Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 6. Ayet

    وَاِذْ قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ يَا بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ اِنّ۪ي رَسُولُ اللّٰهِ اِلَيْكُمْ مُصَدِّقاً لِمَا بَـيْنَ يَدَيَّ مِنَ التَّوْرٰيةِ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْت۪ي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُٓ اَحْمَدُۜ فَلَمَّا جَٓاءَهُمْ بِالْبَـيِّنَاتِ قَالُوا هٰذَا سِحْرٌ مُب۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż kâle ‘îsâ-bnu meryeme yâ benî isrâ-île innî rasûlu(A)llâhi ileykum musaddikan limâ beyne yedeyye mine-ttevrâti ve mubeşşiran birasûlin ye/tî min ba’dî-smuhu ahmed(u)(s) felemmâ câehum bilbeyyinâti kâlû hâżâ sihrun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Meryem oğlu İsâ da şöyle demişti: 'Ey İsrâiloğulları! Bilin ki benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim.’ Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince, 'Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü!’ dediler.

      Meryem oğlu İsâ ... doğrulamak için. Doğrulayıcı (مُصَدِّقًا). Bu söz çeşitli ihtimalleri akla getirir. Biri, Hz. İsa’nın (a.s.) şöyle demiş olmasıdır: Ben size onun Tevrat’ta zikredilen niteliklerini getirdim. [Diğer bir ihtimal de şu mânaya gelmesidir:] Peygamberlerin geçmiş kitapları tasdik etmeleri gerektiği ve bütün peygamberlerin kendi ümmetlerine de bunu zorunlu kıldıkları bilinsin diye Tevrat’ı ve Cenâb-ı Hakk’ın kitaplarını doğrulayanı size haber veriyorum. [Başka bir ihtimal de şudur:] Doğrulayıcı, yani Tevrat’ta da size emredildiği üzere Allah Teâlâ’ya ibadet edip birliğine inanmanızı emredici. Tâ ki bütün peygamberlerin aynı dinî getirdikleri, hepsi de Rahmân’ın birliğine inanmaya ve O’na kulluk yapmaya çağırdıkları bilinsin diye. Peygamberlerin getirdiği dinlerdeki muamelâta ilişkin hükümlere gelince bunların farklı olması mümkündür; bu, dinlerin de farklı olduğu anlamına gelmez. Çünkü şer’î (yani muamelâta ilişkin) hükümler bir peygamber döneminde farklı olabilir, oysa peygamberin getirdiği (İlâhî) din değişmez. Bütün peygamberler böyledir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır. Benden sonra gelecek Ahmed isimli elçiyi müjdelemek üzere size Allah tarafından gönderilmiş elçiyim. Yani benim Tevrat’ı tasdik ettiğim gibi kendisi de beni tasdik eden peygamberi müjdelemek için. Sanki ona, onun ismi nedir? diye sorulmuş, o da ismi Ahmed’dir, cevabını vermiştir.

      Ama o (Ahmed) kendilerine apaçık kanıtlarla gelince. Bazıları onlara delil getirenin Hz. îsâ, bazıları da Hz. Muhammed (s.a.) olduğunu söylemiştir. Şüphe yok ki ikisi de deliller getirmiştir. Buradaki kanıtlar (el-beyyinât), getirdiği vahyin Allah’tan geldiğini açıklayan deliller demektir. Buna karşı onlar; Bu (kanıtlar) besbelli bir büyü dediler, veya açık bir sihirbaz dediler. Onların bu sözü kime karşı söylediği ihtilaflı bir konudur. Bazıları Hz. îsâ’ya, bazıları da Hz. Muhammed’e karşı söylediği kanaatini belirtmiştir. Gerçek olan her ikisine karşı söylemiş olmalarıdır. Bu sözü, küfrün önde gelen liderlerinin zayıf kişilere söylemiş olmaları ihtimali de vardır. Çünkü onlar, işi ciddiye almamak ve hakkı bâtıl gibi göstermek için peygamberleri sihre nispet etmekten başka bir çare bulamıyorlardı. Bu âyet göstermektedir ki, Hz. İsâ İsrâiloğullarına karşı çıkılmaz mûcizeler getirmiştir, onlar ise bunları sihre nispet etmiş, ve “bu bir sihirdir, biz de sihiri bilmeyiz” demiştir. Aslında peygamberlerin getirdikleri sihir olsaydı, bu onların aleyhine delil olurdu. Çünkü İsrâiloğulları, peygamberlerin sihirbazlara gitmediklerini, onlardan ders almadıklarını ve kendi başlarına bu sanatı öğrenmeleri de mümkün olmadığını biliyorlardı. Bundan dolayı eğer getirdikleri sihir olsaydı, bu inkâr eden İsrâiloğullarının aleyhine delil olurdu. Zira İsrâiloğulları sözünü ettiğimiz bu durumu biliyorlardı. Ama Cenâb-ı Hak, Hz. İsa'yı sihirden tenzih etti ve onu temize çıkardı. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün temel anlamının sesin ağızdan çıkması ve bir mana ifade edecek şekilde düzenlenmesi olduğunu belirtir; her ne kadar bazen zihinsel bir kanaati ifade etse de aslen dil ile yapılan beyanı temsil ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin bir düşünceyi veya inancı dışa vurma aracı olduğunu, ayette İsa'nın İsrailoğullarına yönelik gerçekleştirdiği tebliğ eyleminin temelini oluşturduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an terminolojisinde bu fiilin sadece bilgi aktarımı değil, peygamber ile muhatapları arasında kurulan teolojik ve hukuki bir diyalog zeminini, bir davet sürecini başlattığını analiz eder.

