Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 59. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 59. Ayet

    كَذٰلِكَ يَطْبَعُ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِ الَّذ۪ينَ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżâlike yatbe’u(A)llâhu ‘alâ kulûbi-lleżîne lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İşte Allah, ilimden nasibi olmayanların kalplerini böyle mühürler!

      İşte Allah, ilimden nasibi olmayanların kalplerini böyle mühürler. Başka âyetlerin yorumunda belirttiğimiz gibi ilimden nasibi olmayanlar sözü iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Düşünmedikleri ve bilmek için bilgi vasıtalarına dair derinlemesine incelemede bulunmadıkları için ilimden nasipleri yoktur. Bu bilgisizliklerinde mazeretleri de bulunmamaktadır. Çünkü kendilerine bilgi vasıtaları verilmiştir. Fakat onlar bu vasıtaları kullanmamaktadırlar. Bir kısmı bunu öne sürmüş, bununla birlikte mazeretleri kabul görmemiştir. İkinci mâna şudur: Cenâb-ı Hak, onlarda ilim bulunduğu halde onların bilgisiz oldukları beyan edilmiştir. Çünkü onlar bildiklerinden yararlanmamaktadırlar. Bu durum, belirtmiş olduğumuz üzere duyu sahibi oldukları halde duyuların bulunmadığını belirtilmesi gibidir. Zira onlar bu duyularından yaratılış gayelerine uygun olarak yararlanmamakta ve bunları amaçları doğrultusunda kullanmamaktadırlar. İlim de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu yapıyı oluşturan "kef" (gibi/benzerlik edatı) ve "zâlike" (işaret zamiri) kelimelerinin etimolojik işlevini tahlil eder. Temel anlamı "işte tıpkı bunun gibi, böylece" demektir. İbn Fâris'e göre bu kelime, daha önce anlatılan bir durumun, kuralın veya yasanın (sünnetullahın) yeni bir duruma aynen ve eksiksiz bir şekilde uyarlandığını gösteren bağlayıcı bir işaret mühürüdür.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın retorik formları bağlamında inceler. Neuwirth'e göre "kezâlike" (işte böyle) ifadesi, Kur'an'ın sure veya pasaj sonlarında sıklıkla kullandığı çok güçlü bir edebi ve teolojik "kapanış/hüküm" (conclusio) formülüdür. Önceki ayetlerde anlatılan müşriklerin inatları, rüzgarın ters esmesiyle nankörlük etmeleri ve ahirette yalan yere yemin etmeleri gibi tüm o tarihsel ve psikolojik veriler toplanır; "kezâlike" kelimesiyle bu veriler tek bir nedensellik zincirine bağlanarak nihai hükme (mühürlenmeye) zemin hazırlanır.

        Yatbe'u (يَطْبَعُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "tı, be, ayın" kökünün temel anlamının "bir şeyin üzerine mühür vurmak, iz bırakmak, kılıcı paslandırmak ve bir şeye sabit bir şekil/tabiat vermek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "tabiat" (doğa/karakter) kelimesi de bu köktendir; çünkü tabiat, insanın veya nesnenin içine doğuştan "mühürlenmiş" ve değiştirilmesi çok zor olan temel fıtri özelliktir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tab'" (mühürleme) kavramını "hatm" (damgalama/kapatma) kelimesiyle kıyaslayarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu iki kelime eşanlamlı gibi görünse de "tab'", bir şeyin doğasına nüfuz edecek kadar derin bir iz bırakmayı, paslanmayı ve kirlenmeyi ifade eder. Allah'ın kalpleri "mühürlemesi" (yatbe'u), o kalplerin (zihinlerin) içine yeni bir bilgi veya hakikat girmesini kalıcı olarak engelleyen, algı kapılarının kilitlenmesi işlemidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "kalbin mühürlenmesi" eyleminin epistemolojik (bilgi felsefesine dair) ve ahlaki boyutunu inceler. Izutsu'ya göre "yatbe'ullâhu" (Allah mühürler) fiili, dışarıdan gelen keyfi ve determinist (kaderci) bir ceza değildir. Müşrikler kendi iradeleriyle, kibre kapılarak hakikati reddede reddede kalplerinde bir "pas/kirlilik" (tab') oluştururlar. İlahi iradenin (Allah'ın) bu kalpleri mühürlemesi, insanın kendi seçtiği bu inkar psikolojisinin kalıcı bir "tabiata" (karaktere) dönüşmesine izin vermesi ve o zihni kendi karanlığına kilitleyen kozmik yasayı işletmesidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre "tab'" eylemi, fıtratın intiharıdır. İnsan sürekli inat ettiğinde, zihinsel esnekliğini kaybeder. Kalbin mühürlenmesi (yatbe'u), ilahi iletişim kanalının fişinin çekilmesidir. O mühür vurulduktan sonra, o zihne binlerce mucize (ayet) veya argüman da getirilse (bir önceki ayetteki "ve lein ci'tehum bi âyetin" vurgusu), o kalp artık ontolojik bir sağırlık ve körlük (âmâ) tüneline girmiş demektir.

        Allâhu (اللَّهُ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu ismin köken bilimine dair filolojik tartışmaları özetler. Jeffery, kelimenin Arapça "el-İlah" (belirli, yegane Tanrı) tamlamasının kaynaşmış hali olduğunu; ancak bu kullanımın Süryanice "Alaha" ve Aramice "Elaha" kelimeleriyle, Ortadoğu monoteizminin ortak ve kadim teolojik lisanı üzerinden doğrudan tarihsel bir akrabalığa sahip olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ayet içindeki felsefi konumunu inceler. Cündioğlu'na göre eylemin doğrudan Allah'a nispet edilmesi ("Allah mühürler"), varlıktaki yegane failin O olduğunu gösterir. İnsan günah işler ve kalbini kirletir, ancak o kirliliği ontolojik bir "mühre" (kapanışa) dönüştüren yasa, evrenin mutlak sahibi olan Allah'ın adalet mekanizmasıdır. Mühür, O'nun hükmüdür.

