Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 50. Ayet

    فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْـيِ الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fenzur ilâ âśâri rahmeti(A)llâhi keyfe yuhyî-l-arda ba’de mevtihâ(c) inne żâlike lemuhyî-lmevtâ(s) vehuve ‘alâ kulli şey-in kadîr(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘‘Allah'ın rahmetinin izlerine bir bak: Toprağa ölümünün ardından nasıl can veriyor! İşte ölüleri diriltecek olan da Odur. O'nun her şeye gücü yeter.”

      Allah’ın rahmetinin izlerine bir bak. Allah’ın rahmetinin izleri sözü şu mânaya gelebilir: Yani yağmurun izleri. Burada O, rahmetten yağmuru murat etmiştir. O, yağmuru rahmet olarak nitelemiştir, çünkü bu, O’nun rahmeti olmaktadır. Veya izlerin, yağmurun kendisi olması da mümkündür. Cenâb-ı Hak yağmuru rahmetinin izleri ve işaretleri yapmıştır. Bu beyana ilişkin diğer muhtemel yorum şudur; Yağmurun rahmet olarak nitelenmesi, bu durumun onların bedensel yararlarına ve onları ayakta tutan vasıtalara dönük olmasındandır. Bu durum, onların dinleri ve âhiretlerine ilişkin yararlara yönelik rahmeti bilmeleri içindir. Bu rahmet Resûlullah tır. Zira başka âyetlerde Cenâb-ı Hak onu rahmet olarak nitelemiştir. Tıpkı şu ilahi beyan gibi: “Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”.

      Allah'ın rahmetinin izlerine bakma ve inceleme emri çeşitli yorumlara açıktır. Bunlardan biri şudur: Cenab-ı Hak, kendisinin bağışlayıcı olduğunu bilsinler diye onlara buna bakmayı emretmiştir. Bunun sebebi yaptığı teşvikleri onların istemesi; ümit verdiği ve davet ettiği konularda ümitvâr olmalarıdır. Zira Allah’ın rahmetinin izleri ortaya çıkmıştır. Her bağışlayıcı kişi, teşvik ettiği ve ümit verdiği konularda kendisine yönelinen kimsedir. Bu beyanın diğer muhtemel yorumu, Allah'ın rahmetinin izlerine bakmanın emredilmiş olmasıdır. Zira bu, bedenlerinin ve ruhlarının yararlarına ve var olmalarının bağlı olduğu vasıtalara yöneliktir. Bunlarla Allah’a şükretmenin gerekliliği ortaya çıkar. Yine söz konusu âyette onlara, bu nimetleri tanıtacak ve bunlara karşı şükretmenin gerekliliğini onlara öğretecek kimseye olan ihtiyaca işaret edilmiştir. Dolayısıyla bunda nübüvvetin kabulü ve ispatına ilişkin bir teşvik söz konusudur. Bu ilâhı beyana ilişkin bir diğer muhtemel yorum şudur: Cenâb-ı Hak bahsedilen yağmura, onun vasıtasıyla bu ölü yerlere nasıl can verdiğine, çeşitli renklerdeki bitkileri nasıl yerden bitirdiğine ve bu yağmurlarla bu kuru ağaçların nasıl yeşerdiğine bakmalarını emretmiştir. Bu emir, onların bütün bunlara güç yetiren varlığın -ki bunlar onların güçlerinin üzerindeki durumlardır- ölüleri diriltmeye, ölümden sonra tekrar diriltmeye kadir olduğunu bilmeleri içindir. Bütün bu durumlar onların takdirlerinin ve güçlerinin üzerinde olsa da O, buna kadirdir.

      O’nun her şeye gücü yeter. Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz.

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        «Allah’ın âsâr-ı rahmetine bir baksana: Toprağı, öldükten sonra, tekrar nasıl diriltiyor? İşte o Allah bütün ölüleri muhakkak diriltecek, hem O her şeye kādir.»

        DÜŞMÜŞ VATAN YÂD ELLERE

        -Edirne, Bulgar İşgâli Altında, Rumeli Elden Çıktı-


        Çık da bir seyret bahârın cûş-i rengâ-rengini;
        Nefh-i Sûr’un dinle mevcâ-mevc olan âhengini!
        Bir yeşil kan, bir yeşil can yağdırıp, kudret, yere:
        Yemyeşil olmuş fezâ; gömgök kesilmiş dağ, dere.
        En kısır toprak doğurmuş, emzirir birçok nebat;
        Fışkırır bir damlacık ottan, tutup sıksan, hayat!

        Dün, kemikten külçe hâlindeydi her çıplak fidan;
        Bak: Ne sağlam kan, bugün, dolgun yüzünden damlayan!
        Dün, kudurmaktaydı ormandan cahîmî bin zefîr;
        Âşiyan tutmuş, bugün, her dalda perran bir safîr!
        Dün, nigeh-bânıydı milyarlarca zî-rûhun sübât;
        Silkinip çıkmış o mahbesten, bugün, bir kâinât.

        Dün, ne mâtemdeydi âlem! Yer hazin, gökler hazin;
        Sûr-i fıtrattır bugün: Fıtrat bugün sahrâ-güzin!
        İşlemiş kırlarda yer yer kudretin feyyâz eli,
        Öyle yapraklar ki sun’undan: Gidip bir görmeli!
        Öyle amma, gördüğüm elvâh-ı şevkin rağmine,
        Bende hâlâ zevke benzer duygu yok, hâlâ yine!

        Bir değil, yüz bin bahâr indirse hattâ âsüman;
        Hiç kımıldanmaz benim rûhumda kök salmış hazan!
        Dem çeker bülbül...Benim beynimde baykuşlar öter!
        Sonra, karşımdan geçer, bir bir, yıkılmış lâneler!
        Âşinâlık yok, hayâlin konsa en bildik yere,
        Yâd ayaklar çiğniyor: Düşmüş vatan yâd ellere!

        Başka ses bilmem, muhîtimden enîn eyler hurûş;
        Beklerim dinsin bu mâtem, beklerim, olmaz hamûş!
        Âh! Tek bir âşiyandan bin yetîmin nâlesi,
        Yükselirken, dinleyen insan mıdır bülbül sesi?
        Duygusuz olmak kadar dünyâda lâkin derd yok;
        Öyle salgınmış ki mel’un: Kurtulan bir ferd yok!

        Kendi sağlam... Hissi ölmüş, rûhu ölmüş milletin!
        İşte en korkuncu hüsrânın, helâkin, haybetin!
        Ey, ölüm renginde topraktan hayat i’lâ eden,
        Bir yığın toprak da olsak, sâde çiğnenmek neden?
        Başka tıynetler mi hep şâyân olan ihsânına?
        Âh, yükselsem de, bir düşsem senin dâmânına!

        Bir nesîm ister kımıldanmak için canlar bugün;
        Bir nesîm olsun, İlâhî... Canlanır kanlar bütün.
        Nev-bahârın rûhu etsin bir de bizlerden zuhûr...
        Yoksa, artık Sûr-i İsrâfîl’e kalmıştır nüşûr!

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Fenzur (فَانظُرْ)

          İbn Fâris, bu kelimenin türediği "nun, zı, ra" kökünün temel anlamının "gözle bakmak, bir şeyi incelemek, üzerinde düşünmek ve gerçeği araştırmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sadece gözün bir nesneye takılması değil; zihnin odaklanarak, arka plandaki gerçeği kavrama çabasıyla nesneye yönelmesidir.

          Râgıb el-İsfahânî, "nazar" ve "basar" (görme) kelimeleri arasındaki epistemolojik (bilgisel) farkı ortaya koyar. İsfahânî'ye göre basar, fiziksel organın (gözün) yaptığı anlık optik eylemdir. Ancak ayetteki "fenzur" (o halde bak/incele) emri, görülen nesnenin (yağmurun ve toprağın) arkasındaki ilahi nedeni, hikmeti ve diriliş hakikatini idrak etmek için aklı bizzat devreye sokma komutudur.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre Kur'an'ın "fenzur" komutu, doğayı basit bir manzara olmaktan çıkarıp onu teolojik bir laboratuvara dönüştürür. Kurumuş toprağın yağmurla canlanmasına "bakmak", insanın kendi ahiretini (dirilişini) ispatlamak için evrenin işleyişinden ampirik (gözlemsel) veriler toplamasıdır.

          Âsâri (آثَارِ)

          İbn Fâris, kelimenin türediği "hemze, se, ra" kökünün temel anlamının "bir şeyin ardından gitmek, ayak izi, belirti, nişan ve geçip giden bir şeyden geriye kalan kalıntı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "eser" (çoğulu âsâr), failin (yapanın) bizzat kendisi görünmese bile, onun oradan geçtiğini veya oraya müdahale ettiğini kesin olarak kanıtlayan somut mühürdür.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "âsâr" (izler) kavramının semiyotik (göstergebilimsel) rolünü inceler. Izutsu'ya göre doğadaki yeşerme, çiçek açma veya suyun akması kendi başına kör, bağımsız biyolojik olaylar değildir. Onlar, mutlak Yaratıcı'nın evrene bıraktığı anlambilimsel "izlerdir" (işaretlerdir). İnsan bu izleri okuyarak görünmeyen asıl Fail'e (Allah'a) ulaşır.

          Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ edebiyatı ve Cahiliye şiirindeki kullanımı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre İslam öncesi Arap şiirinde "atlâl/âsâr" (izler/kalıntılar) motifi, terk edilmiş çadır yerlerini, zamanın acımasızlığını, yıkımı ve hüznü temsil ederdi. Kur'an muazzam bir edebi devrim yaparak bu kavramı alır; "izleri" ölümün ve hüznün değil; toprağın canlanmasının, yaşamın fışkırmasının ve ilahi "rahmetin" (âsâri rahmetillâh) neşeli ve umut dolu göstergelerine dönüştürür.

          Rahmetillâhi (رَحْمَتِ اللَّهِ)

          İbn Fâris, bu kelimenin "ra, ha, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "incelik, acıma, şefkat göstermek ve korumak" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak anne karnındaki bebeği saran, besleyen ve dış tehlikelerden koruyan yapıya (rahim) ismini veren bu kök; mutlak bir kuşatıcılık, lütuf ve yaşatma eylemini kapsar.

          Râgıb el-İsfahânî, "rahmet" kavramının doğadaki tecellisini tahlil eder. İsfahânî'ye göre rahmet, Allah'ın zatında bulunan soyut bir acıma duygusu değil; yeryüzüne inen yağmur, rüzgar ve bitkilerin yeşermesi gibi somut, fiziksel ve besleyici bir eyleme dönüşmüş ilahi lütuftur.

          Dücane Cündioğlu, "Allah'ın rahmeti" tamlamasının felsefi derinliğini inceler. Cündioğlu'na göre insan, metafizik olanı (Allah'ın merhametini) doğrudan beş duyu organıyla algılayamaz. Bu yüzden ilahi merhamet, fiziksel dünyaya "su/yağmur" formunda tercüme edilerek iner. Yağmur, görünmez olan ilahi şefkatin (rahmetin) madde aleminde sıvılaşmış, dokunulabilir ve içilebilir hale gelmiş (zâhir olmuş) ontolojik karşılığıdır.

          Yuhyî (يُحْيِي)

          İbn Fâris, kelimenin türediği "ha, ye, ye" (hayat) kökünün temel anlamının "dirilik, canlılık, hareket, gelişme ve ölümün (durağanlığın) zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak durağanlığın ve çürümenin parçalanıp, varlığın yeniden kinetik bir enerjiye, büyüme kapasitesine ve şuura kavuşmasıdır.

          Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin nüzul ortamındaki (Mekke) polemiksel işlevini inceler. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler çürümüş kemiklerin yeniden dirileceğini (ba's) şiddetle reddediyor ve bunu akıl dışı buluyorlardı. Kur'an, "yuhyî" (diriltir) fiilini her yıl gözlerinin önünde gerçekleşen botanik (bitkisel) bir canlanma üzerinden kurgulayarak onlara rasyonel bir pusu kurar: Çatlamış, toz haline gelmiş ve ölmüş topraktan her bahar milyarlarca tohumu "dirilten" gücü inkar edemiyorsanız, insanın dirilişini inkar etmeniz mantıksal bir çelişkidir.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ihya" (diriltme/can verme) eyleminin Kelam (teoloji) ilmindeki yerini özetler. Ansiklopedi, Kur'an'da bu fiilin geniş zaman/şimdiki zaman kipiyle (muzari) kullanılmasının, diriltme eyleminin geçmişte olup bitmiş tek seferlik bir mucize olmadığını; doğada her saniye kesintisiz olarak devam eden aktif, sürekli ve ilahi bir yaratma (halk-ı cedid) işlemi olduğunu kaydeder.

          El-Arda (الْأَرْضَ)

          İbn Fâris, bu kelimenin "hemze, ra, dat" kökünden türediğini ve temel anlamının "alt kısım, aşağı tabaka, ayak basılan yer ve göğün zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, üzerinde yürünen, boyun eğmiş, çiğnenen ve yaşam formlarına ev sahipliği yapan alt zemini ifade eder.

          Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceler. Jeffery, Arapçadaki "ard" (yeryüzü) kelimesinin İbranicedeki "erets" ve Aramicedeki "ar'â" kelimeleriyle aynı kökten gelen, Ortadoğu monoteizminde gökyüzü (sema) ile birlikte evrenin bütünlüğünü oluşturan en temel kozmolojik/kutsal mekan terimlerinden biri olduğunu belirtir.

          Gabriel Said Reynolds, "arz" kavramının Geç Antik Çağ bağlamındaki eskatolojik (ahirete dair) tiyatral rolünü tahlil eder. Reynolds'a göre yeryüzü (el-arda), sadece insanların üzerinde yaşadığı pasif bir mekan değil; ölüm ve diriliş mucizesinin her bahar tekrar tekrar sergilendiği, ilahi kudretin bizzat ispat edildiği devasa bir kozmik sahnedir. Toprak, dirilişin kanıtını kendi bedeninde saklar ve zamanı geldiğinde onu dışarı kusar.

          Ba'de (بَعْدَ)

          İbn Fâris, kelimenin türediği "be, ayın, dal" kökünün temel anlamının "bir şeyin ardı, sonrası ve ön/önce (kabl) kavramının zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zamansal veya mekansal bir sıralamada ikinci aşamayı, takibi ve bir durumdan diğerine geçişi ifade eder.

          Mevtihâ (مَوْتِهَا)

          İbn Fâris, bu kelimenin "mim, vav, te" kökünden türediğini ve temel anlamının "hareketin durması, durgunluk, sükunet, kuvvetin gitmesi ve canlılığın yitirilmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kinetik enerjinin sıfırlanması, sıcaklığın ve büyümenin durmasıdır.

          Râgıb el-İsfahânî, "mevt" (ölüm) kavramının toprağa nispet edilmesini (toprağın ölümü) tahlil eder. İsfahânî'ye göre toprağın ölmesi, onun fiziksel olarak yok olması değil; içindeki tohumları yeşertme, bitki bitirme ve rızık üretme "gücünü (kuvvesini) kaybetmesi", kuruyup çatlamasıdır. Dirilmesi ise bu besleyici potansiyelini yağmurla (rahmetle) yeniden kazanmasıdır.

          Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ölüm ve yaşam zıtlığının ayetteki edebi ve dramatik etkisini inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, "diriltir" (yuhyî) ve "ölümü" (mevtihâ) kelimelerini aynı cümlenin içinde yan yana getirerek (tıbâk/tezat sanatı), ilahi kudretin sınır tanımazlığını vurgular. Ölüm, varlığın nihai ve yenilmez sonu değil; sadece ilahi bir "diriltme" (ihya) komutu gelene kadar doğanın beklemeye alındığı geçici bir uyku (durağanlık) halidir.

          Le Muhyî (لَمُحْيِي)

          Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başındaki "lam" (le) edatının gramatikal ve teolojik işlevini açıklar. İsfahânî'ye göre bu "lam-ı te'kid" (pekiştirme lamı), cümleye sarsılmaz bir kesinlik, yemin ve mutlaklık katar. İnsan zihni toprağın dirilişini normal bir doğa olayı olarak kanıksayabilir; ancak Kur'an "Şüphesiz O, ölüleri kesinlikle diriltendir" (inne zâlike le muhyî) diyerek, o botanik canlanmayı doğrudan ahiret inancına bağlayan şiddetli bir mantıksal mühür vurur.

          Prof. Dr. Hidayet Aydar, ifadenin anlambilimsel sıçramasını tahlil eder. Aydar'a göre ayet, doğadaki sıradan bir olayı (toprağın yeşermesini) anlatırken aniden teolojik bir zirveye sıçrar. Botanik (bitkisel) dirilişin faili olan kudret, tam o noktada antropolojik/eskatolojik (insanın) dirilişinin de mutlak faili ilan edilir. Ölmüş bir tohumun çatlayıp çıkmasıyla, ölmüş bir insanın mezardan çatlayıp çıkması arasında ilahi kudret (sünnetullah) açısından hiçbir fark yoktur. Aynı mekanizma, büyük dirilişi garanti eder.

          El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

          İbn Fâris, "mim, vav, te" (ölüm) kökünden gelen bu kelimenin "mevt" kelimesinin çoğul formu olduğunu ve "ölüler, canlılığını yitirmiş tüm varlıklar" anlamına geldiğini belirtir.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "el-mevtâ" kelimesinin yarattığı ontolojik uyanışı inceler. Izutsu'ya göre müşrikler için ölüler (el-mevtâ), tamamen yok olmuş, toza karışmış ve bir daha asla geri dönemeyecek olan ebedi bir hiçliği (adem) temsil ediyordu. Kur'an, bu kelimeyi alıp "ihya" (diriltme) eyleminin doğrudan nesnesi yaparak ölüm algısını parçalar. Ölüler hiçliğe gitmezler; onlar sadece "diriltilmeyi" (yuhyî) bekleyen, tıpkı kışın toprağın altındaki tohumlar gibi ilahi iradenin kontrolünde olan "uykudaki" varlıklardır.

          Kadîr (قَدِيرٌ)

          İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "kaf, dal, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeye ölçü koymak, onu belirli bir miktarda tutmak, sınırlandırmak ve bir işi yapmaya mutlak gücü yetmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan, kör ve yıkıcı bir kas gücü değil; her şeyi en ince ayrıntısına kadar hesaplayan, planlayan ve bu kusursuz tasarıma (kadere/ölçüye) mutlak surette hükmeden otoriteyi ifade eder.

          Dücane Cündioğlu, "Kadîr" sıfatının felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre ilahi kudret, Yunan mitolojisindeki Zeus'un öfkeyle yıldırım fırlatması gibi rasyonel olmayan bir taşkınlık değildir. Allah "Kadîr"dir; yani O'nun gücü (kudreti), her şeyi bir "kader" (matematiksel ölçü, biyolojik sistem ve hassas bir denge) içinde yaratmasıdır. Ölü bir topraktan milimetrik bir düzenle trilyonlarca farklı bitkiyi çıkarmak ve çürümüş kemikleri aynı genetik kodla yeniden inşa etmek, kaba bir gücün değil, bu şaşmaz "ölçülendirme ve tasarım" (kadir/kudret) sıfatının sonucudur.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin kapanışındaki "her şeye kadirdir" (alâ kulli şey'in kadîr) formülünün Kelam ilmindeki yerini özetler. Ansiklopedi, bu ifadenin ilahi iradenin evrendeki hiçbir fiziksel, biyolojik veya mantıksal engelle sınırlandırılamayacağını ilan ettiğini belirtir. Diriliş, insan aklına uzak veya imkansız görünebilir; ancak bu imkansızlık "şeylerin" kendi doğasından değil, insanın kavrayış eksikliğindendir. "Kadir" olan için, toprağı yeşertmekle insanı mezardan çıkarmak (ba's) eylemleri arasında "zorluk veya kolaylık" açısından hiçbir fark yoktur. Her ikisi de O'nun için aynı derecede "mümkün" ve basittir.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X