        Îsâ (عِيسَى)

        El-Cevâlîkî, bu ismin İbranice kökenli olduğunu ve Arapçaya yabancı bir isim (A’cemî) olarak girdiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin "İşû" formundan Arapçalaştırıldığını aktarır. Arthur Jeffery, ismin Süryanice "İşo" (İşu) kelimesinden geldiğini, bu formun ise İbranice "Yehoşua" (Kurtarıcı) isminin bir varyantı olduğunu belirtir; kelimenin Arapçaya özellikle Hristiyan Arap toplulukları ve Süryani literatürü üzerinden geçmiş olabileceğini detaylıca analiz eder. Theodor Nöldeke, ismin Arapça ses yapısına uydurulduğunu, Aramice ve Süryanice telaffuzun Arap dilinin morfolojik kalıplarına göre dönüştürüldüğünü ifade eder.

        İbn (ابْنُ)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün bir şeyi bina etmek, yükseltmek ve bir şeyin temeli üzerine inşa etmek anlamına geldiğini; evladın da babanın veya soyun bir "binası/yapısı" kabul edildiği için bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel doğumu ifade etmesinin yanı sıra, bir şeye ait olma ve onun parçası sayılma (mecazi anlamda) durumunu da kapsadığını açıklar.

        Meryem (مَرْيَمَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça olmadığını ve İbranice kökenli bir özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Miryam" (Miriam) isminin Süryanice "Mariam" formu üzerinden Arapçaya geçtiğini ifade eder; kelime anlamı olarak "yüce, hanımefendi" veya "deniz damlası" gibi kökensel tartışmaların bulunduğunu ancak Kur'an'da bir özel isim olarak yerleşik hale geldiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, ismin Tevrat ve İncil geleneklerindeki sürekliliğine dikkat çekerek, Arapça formun bölgedeki Hristiyan terminolojisiyle uyumlu olduğunu vurgular.

        Benî (بَنِي)

        İbn Fâris, b-n-y kökünden türeyen bu kelimenin bir soya veya topluluğa ait olan "oğulları/çocukları" anlamına geldiğini, temelinde inşa etme ve soyu sürdürme manasının yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayette bir toplumsal ve dini kimliğe (İsrail'e) mensubiyeti vurgulayan bir hitap formu olarak kullanıldığını belirtir.

        İsrâîl (إِسْرَائِيلَ)

        El-Cevâlîkî, ismin İbranice kökenli olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yisra-El" (Tanrı ile güreşen/mücadele eden veya Tanrı'nın seçtiği) kökeninden geldiğini, "Esrâ" (kul) ve "İl" (Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir terkip olarak görüldüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin Hz. Yakub'un lakabı olduğunu ve "Allah'ın seçkin kulu" anlamında kullanıldığını aktarır.

        Resûlullâhi (رَسُولُ اللَّهِ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün bir şeyi bir amaçla göndermek ve süreklilik kazandırmak olduğunu belirtir; "elçilik" eyleminin ilahi bir menşe ile birleştiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın resûlü olmanın, vahyedilen mesajı eksiksiz ulaştırma memuriyeti ve yüce bir temsil yetkisi olduğunu açıklar. Arthur Jeffery, resûl teriminin teknik anlamının bölgedeki monoteist dinlerin "elçi/resul" kavramlarıyla teolojik bir paralellik içinde olduğunu vurgular.

        Musaddikan (مُصَدِّقًا)

        İbn Fâris, s-d-k kökünün güç, doğruluk ve bir şeyin aslına uygun olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tasdik" kelimesinin bir sözün veya haberin doğruluğunu kabul etmek, onu onaylamak ve kendi eylemleriyle de buna uygun davranmak anlamına geldiğini; ayette İsa'nın kendisinden önceki ilahi mesajlarla (Tevrat) olan uyumunu ve onları geçerli kıldığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, tasdikin ontolojik bir süreklilik olduğunu, yeni gelen mesajın eski mesajın özünü onaylayarak üzerine bina edildiğini analiz eder.

        Tevrât (التَّوْرَاةِ)

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Torah" (öğreti, kanun) kelimesinden geldiğini, Aramice üzerinden Arapçaya girdiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bazı dilcilerin kelimeyi Arapça v-r-y (ışık saçmak, ateş yakmak) köküne bağlamaya çalıştıklarını ancak ismin aslen yabancı kökenli olduğunun kabul edildiğini aktarır. Theodor Nöldeke, kelimenin Arapçalaşma sürecinde fonetik bir değişim geçirdiğini ve bölgedeki Yahudi-Hristiyan literatürüyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgular.

        Mubeşşiran (مُبَشِّرًا)

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün temel anlamının "insan derisi/teni" (beşere) olduğunu; müjdenin, insanın yüz derisinde sevinçten dolayı bir parlaklık ve değişim meydana getirmesi sebebiyle bu kökten türediğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tebşîrin nefsi ferahlatan ve içe huzur veren bir haberi ilk defa bildirmek olduğunu, ayette gelecekteki bir rahmetin habercisi olarak kullanıldığını belirtir.

        Ya’tî (يَأْتِي)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün gelmek ve kolaylıkla ulaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityan" eyleminin bir kasıtla bir noktaya varmak veya bir olayın gerçekleşmesi anlamında kullanıldığını, ayette ise gelecekteki peygamberin zuhurunu ve gelişini temsil ettiğini ifade eder.

        İsmuhu (اسْمُهُ)

        İbn Fâris, s-m-v kökünün yücelik ve yükseklik anlamına geldiğini; ismin, bir varlığı diğerlerinden ayırıp onu belirgin kılması ve zihinde yükseltmesi sebebiyle bu adı aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ismin bir varlığın özünü veya kimliğini temsil eden bir alamet olduğunu ifade eder.

        Ahmed (أَحْمَدُ)

        İbn Fâris, h-m-d kökünün iyilik ve güzellikle anmak, övmek anlamına geldiğini; Ahmed isminin ise "en çok öven" veya "en çok övülen" (ism-i tafdil) formunda olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Grekçe "Parakletos" (Müjdeci/Yardımcı) kelimesinin Arapçaya bir tercüme veya anlam karşılığı olarak geçtiğine dair tartışmaları inceler ve bu ismin müjdelenen peygamberin spesifik bir niteliği olduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, Ahmed formunun hem h-m-d kökünün semantik zenginliğini taşıdığını hem de vahyedilen peygamberlik silsilesinin bir nişanı olarak ayette yer aldığını belirtir.

        Câehum (جَاءَهُم)

        İbn Fâris, c-y-e kökünün bir yere varmak, gelmek ve bir şeyin ortaya çıkması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meci" kelimesinin hem fiziksel bir gelişi hem de bir hakikatin veya delilin insanlar tarafından müşahede edilecek şekilde zuhur etmesini ifade ettiğini açıklar.

        Beyyinâti (بِالْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün bir şeyi diğerinden ayıran açıklık, uzaklık ve belirginlik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, beyyinatın insanın aklını ve vicdanını ikna eden, şüpheyi ortadan kaldıran apaçık deliller ve mucizeler olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, "beyyine" kavramının Kur'an'da doğru ile yanlışı birbirinden kesin çizgilerle ayıran ilahi kanıtlar sistemini temsil ettiğini analiz eder.

        Sihrun (سِحْرٌ)

        İbn Fâris, s-h-r kökünün bir şeyin hakikatini gizleyip onu başka bir surette göstermek, göz boyamak ve aldatmak anlamına geldiğini belirtir; kelimenin asıl manasının "bir şeyi yönünden çevirmek" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, sihrin hayal ile gerçeği birbirine karıştırmak olduğunu, ayette inkarcıların açık gerçekleri (beyyinat) etkisiz kılmak için kullandıkları bir suçlama olduğunu vurgular.

        Mubînun (مُبِينٌ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünden gelen bu ismin, hem kendisi açık olan hem de başkasını açıklayan, gizli tarafı kalmayan şey anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mubîn" kelimesinin hakikati bütün çıplaklığıyla ortaya koyan ve her türlü kapalılığı gideren niteliği ifade ettiğini açıklar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X