        Alâ (عَلَىٰ)

        İbn Fâris, bu edatın "ayın, lam, vav" (ulüvv/yükseklik) kökünden türediğini ve "bir şeyin üstünde olmak, üzerine çıkmak, kapsamak ve istila etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak mühürleme (tab') eyleminin "kalplerin üzerine/üstüne" (alâ kulûbi) yapılması; o kilidin, zihnin tüm idrak yollarını üstten, tam ve aşılmaz bir şekilde kapattığını gösteren uzamsal bir vurgudur.

        Kulûbi (قُلُوبِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin tekili olan "kalb" sözcüğünün "kaf, lam, be" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi tersyüz etmek, çevirmek, bir halden diğerine geçmek ve içini dışına çıkarmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak insanın iç dünyasına "kalp" denmesinin nedeni; onun fikirler, duygular, inançlar ve korkular arasında sürekli şekilden şekile giren, "dönüşen, evrilen ve değişen" (inkılab eden) son derece dinamik bir merkez olmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kalb" kavramının Kur'an terminolojisindeki yerini tahlil eder. İsfahânî'ye göre Kur'an'da kalp, kan pompalayan biyolojik bir organ değil; insanın akletme, anlama (fıkhetme), niyet etme ve hakikati idrak etme merkezidir. Mühürlenen şey bedensel bir doku değil, insanın felsefi ve ahlaki karar alma mekanizmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kalbin etimolojik kökeni ile ayetteki eylem arasındaki o muazzam felsefi trajediyi inceler. Cündioğlu'na göre kalbin (kulûb) asıl doğası "sürekli değişmek, esnemek, yeni hakikatlere açılmak ve dönmektir". Ancak bu esnek ve dinamik yapı, inkar ve inat yüzünden dondurulduğunda, üzerine "mühür vurulduğunda" (yatbe'u alâ kulûb); kalp kendi fıtri doğasını (değişme/idrak etme yeteneğini) tamamen kaybeder. Mühürlenmiş bir kalp, taşlaşmış, kaskatı kesilmiş ve kalplikten (insanlıktan) çıkmış ölü bir zihindir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kalbin mühürlenmesi kavramının İslam teolojisindeki (kelam) yerini özetler. Ansiklopedi, bu kavramın insanın irade hürriyetini (cüz'i irade) yok saymadığını belirtir. Kalplerin mühürlenmesi, insanın fıtratını bozan ısrarlı günahlarının (şirk ve kibrin) bir neticesi olarak ilahi bir cezadır. İnsan kalbini kilitler, Allah da o kilidi mühürler.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, Arapçada ism-i mevsul (bağlaç) olan bu kelimenin, kendinden sonra gelen cümleyi kendinden önceki isme bağlayarak o grubu tanımladığını ve belirginleştirdiğini kaydeder. Burada mühürlenen kalplerin "kimlere" ait olduğunu keskin sınırlarla belirleyen bir gramatikal köprüdür.

        Lâ Ya'lemûn (لَا يَعْلَمُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "ayın, lam, mim" kökünün temel anlamının "bir şeye iz veya işaret koymak, onu diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini kavramak ve bilmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak olumsuzluk edatıyla (lâ) birlikte kullanıldığında; eşyanın ve evrenin hakikatini kavrayamama, ayetleri (işaretleri) okuyamama ve mutlak bir cehalet içine gömülme halini tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını tahlil ederken, "bilmemek" (lâ ya'lemûn) eyleminin sadece entelektüel veya akademik bir bilgi eksikliği olmadığını vurgular. İsfahânî'ye göre buradaki bilmezlik; insanın kendi Yaratıcısını, fıtratını ve varoluş amacını tanımamasıdır. Hakikati aramaktan yüz çeviren ve kendi kurguladığı putperest/bencil dünyaya hapsolan zihin, ontolojik olarak hiçbir şey "bilmeyen" bir zihindir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın edebi kurgusu içindeki zıtlık (tıbâk) sanatına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre 56. ayette ahirette konuşanlar "kendilerine ilim verilenler" (ûtul ilm) olarak tanımlanırken; bu ayette kalpleri mühürlenenler "bilmeyenler" (lâ ya'lemûn) olarak tanımlanır. Kur'an, kurtuluşu (imanı) doğrudan "ilim" (şuurlu idrak) ile; yok oluşu (mühürlenmeyi) ise doğrudan "cehalet ve bilmezlik" ile eşleştirerek muazzam bir epistemolojik eksen çizer. İlim aklı diriltirken, cehalet (bilmezlik) kalbi mühürler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının (Mekke) sosyo-psikolojik yapısı üzerinden okur. Öztürk'e göre "bilmeyenler" (lâ ya'lemûn) sıfatı, Mekkeli müşriklerin sıradan bir bilgisizliğini veya saflığını ifade etmez. Onlar ticaret yollarını, şiiri ve kabile siyasetini çok iyi biliyorlardı. Ancak Kur'an onlara "bilmeyenler" (cahiller) diyerek, onların bu dünyevi kurnazlıklarını sıfırlar. Onlarınki masum bir bilgisizlik değil, apaçık delilleri (beyyinât) görmelerine rağmen, statülerini korumak uğruna ürettikleri inatçı, kibirli ve organize bir "bilgisizlik/cehalet" (Ebu Cehil) karakteridir. Kalplerin mühürlenmesinin asıl sebebi de bu kasti körlüktür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X