bir kitlenin kastedildiğini açıklar.

        Zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        İbn Fâris, z-l-m kökünden türeyen bu kelimenin, adaleti terk eden, hakkı sahibine vermeyen ve karanlığı aydınlığa tercih edenler anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zalimlerin sadece başkasına zarar verenler değil, aynı zamanda Allah'ın ayetlerini inkar ederek kendi nefislerine de en büyük kötülüğü yapan kimseler olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'da "zalimin" niteliğinin, hakikat karşısında kasten körleşen, hukuki ve ahlaki sınırları kasten çiğneyen kimseleri tanımlayan genel bir kategori olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X