وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يُقْسِمُ الْمُجْرِمُونَۙ مَا لَبِثُوا غَيْرَ سَاعَةٍۜ كَذٰلِكَ كَانُوا يُؤْفَكُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
“Günaha saplanmış olanlar kıyamet koptuğu gün, (dünyada) sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. İşte onlar haktan (oradayken de) böyle saptırılıyorlardı”
Günaha saplanmış olanlar kıyamet koptuğu gün (dünyada) sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: Günahkarlar kabirlerinde sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler. ‘Allah, yeryüzünde kaç yıl kaldınız?’ diye sorar. Bir gün veya günün bir bölümü kadar kaldık mealindeki âyet hakkında da müfessirler böyle söylemektedirler. Fakat günaha saplanmış olanlar sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin ederler mealindeki İlâhî beyanın kabirdeki kalma süresine değil, dünyada ve imtihanda kaldıkları süreye dair olması daha uygundur. Onlar kendilerine yöneltilen hata, günah ve inkâr türlerine ilişkin iddiaları yalanlamak için dünyada kaldıkları süreyi kısa görmüşlerdir. Onlar şöyle derler: Biz dünyada öyle kısa bir süre kaldık ki böyle bir sürede bizim hatalar yapmamız ve günahlar işlememiz mümkün değildir. Görmez misin ki onlar orada uzun süre kalmalarını inkâr eden sözlerinde yalancıdırlar. Zira Cenâb-ı Hak işte onlar haktan böyle saptırılıyorlardı buyurmuştur. Yani işte böylece onlar dünyadayken de yeniden dirilişin, ölümden sonraki hayatın ve hesabın olmadığına ilişkin yalanlamada bulunuyorlardı. Şayet onların sadece çok kısa bir süre kaldıklarına ilişkin sözlerinin hemen akabinde onlara yönelik bu yalanlama olmasaydı zâhiri mânada, onlar âhiretteki uzun kalmaya ve buradaki şiddetli azaba ve korkuya nispetle dünya hayatında kalmayı çok kısa görmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz gibi onlar burada kendilerine yöneltilen hatalar ve günahları inkâr etmek üzere bu dünyada sadece çok kısa bir süre kaldıklarına yemin etmektedirler. Onlar şöyle diyecekler: Biz bu dünyada sadece çok kısa bir süre kaldık. Dolayısıyla bu kısa sürede nasıl bu hataları, çeşitli şirk ve inkâr günahlarını işleyelim? Cenâb-ı Hak bunun üzerine işte onlar haktan böyle saptırılıyorlardı diye bildirmiştir. Yani işte onlar böylece bu dünyadayken de inkâr ve yemin etmekteydiler. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Onlar, Allah’ın ölen birini diriltmeyeceğine dair en büyük yeminleri ettiler”. Dolayısıyla onların bu dünyada çok kısa bir süre kaldıklarına dair yemin etmeleri, kalma sürelerine ilişkin bir yalan ve inkârdan ibarettir. Bu durum, şirk koştuklarına dair inkâr ve yalanlamaları gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurmuştur: “Rabb’imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık”.
Yorumu Yorumla
-
Tekûmu (تَقُومُ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu fiilin türediği "kaf, vav, mim" kökünün temel anlamının "dikilmek, ayağa kalkmak, bir şeyin vuku bulması, gerçekleşmesi ve sabit bir hal alması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak durağan bir halden, dikey, sarsılmaz ve aktif bir varoluş durumuna geçmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eylemini eskatolojik (ahirete dair) bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre kıyametin kopmasının "ayağa kalkmak/kıyam etmek" (tekûmu) fiiliyle ifade edilmesi, o güne kadar yatay ve uykuda olan evrenin, ilahi hesap için mutlak bir uyanışla "esas duruşa" geçmesidir. Bu kalkış, sıradan bir hareket değil, kozmik bir nizamın (mahkemenin) kurulmasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre zamanın ve saatin "kıyamı" (tekûmu), yatay (seküler) tarih algısının sona erip dikey (ilahi) müdahalenin başlamasıdır. İnsanlar dünyada heveslerinin peşinde yatay bir savrulma yaşarken, "O Saat" geldiğinde tüm mazeretler biter, varlık ilahi hakikat karşısında dehşet içinde "ayağa kalkar" ve yüzleşme gerçekleşir.
