فَيَوْمَئِذٍ لَا يَنْفَعُ الَّذ۪ينَ ظَلَمُوا مَعْذِرَتُهُمْ وَلَا هُمْ يُسْتَعْتَبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
Artık o gün zulmedenlerin ileri sürecekleri mazeretler fayda sağlamayacak, onlardan Allah'ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir”
Artık o gün zulmedenlerin ileri sürecekleri mazeretler fayda sağlamayacaktır. Bu beyan, onların bir mazereti var da bu mazeretin onlara fayda sağlamaması mânasına gelmez. Aksine onların kesinlikle hiçbir mazereti bulunmamaktadır. Veya bildirildiği üzere onların mazeretlerinin, “günaha saplanmış olanlar sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler” şeklindeki sözleri olması anlamına gelebilir. Dolayısıyla çok kısa süre kaldıklarına dair iddiaları, onların mazeretlerini oluşturmaktadır. Bu mazeret onlara fayda sağlamaz, çünkü onlar bu hususta yalancıdırlar.
Onlardan Allah’ı hoşnut etmeye çalışmaları da istenmeyecektir. “İsti‘tâb” kelimesi bulundukları durumdan dönmelerini istemektir. Dolayısıyla söz konusu vakitte, bulundukları durumdan dönmeleri istenmeyecektir. Bu dünya hayatında kınama, kişinin mevcut durumunu terketmesi ve daha önce bulunduğu hale dönmesi için kınanması demektir. Bu, o gün inkarcılara fayda sağlamayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
İbn Fâris, bu kelimenin "ye, vav, mim" (güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre/zaman) kökünden türeyen "yevm" (gün) ismi ile, geçmiş veya gelecekteki belirli bir anı işaret eden "iz" (o vakit/o an) zaman zarfının birleşmesinden oluştuğunu belirtir. Etimolojik olarak zamanın genel akışından koparılmış, sınırları kesin olarak çizilmiş ve o büyük olayın (dirilişin) gerçekleştiği spesifik ve sarsıcı anı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahirete dair) kullanımını tahlil eder. İsfahânî'ye göre ahiret bağlamındaki "o gün" (yevmeizin) vurgusu, güneşin veya ayın hareketlerine bağlı astronomik bir 24 saati değil; dünyevi zaman algısının bütünüyle çöktüğü, fiziksel yasaların iptal edildiği ve ilahi mahkemenin kurulduğu o emsalsiz "kozmik aşamayı/süreci" tanımlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetler arası geçişteki dramatik etkisini inceler. Öztürk'e göre bir önceki ayette suçlular dünyada "sadece bir saat kaldıklarını" iddia ederek zamanı manipüle etmeye çalışmışlardı. Kur'an, bu ayete doğrudan "İşte o gün..." (fe yevmeizin) diye başlayarak; onların o sahte "bir saatlik" zaman algılarını parçalar ve onları kaçışın imkansız olduğu o mutlak "hesap anının" dondurulmuş, devasa gerçekliğine hapseder.
Yenfe'u (يَنفَعُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "nun, fe, ayın" kökünün temel anlamının "iyilik, yarar, bir şeye fayda sağlamak ve zararın/kötülüğün zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kişiye olumlu bir getiri sağlayan, onu tehlikeden koruyan veya durumunu iyileştiren her türlü somut veya soyut eylemi kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, "nef'" (fayda) kavramını teolojik bir bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre bir şeyin "fayda vermemesi" (lâ yenfe'u), o şeyin ontolojik olarak değersizleşmesi ve işlevini tamamen yitirmesidir. Ahirette zalimlere mazeretlerinin "fayda vermemesi", bu mazeretlerin ilahi azabı defetme (savma) veya ilahi adaletin kararını esnetme gücünden bütünüyle yoksun olduğunu gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve psikolojik boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre "fayda" (menfaat), yeryüzündeki pragmatist insanın temel ölçütüdür. Dünyada yalanlar, rüşvetler, sahte şahitlikler veya üretilen siyasi mazeretler zalimlere "fayda sağlayabilir" ve onları cezadan kurtarabilir. Ancak Kur'an, ahiret ontolojisinde kelimelerin ve yalanların hakikati değiştirme (menfaat/fayda üretme) gücünün sıfırlandığını (lâ yenfe'u) ilan ederek bu dünyevi illüzyonu yıkar. O gün sadece "salih amel" fayda verir.
Zalemû (ظَلَمُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin "zı, lam, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi asıl ait olduğu yerden başka bir yere koymak, sınırı aşmak, eksiltmek ve karanlık (zulmet)" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zulüm; dengeyi, adaleti ve hakikati (aydınlığı) bozarak, varlığın nizamına karanlık ve kaos getirme eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramını inanç düzleminde tahlil eder. İsfahânî'ye göre zulüm, sadece bir insanın başka bir insana zarar vermesi değildir; en büyük zulüm, Allah'a ait olan mutlak egemenlik ve ibadet hakkını, O'ndan alıp sahte putlara veya insanın kendi hevasına (arzularına) "koymasıdır". Bu yüzden ayetteki "zulmedenler" (ellezîne zalemû) ifadesi, tevhid inancından saparak Allah'a ortak koşan ve fıtratın ışığını örten (şirk koşan) müşrikleri tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde "zulüm" fiilinin diyalektik yapısını inceler. Izutsu'ya göre "zalemû" eylemi, insanın dış dünyaya verdiği zarardan ziyade, kendi ontolojik varlığına (nefsine) verdiği destansı bir tahribattır. İnsan Allah'ı inkar ettiğinde veya ilahi yasaları çiğnediğinde Allah'a bir zarar (zulüm) veremez; o eylemiyle sadece kendi varoluşsal zeminini yıkar, fıtratını karartır ve ebedi kurtuluşunu yok eder (kendine zulmeder).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik yansımasını tahlil eder. Aydar'a göre Mekke toplumundaki "zalimler", servet ve güç sarhoşluğuyla toplumsal adaleti ezen, yetimi dışlayan ve kendi koydukları kabilevi/kapitalist kuralları ilahi yasalara tercih eden aristokrat zümredir. Ahirette mazeretleri kabul edilmeyecek olanlar, dünyadayken zayıflara acımayan ve hukuku (hakkı) çiğneyen bu kibirli sınıftır.
Ma'ziratuhum (مَعْذِرَتُهُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, zel, ra" kökünün temel anlamının "bir kusuru örtmek, mazeret beyan etmek, silmek, düzeltmek ve birinin hatasını affetmesine yol açacak sebep sunmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "uzr" veya "ma'ziret", işlenen bir hatanın meşru bir gerekçesi olduğunu iddia ederek cezayı düşürme veya suçluluk psikolojisinden kurtulma çabasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "özür" kavramını insanın niyetleri bağlamında felsefi bir zeminde inceler. İsfahânî'ye göre mazeret (özür), "Ben bunu kasten yapmadım", "Bilmiyordum" veya "Buna mecbur bırakıldım" diyerek iradeyi aklama işlemidir. O gün zalimlerin "mazeretlerinin" geçersiz ve faydasız (lâ yenfe'u) olması; onların dünyadaki inkar ve zulümlerini tesadüfen, bilmeden veya mecburiyetten değil; tamamen şuurlu, kasti ve kibirli bir inatla (cürümle) işlediklerinin ilahi ilim (El-Alîm) tarafından mutlak surette tespit edilmiş olmasındandır.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın adli (mahkeme) pratikleri ve eskatolojik retorik üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre Kur'an, ahireti devasa, evrensel ve mutlak bir "mahkeme" (Din Günü) olarak tasvir eder. Bu mahkemede sanıklar konuşmak ve savunma/mazeret (ma'ziret) sunmak isterler. Ancak dünyevi mahkemelerin aksine, bu ilahi yargılamada sanıkların savunma hakkı düşmüştür; zira uyarıcılar (peygamberler) gönderilmiş, deliller (beyyinât) sunulmuş, kitap indirilmiş ve itiraz edilecek hiçbir karanlık nokta bırakılmamıştır.
Yusta'tebûn (يُسْتَعْتَبُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "ayın, te, be" kökünden türediğini ve temel anlamının "darılmak, sitem etmek, kızmak ve birinden hoşnutluğunu/rızasını kazanması için özür veya telafi beklemek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "itâb" (sitem/kınama) ve "utbâ" (razı etme, gönül alma, hoşnutluk) aynı köktendir. İsti'fâl babındaki "yusta'tebûn" eylemi, "onlardan rızayı/hoşnutluğu gerektirecek bir eylemde (tövbede/telafide) bulunmalarının talep edilmesi" demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "isti'tâb" kavramını tahlil ederken, eylemin olumsuz (lâ hum yusta'tebûn) kurgusuna dikkat çeker. İsfahânî'ye göre bu ifade, onlardan artık tövbe etmelerinin, hatalarını telafi edecek bir eylem yapmalarının veya Allah'ı razı etme (utbâ) girişiminde bulunmalarının kesinlikle istenmeyeceğini; onlara böyle bir mühletin veya fırsatın asla verilmeyeceğini ifade eder. Zamanın ve imtihanın bittiği yerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik ve zamansal derinliğini inceler. Kılıç'a göre dünyadayken ilahi sistem, insanı sürekli "isti'tâb" eder; yani hastalıklarla, ayetlerle veya peygamberlerle ona "sitem eder" (itâb) ve ondan hatasını düzeltip Rabbini "razı etmesini" (utbâ) talep eder. İnsana sürekli bir telafi imkanı (tövbe kapısı) açıktır. Ancak kıyamet koptuğunda (Sâ'at), bu telafi ve onarım mekanizması sonsuza dek durdurulur. Kapı kapanmıştır, artık onlardan özür dilemeleri veya Rablerini hoşnut edecek bir iş yapmaları (isti'tâb) beklenmez.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin edilgen (meçhul) ve geniş/şimdiki zaman (muzari) formunda kullanılmasının yarattığı eskatolojik şiddeti tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre "ve onlardan telafi/tövbe de istenmez" (ve lâ hum yusta'tebûn) ifadesi, fiziksel bir azaptan ziyade muazzam bir psikolojik dışlanma (tard) mühürüdür. Allah'ın onları azarlamaması veya onlardan bir açıklama, bir telafi beklememesi; onların ilahi merhamet ve muhataplık alanından tamamen silindiklerini, adeta bir hiç hükmüne indirgendiklerini gösteren, Kur'an'daki en ağır ontolojik terk ediliş tasvirlerinden biridir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla