Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 54. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 54. Ayet

    اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    (A)llâhu-lleżî ḣalekakum min da’fin śümme ce’ale min ba’di da’fin kuvveten śümme ce’ale min ba’di kuvvetin da’fen veşeybe(ten)(c) yaḣluku mâ yeşâ/(u)(s) vehuve-l’alîmu-lkadîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allahtır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.”

      Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah’tır. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Sizi güçsüz yaratan. Yani sizi nutfeden yaratan. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın başka bir beyanda bildirdiği husustur: “Sizi önemsenmeyen bir sudan yaratmadık mı?”. Yani zayıf bir sudan. Güçsüzlüğün ardından kuvvet veren. Yani çeşitli fiilleri ve nesneleri yapmaya güç yetiren bir insan olarak var eden. Kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan. Yani sizi fâni bir yaşlı yapan. Bu beyan tıpkı şu İlâhî beyan gibidir: “Kimi de önceden bildiklerini bilmez hale gelinceye kadar ömrün en düşkün çağma eriştirilir”. Söz konusu İlâhî beyana ilişkin ikinci mâna olarak sizi güçsüz yaratan sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani sizi hiçbir şeye gücü yetmeyen zayıf çocuklar olarak yaratan. O dönemde bu gün bulunduğunuz yaratılış halinde değildiniz. O gün hiçbir şeye güç yetiremiyordunuz. Sonra Cenâb-ı Hak bu zayıflıktan sonra varlığa ve işlere güç yetirecek şekilde sizi kuvvetli yaptı. Sonra O, bu kuvvetli ve kudretli olduğunuz dönemden sonra tekrar sizi zayıf ve yaşlı hale getirdi. Sizler bu dönemde daha önce olduğunuz gibi hiçbir şeye güç yetiremiyorsunuz. Bu beyana bu iki mâna verilebilir.

      Yine bu İlâhî beyanda iki yönden delil vardır. Bunlardan biri yeniden dirilişe dair delildir. İkincisi hiçbir nesne olmaksızın (lâ min şey’) varlıkları ve nesneleri yaratma gücüne dâhil delil vardır. Bu iki hususa ilişkin delillendirmenin iki yönü mevcuttur. Bunlardan biri şudur: Bu delil getirmenin sebebi onların yeniden dirilişi ve hiçbir nesne olmaksızın (lâ min şey’) evrenin yaratılmasını inkâr etmeleridir. Çünkü bu yaratma fiili onların güçlerinin ve takdirlerinin üzerindedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak, nutfenin (döllenmiş yumurta), içeriğinde alâkadan (rahim cidarına asılı zigot) bir unsur ve buna ilişkin herhangi bir iz olmaksızın, alâka haline geldiğini bildirmektedir. Aynı şekilde alâka, içerisinde mudğaya (embriyo) ait herhangi bir iz bulunmamakla birlikte mudğaya (embriyo) dönüşmektedir. Yine mudğa, içinde kemik, deri, kıl, et bulunan bir insana dönüşmektedir. Halbuki onda da buna ilişkin bir iz bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu sözü edilen yaratma süreçlerine güç yetiren varlık, hiçbir nesne olmaksızın evreni yeniden yaratmaya güç yetirir. Yine o, yeniden diriltmeye de güç yetirir. Zira belirtilen bütün durumlar onların güçlerinin ve takdirlerinin üzerinde olmasına karşın bunları kabul etmişlerdir. Böylelikle ölümden sonra dirilişi ve hiçbir nesne olmaksızın yoktan yaratmayı kabul etmek ve kendi kudretleri ve güçlerini Allah’ın kudreti ve güçlerine göre değerlendirmemeleri onlar için zorunlu olmaktadır. Şöyle ki onlar, kendi kudretleri ve takdirlerinin ötesinde olup Allah’ın güç yetirdiği fiillerin varlığını müşahede etmektedirler.

      Söz konusu durumlara delil getirmenin ikinci yönü şudur: Nutfenin (aşılanmış yumurta) alâkaya (zigot); alâkanın mudğaya (embriyo); mudğanın şekle bürünmüş bir hale ve insana dönüşmesine ilişkin olarak bildirilen yaratma olayını Cenâb-ı Hak, onlara dair bir akıbet ve yeniden diriliş olmaksızın bunu yapmamakta ve bir halden diğerine geçirmemektedir. Eğer yeniden diriliş olmasaydı belirtilen bir halden diğerine dönüştürerek yaratma, açıklandığı üzere boş ve gereksiz bir iş olurdu. Yine çocuklarda zayıf ve hiçbir şeye güç yetiremez bir durumdan sonra, onlarda güç ve kudretin var edilmesinde de durum böyledir. Cenâb-ı Hak imtihan edilmeleri için ve mükâfat ve ceza görecekleri bir akıbet için bu merhalelerden geçirerek onları yaratmıştır. Zira eğer yeniden diriliş ve bir akıbet (âhiret âlemi) olmasaydı bu fiilleri yapmak boş ve anlamsız bir iş olurdu. Yine bunda, bir nesne olmaksızın varlığı yoktan yaratmaya güç yetirmeye ilişkin delil vardır. Zira onlarda güç yokken gücü barındıran düzenleme her şeyiyle mevcut idi. Sonra herhangi bir temel unsuru ve herhangi bir izi olmaksızın güç ortaya çıktı. Bu durum, yaratılmış varlıkların güç ve kudretlerini Allah’ın güç ve kudretine göre değerlendirmenin imkânsız olduğunu göstermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir. Onların durumunu hakkıyla bilendir. Varlığı, bir şey olmaksızın yoktan yaratmaya ve ölümden sonra yeniden diriltmeye güç yetirendir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Halakakum (خَلَقَكُمْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "hı, lam, kaf" kökünün temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve belli bir orana göre yapmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak rastgele bir var etme değil, bilinçli bir tasarım, mühendislik ve biçimlendirme sürecidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini "bir şeyi bir ölçüye göre ve hikmetle icat etmek" şeklinde tanımlar. İsfahânî'ye göre ayetin başındaki "Sizi yaratan Allah'tır" (Allâhullezî halakakum) ifadesi, insanın varoluş sahnesine çıkışının kendi iradesinden bağımsız, mutlak ve aşkın bir failin (Allah'ın) bilinçli tasarımıyla başladığını mühürler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre insanın "yaratılışı", bir kerelik olup bitmiş statik bir olay değil; ayetin devamında anlatılacak olan zayıflık, güç ve tekrar zayıflık evrelerini de içine alan devasa ve dinamik bir biyolojik kurgudur. İnsan, kendi bedeninin ve ömrünün yazarı değil, sadece o "halk" (yaratılış) senaryosunun oyuncusudur.

        Da'fin (ضَعْفٍ)

        İbn Fâris, kelimenin "dat, ayın, fe" kökünden türediğini ve temel anlamının "güç ve kuvvetin zıttı, dayanaksızlık, acizlik ve yetersizlik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hem fiziksel (biyolojik) bir kırılganlığı hem de zihinsel/psikolojik bir savunmasızlığı ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "da'f" (zayıflık) kavramının insanın fıtri doğasını nasıl tanımladığını inceler. Izutsu'ya göre Kur'an, müşriklerin sahip oldukları kibri ve güç zehirlenmesini yıkmak için onları kendi ontolojik köklerine (başlangıç noktalarına) götürür. İnsanın başlangıcı "zayıflıktır" (min da'fin); yani anne karnındaki o aciz embriyo hali ve doğduğunda kendi başına hayatta kalamayan o mutlak muhtaçlık durumudur. İnsan, gücünü kendisi üretmemiş, sıfır noktasından (zayıflıktan) yola çıkarılmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve diyalektik boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre insanın yaşam serüveni, doğrusal (lineer) bir ilerleme değil, başladığı yere geri dönen trajik bir döngüdür. İnsan "zayıflıktan" var edilir, sonra geçici bir güce ulaşır ve nihayetinde tekrar o asıl varoluşsal zeminine, yani "zayıflığa" (da'fa) iade edilir. Varlığın aslı zayıflık, güç ise sadece geçici bir arazdır (misafirdir).

        Ce'ale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "cim, ayın, lam" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyi yapmak, kılmak, bir halden başka bir hale dönüştürmek ve bir yere koymak/yerleştirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eyleminin "halk" (yoktan var etme) eyleminden farkını ortaya koyar. İsfahânî'ye göre "ce'ale" (kıldı/yaptı), zaten var olan bir nesneye yeni bir form, yeni bir durum veya yeni bir işlev kazandırmaktır. Zayıf olan bebeğin zamanla "güçlü" bir gence dönüşmesi (ce'ale min ba'di da'fin kuvveten), insanın kendi biyolojik başarısı değil; Allah'ın onun bedenindeki hücreleri sürekli "dönüştürerek" (ce'ale) onu yeni bir evreye geçirmesidir.

        Kuvveten (قُوَّةً)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "kaf, vav, ye" kökünün temel anlamının "sağlamlık, direnç, şiddet, kas gücü ve zayıflığın (da'f) mutlak zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir varlığın dış etkenlere karşı koyabilme, kendi iradesini dayatabilme ve fiziksel olarak zirveye ulaşma kapasitesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik ve psikolojik yansımasını tahlil eder. Aydar'a göre "kuvvet" evresi (gençlik, yetişkinlik ve iktidar dönemi), insan hayatındaki en tehlikeli psikolojik duraktır. İnsan bu döneme ulaştığında, o bedensel ve ekonomik "gücün" (kuvvetin) kendisine ait olduğunu sanır; başlangıçtaki zayıflığını (da'f) unutur ve kibre (şirke/isyana) sürüklenir. Oysa ayet, bu kuvvetin insanın kendi üretimi olmadığını, zayıflığın "ardından" (min ba'di) Allah tarafından ona geçici bir süre için "giydirildiğini" (ce'ale) hatırlatarak bu kibri parçalar.

        Şeybeten (شَيْبَةً)

        İbn Fâris, bu kelimenin "şın, ye, be" kökünden türediğini ve temel anlamının "saçın ağarması, beyazlaması, yaşlılık ve ihtiyarlık" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bedendeki pigmentin (canlılığın/rengin) çekilip, yerine solgunluğun ve biyolojik yorgunluğun yerleşmesidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvir gücünü ve sinematografik (görsel) etkisini inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, insanın ihtiyarlık evresini sadece "ikinci bir zayıflık" (da'fen) olarak soyut bir şekilde bırakmaz; hemen yanına "ve saç ağarması" (ve şeybeten) kelimesini ekleyerek muazzam bir estetik trajedi çizer. Beyazlayan saçlar, insanın sahip olduğu o görkemli "kuvvetin" (gençliğin) geri dönmemek üzere onu terk ettiğini gösteren, aynadaki sessiz ama en sarsıcı ilahi ayettir (işarettir). "Şeybe", ölümün insana gönderdiği ilk fiziksel habercidir.

        Yahluku (يَخْلُقُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "halk" (yaratma) fiilinin ayetteki gramatikal geçişini (iltifatını) özetler. Ansiklopediye göre ayetin başında geçmiş zaman kipiyle "sizi yarattı" (halakakum) denilirken, ayetin bu kısmında şimdiki/geniş zaman kipiyle "O, dilediğini yaratır" (yahluku mâ yeşâu) denilmesi teolojik bir sürekliliği ifade eder. Allah, insanı bir kez yaratıp evreni kendi haline bırakmamıştır; hücrelerin yaşlanması, saçın beyazlaması ve bedenin çökmesi de bütünüyle şu an aktif olarak devam eden o "dinamik yaratma" (halk) sürecinin bir parçasıdır. Yaşlanmak bir doğa kanunu değil, anlık bir ilahi "yaratılıştır".

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "şın, ye, hemze" kökünün temel anlamının "bir şeyi istemek, dilemek, irade etmek ve kastetmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hiçbir dış baskı veya mekanik kurala tabi olmaksızın, tamamen öznenin kendi hür seçimiyle bir eylemi gerçekleştirmeye karar vermesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" (dileme) kavramını tahlil ederken, bu eylemin mutlak ilim ve hikmetle (Hakîm) olan bağına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre Allah'ın "dilediğini yaratması" (yahluku mâ yeşâu), kör ve keyfi bir rastlantı değildir. İnsanın zayıflıktan güce, güçten tekrar ihtiyarlığa geçişi, bizzat ilahi iradenin (meşietin) insan fıtratına koyduğu kusursuz bir biyolojik ve felsefi tasarımdır. O böyle "dilemiştir", çünkü insanın bu aşamalardan geçerek kendi ontolojik hiçliğini idrak etmesi gerekir.

        El-Alîmu (الْعَلِيمُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ayın, lam, mim" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeye iz veya işaret koymak, onu diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini kavramak ve mutlak bilgi" olduğunu belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kökünü inceler. Jeffery, Arapçadaki "ilm" kökünün Süryanice ve Aramicedeki "y-d-a" (bilmek) kavram alanıyla Ortadoğu monoteizminde aynı teolojik boşluğu doldurduğunu; Tanrı'nın her şeyi kapsayan, hiçbir şeyin ondan gizlenemeyeceği mutlak bilincini ifade eden en kadim sıfatlardan biri olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, sıfatın bu ayet bağlamındaki işlevini tahlil eder. Öztürk'e göre Allah'ın "El-Alîm" (Hakkıyla Bilen) olması; insanın DNA'sındaki şifreleri, hücrelerinin ne zaman bölüneceğini, ne zaman gençlik gücüne ulaşacağını ve saçının hangi gün ağarmaya başlayacağını (şeybeten) milimetrik bir kusursuzlukla "bilen ve programlayan" yegane otorite olmasını ifade eder. Biyolojik saat, bu mutlak ilmin kontrolündedir.

        El-Kadîru (الْقَدِيرُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "kaf, dal, ra" kökünün temel anlamının "bir şeye ölçü koymak, onu belirli bir miktarda/planda tutmak, sınırlandırmak ve gücü yetmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan ve kontrolsüz bir güç (kuvvet) değil; hesaplayan, miktar belirleyen ve dilediği tasarıma (kadere) şaşmaz bir şekilde hükmeden mutlak kudrettir.

        Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın didaktik (öğretici) ve eskatolojik retoriği üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre ayet, insanın o aciz, ölümlü ve değişken (zayıflık-güç-zayıflık) biyolojisini uzun uzun anlattıktan sonra; kapanışı aniden mutlak, değişmez ve sarsılmaz iki ilahi sıfatla ("O, Hakkıyla Bilendir, Mutlak Güç Sahibidir" - Huvel Alîmul Kadîr) yapar. Bu kapanış formülü, insanın "geçici kuvveti" ile Allah'ın "mutlak kudreti" arasındaki o devasa felsefi uçurumu dinleyicinin zihnine bir mühür gibi basar. İnsan yaşlanır ve çöker; ancak "El-Kadîr" olan Allah, zamanın, zayıflığın ve değişimin ötesinde mutlak hakimiyetini sürdürür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X