Es-Sâ'atu (السَّاعَةُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "sin, vav, ayın" kökünden türediğini ve temel anlamının "zamanın bir parçası, belirli bir an ve vakit" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zamanın akışı içinde sınırları çizilmiş, spesifik bir dilimi tanımlar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki bu kelimenin büyük ihtimalle Süryanice ve Aramicedeki "şâ'tâ" (an, saat, zaman) kelimesinden dini lisana geçtiğini belirtir. Geç Antik Çağ'ın Yahudi ve Hristiyan metinlerinde dünyanın sonunu ifade eden apokaliptik (kıyamet) bir terim olarak kullanılan bu kelime, Kur'an'da da en belirgin eskatolojik isimlerden biri olarak merkeze yerleşmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin belirlilik takısıyla (harf-i tarif: el/es) kullanılmasının ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Kılıç'a göre "Es-Sâ'atu" (O Saat), sıradan bir kronolojik zaman ölçüsü değildir. O, evrenin ölüm fermanının okunduğu, fizik kurallarının çöktüğü ve mutlak adaletin tecelli edeceği o biricik, sarsıcı ve emsalsiz "kozmik andır".
Yuksimu (يُقْسِمُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "kaf, sin, mim" kökünün temel anlamının "bir bütünü paylara ayırmak, bölüştürmek ve yemin etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak yemin eylemine (kasem) bu kökten isim verilmesinin nedeni; yemin eden kişinin kendi inancından, onurundan veya kutsalından bir "pay" (kısım) ortaya koyarak sözünü güvence altına almasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kasem" (yemin) kavramını psikolojik ve teolojik bir bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre yemin, insanın kendi sözündeki şüpheyi ortadan kaldırmak için kutsal bir otoriteyi şahit tutmasıdır. Kıyamet günü suçluların "yemin etmeye başlamaları" (yuksimu), onların dünyadaki o sahtekar, inatçı ve manipülatif karakterlerinin ahiretteki yansımasıdır. İnsan fıtratı bozulduğunda, ilahi mahkemenin ortasında bile gerçeği örtmek için yemin edebilecek kadar şuursuz bir kibre (reflekse) sahip olur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin İslam teolojisindeki (kelam) yerini inceler. Ansiklopedi, Kur'an'da müşriklerin ve mücrimlerin ahirette yalan yere yemin ettiklerini anlatan ayetlerin, onların dünyadaki "inkar psikolojisinin" mahşerde de bir süre devam ettiğini, ilahi dehşet karşısında zihinlerinin savunma mekanizması olarak hemen dünyevi bir alışkanlık olan "yemin etmeye" sığındıklarını kaydeder.
El-Mucrimûne (الْمُجْرِمُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "cim, ra, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "kesmek, koparmak, meyveyi dalından ayırmak ve bedenden bir parça kesmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris, fiziksel bir kesme eylemi olan bu kökün, zamanla "insanın hakktan, adaletten ve fıtrattan bağını kesip koparması, suç işlemesi" anlamına evrildiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "cürüm" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre "el-mucrimûn" (suçlular/günahkarlar), sadece hırsızlık gibi sosyolojik suçlar işleyenler değildir. Teolojik bağlamda cürüm, insanın Allah ile olan o doğal ve ontolojik bağını bizzat kendi elleriyle "kesip atması", tevhidi reddederek varlık ağacından kendi fıtratını koparmasıdır. Bu kelime, inkarın sosyo-teolojik adıdır.
Lebisû (لَبِثُوا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "lam, be, se" kökünün temel anlamının "bir yerde beklemek, durmak, kalmak, ikamet etmek ve zaman geçirmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak geçici bir uğramayı değil, belirli bir süre boyunca bir hal üzere sabitlenmeyi ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin insan psikolojisi ve zaman algısı üzerindeki etkisini inceler. Aydar'a göre suçluların "ne kadar kaldıklarına" (kabr aleminde veya dünyada ne kadar zaman geçirdiklerine) dair yaptıkları bu tartışma, apokaliptik bir zaman büzülmesidir. Ölümden sonra geçen binlerce yıllık berzah (bekleyiş) hayatı veya dünyadaki o uzun ömür, kıyametin o dehşet verici sarsıntısı karşısında zihinde tamamen sıfırlanır ve "lebisû" (kaldık) fiili, saniyelik bir yanılsamaya dönüşür.
Sâ'atin (سَاعَةٍ)
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), aynı ayet içinde "Es-Sâ'atu" ve "sâ'atin" kelimelerinin kullanılmasındaki muazzam edebi mucizeyi (tam cinas / eşadlılık sanatı) tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, kelimenin anlamını bağlamla tamamen değiştirir. Ayetin başındaki "Es-Sâ'atu", evrenin sonu olan o büyük "Kıyamet Vakti" iken; ayetin sonundaki "sâ'atin", dünyada veya kabirde geçen o çok kısa ve önemsiz "bir anlık zaman dilimi" anlamına gelir. Suçluların asıl trajedisi, bu kısacık ve geçici "saati" (dünyayı), o mutlak ve ebedi "Saate" (ahirete) tercih etmeleridir.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın eskatolojik zaman algısı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre ahiret gününün (kıyametin) o sonsuz ve dikey zamanı (eternity) varlık sahnesine çıktığında, yatay düzlemde yaşanan tüm tarihsel zaman (dünya hayatı) epistemolojik bir çöküş yaşar. Suçluların "biz sadece bir saat kaldık" demeleri sıradan bir yalan değil; ebediyetin dehşeti karşısında dünyevi ömrün nasıl "bir saatlik" kısacık bir illüzyona dönüştüğünün teolojik ve psikolojik itirafıdır.
Yu'fekûn (يُؤْفَكُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "hemze, fe, kef" (ifk) harflerine dayandırır. Kökün temel ve fiziksel anlamının "bir şeyi asıl yönünden başka bir yöne çevirmek, tersyüz etmek, başaşağı getirmek ve saptırmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hakikatin doğasını bozarak onu "yalana" dönüştürme eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "ifk" kavramını zihinsel bir hastalık olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre ifk, sadece dille söylenen sıradan bir yalan (kizb) değildir. İfk, rüzgarın esip yeryüzündeki nesneleri tersyüz etmesi gibi, insanın kendi iradesiyle aklını, vicdanını ve gerçeklik algısını hakikatten batıla doğru "tersine çevirmesidir". Dünyada hakikati yalanlayanlar, kendi idrak ayarlarını o kadar bozmuşlardır ki, ahirette zaman algıları bile (bir saati binlerce yıla veya tersine) "çarpıtılmış/tersyüz olmuştur" (yu'fekûn).
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki nedensel (deterministik) işlevini inceler. Öztürk'e göre ayetin kapanışındaki "İşte onlar dünyada da böyle saptırılıyorlardı/tersyüz ediliyorlardı" (kezâlike kânû yu'fekûn) ifadesi, muazzam bir psikolojik süreklilik yasasıdır (sünnetullah). İnsan dünyada kibri ve inatçılığı yüzünden hakikate karşı aklını sürekli "tersyüz ederse" (ifk), bu eylem onda kalıcı bir karaktere dönüşür. Kıyamet gününde bile zamanı yanlış hesaplamaları ve yalan yere yemin etmeleri, dünyadayken kendi elleriyle inşa ettikleri bu "ideolojik körlüğün/saptırılmışlığın" ahiretteki kaçınılmaz ontolojik sonucudur. Alışkanlık, mahşerde bile insanı terk etmez.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla