وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ رُسُلاً اِلٰى قَوْمِهِمْ فَجَٓاؤُ۫هُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذ۪ينَ اَجْرَمُواۜ وَكَانَ حَقاًّ عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِن۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: peygamberler, yardım, rum suresi, rum suresi 47. ayet, müminler, rum 47, beyyine, açık delil, kanıt, kavim, topluluk, halk, resul, mümin
-
Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mûcizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. İnananlara yardım etmek de bize düşer.
Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mûcizeler getirdiler. Buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik. Bu âyette kâfirlerin eziyetlerine karşı Resûlullaha sabır telkini bulunmaktadır. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Andolsun senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mûcizeler getirdiler. Yine bu âyette müminlere yönelik müjde, öteki kâfirlere de uyarı vardır. Kâfirlere yönelik uyarı buna rağmen günaha saplananların cezasını hakkıyla verdik meâlindeki âyettir. Cenâb-ı Hak şöyle bildirmiştir: Onların peygamberleri inkâr etmeleri ve ey Mekkeliler, sizin Resûlullaha davrandığınız gibi onların da peygamberlere davranmaları dolayısıyla bu davranışlarının karşılığı olarak onların cezalarını hakkıyla verdik. Buna göre O, ötekilerin cezalarını hakkıyla verdiği gibi sizin de cezalarınızı hakkıyla verir. Müminlere yönelik müjde ise inananlara yardım etmek de bize düşer meâlindeki âyette mevcuttur. O, işin neticesinin müminlerin lehine olacağını bildirmiştir. Ayrıca bunda önceki peygamberlerin beşer olduklarına dair delil vardır. Dolayısıyla beşer olduğu için Hz. Muhammed’in nübüvvetini nasıl inkâr edersiniz? Yine bu âyette daha önceki peygamberler kavimlerine açık kanıtlar getirdiği gibi onun da kavmine açık kanıtlar getirdiği ortaya çıkmaktadır.
İnananlara yardım etmek de bize düşer. Bu beyan iki mânaya gelir. Bunlardan biri şudur: Yani neticenin müminlerin lehine çevrilmesi bize düşer. Yoksa bu dünyada müminlere yardım etmesi onun için zorunlu değildir. Bununla birlikte neticenin müminlerin lehine olmasını bir hak yapmıştır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “(Güzel) sonuç, takva sahiplerinindir”. İkinci mâna şudur: İnananlara yardım etmek de bize düşer. Yani onlara verdiğimiz kesin delillerle. Yani onlara kesin deliller vermemiz bize düşer. Yardım, delillerle desteklemektir. Bazıları şöyle demiştir: Allahın onlara yardım etmesi, onları peygamberlerle birlikte kurtarması, ötekileri ise helak etmesidir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Arselnâ (أَرْسَلْنَا) / Rusulen (رُسُلًا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ra, sin, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek, yollamak, yumuşaklıkla yönlendirmek ve art arda gelmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "risalet/irsal" eylemi, rastgele bir fırlatma değil; bir mesajın veya kişinin belirli bir hedefe, ardı arkası kesilmeyen bir düzen içinde ve şuurlu bir şekilde yollanmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "risalet" kavramını tahlil ederken, eylemin elçi (resul) ile gönderen (mürsil) arasındaki güven ve temsil ilişkisine dikkat çeker. İsfahânî'ye göre ayetteki "Biz elçiler gönderdik" (arselnâ rusulen) ifadesi, peygamberlerin kendi başlarına ortaya çıkmış bağımsız filozoflar veya liderler olmadığını; onların bütünüyle kendilerini "gönderen" mutlak otoritenin mesajını taşıyan vasıtalar (elçiler) olduklarını mühürler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "irsal" eyleminin iletişimsel rolünü inceler. Izutsu'ya göre "arselnâ" fiili, Allah ile insan arasındaki dikey (göksel) iletişimin en temel formülüdür. Yaratıcı, yarattığı dünyayı kendi haline bırakmamış, tarih boyunca art arda "elçiler" (rusul) göndererek madde alemine kendi iradesini, yasalarını ve ahlaki sınırlarını müdahil kılmıştır.
Kavmihim (قَوْمِهِمْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "kaf, vav, mim" (kıyam/kalkmak) harflerine dayandırır. Temel anlamının "bir arada duran, birbirini destekleyerek ayakta kalan insan topluluğu" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sadece bir kalabalığı değil, aralarında soy, dil veya çıkar birliği bulunan, ortak bir aidiyetle "ayakta duran" sosyolojik bir zümreyi ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet içindeki sosyolojik ve pedagojik işlevini inceler. Aydar'a göre "kendi kavimlerine" (ilâ kavmihim) vurgusu, ilahi mesajın iletimindeki fıtri ve sosyolojik gerçekliği gösterir. Her elçi, kendi içinden çıktığı, dilini, zaaflarını, kültürünü ve psikolojisini çok iyi bildiği "kendi topluluğuna" gönderilmiştir. Bu durum, mesajın muhatap tarafından anlaşılamama veya yabancılanma mazeretini ortadan kaldıran stratejik bir ilahi iletişim modelidir.
El-Beyyinât (بِالْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "be, ye, nun" kökünün temel anlamının "iki şeyin arasının açılması, ayrılması, bir şeyin gizlilikten çıkıp görünür ve net hale gelmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "beyyine", haklı ile haksızın, doğru ile yanlışın arasını bıçak gibi keserek ayıran ve gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya koyan kesin argümandır.
Râgıb el-İsfahânî, "beyân" ve "beyyine" kavramlarını epistemolojik (bilgisel) bir zeminde tahlil eder. İsfahânî'ye göre elçilerin "apaçık delillerle" (bil-beyyinât) gelmesi, onların insanlardan körü körüne bir itaat (dogmatizm) beklemediklerini gösterir. Beyyine; aklın, mantığın ve kalbin şüphe duyamayacağı kadar net olan mucizeleri, rasyonel kanıtları ve ilahi metinleri (kitapları) kapsayan reddedilemez aydınlanma halidir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kökünü inceler. Jeffery, Arapçadaki "beyân/beyyine" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki aynı "b-y-n" (açıklamak, netleştirmek, anlamak) kökünden beslendiğini belirtir. Kur'an, bu köklü lisanı kullanarak, peygamberlerin getirdiği mesajın karmaşık, mitolojik veya ezoterik sırlardan ibaret olmadığını; aksine herkesin anlayabileceği "apaçık/net" (beyyine) bir teoloji olduğunu ilan eder.
Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın peygamberlik tasavvurları üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre o dönemde birinin peygamberlik iddia etmesi tek başına yeterli değildi; bu iddianın göksel "ispatlarla" (mucizeler/kitaplar) desteklenmesi gerekiyordu. Kur'an'ın "beyyinât" vurgusu, elçilerin bu tarihsel ve teolojik sınamadan başarıyla geçtiklerini, ellerinde ilahi onay belgeleriyle sahneye çıktıklarını ifade eden güçlü bir meşruiyet beyanıdır.
İntekamnâ (فَانتَقَمْنَا)
İbn Fâris, bu kelimenin "nun, kaf, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi şiddetle kınamak, reddetmek, bir durumdan hiç hoşlanmamak ve bunun sonucunda cezalandırmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan bir öfke değil; haksızlığa, bozulmaya ve sınırı aşmaya karşı duyulan şiddetli bir ahlaki tepkiyi ve adaleti sağlama refleksini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "intikam" kavramının Allah'a nispet edilmesini (intekamnâ/intikam aldık) felsefi bir boyutta tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanın intikamı kin, nefret ve duygusal bir rahatlama arzusundan kaynaklanırken; Allah'ın intikamı duygusal bir hınç değil, bütünüyle sarsılan "adaletin tesis edilmesi" ve suçlunun hak ettiği karşılığı bulmasıdır. Bu eylem, nizamı bozan cürüm sahibinden, o nizamın bedelinin tahsil edilmesidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) polemiksel gücüne dikkat çeker. Öztürk'e göre Mekkeli aristokratlar, peygamberin uyarılarını ciddiye almıyor ve hiçbir ilahi azabın kendilerine dokunamayacağını düşünüyorlardı. Kur'an, "intikam aldık" (intekamnâ) fiilini "fe" (o halde/bunun üzerine) takibiye edatıyla bağlayarak onlara şu tarihsel yasayı (sünnetullahı) hatırlatır: Apaçık delilleri (beyyinâtı) gördüğü halde reddeden önceki toplumlar nasıl bedel ödediyse, aynı cürümü işleyen Mekkeliler de ilahi adaletin bu kaçınılmaz cezalandırmasından kurtulamayacaktır.
Dücane Cündioğlu, "intikam" fiilinin ontolojik dengesini inceler. Cündioğlu'na göre evren kusursuz bir adalet (mizan) üzerine kuruludur. İnsanlar apaçık delilleri reddedip suç işlediklerinde bu terazi bozulur. Allah'ın "intikam alması", ilahi terazinin o kefesini yeniden dengeye getirmesi, varlığın onurunu ve peygamberlerin hakkını o bozguncuların elinden (cezalandırarak) söküp almasıdır.
Ecremû (أَجْرَمُوا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "cim, ra, mim" kökünün temel anlamının "kesmek, koparmak, meyveyi dalından ayırmak ve bedenden bir parça kesmek" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre bu fiziksel kök, zamanla mecazlaşarak "insanın hakktan, adaletten ve fıtrattan bağını kesip koparması, günah işlemesi ve suçlu konumuna düşmesi" (cürüm/mücrim) anlamına evrilmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "cürüm" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre "ecremû" (suç işleyenler/günaha batanlar) fiili, sadece hırsızlık veya adam öldürmek gibi sosyolojik suçları ifade etmez. Teolojik bağlamda cürüm, insanın Allah ile olan o doğal, fıtri bağını "kesip atması", apaçık delillere (beyyinâta) rağmen kendi aklını ve nefsini ilahi otoriteden koparıp bağımsızlık (kibir) ilan etmesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kelam (teoloji) ilmindeki terimsel ağırlığını özetler. Ansiklopedi, Kur'an terminolojisinde "mücrim" (suçlu) kelimesinin genellikle peygamberleri yalanlayan, tevhide savaş açan ve inkarda aşırı giden (kafir/müşrik) kimseler için kullanıldığını kaydeder. Ayetteki intikamın nesnesi "suç işleyenler" (ellezîne ecremû) olarak belirlenmiştir; yani ceza, delilsizliğe değil, delili bile bile "kesip atan" kasti ve organize inkara yöneliktir.
Hakkan (حَقًّا)
İbn Fâris, bu kelimenin "ha, kaf, kaf" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin sabit, kesin, meşru olması, şüphe götürmez gerçeklik, doğruluğu kanıtlanmış söz ve iptal edilemeyen pay" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hak", değişmeyen, sarsılmayan ve yerine getirilmesi ontolojik bir zorunluluk olan mutlak gerçekliği tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını ilahi vaad bağlamında inceler. İsfahânî'ye göre bu ayette "hak" kelimesi, gerçekleşmesi kesin olan bir görevi ve borcu ifade eder. Bir şeyin hak olması, onun tesadüflere, ihtimallere veya dış şartlara bağlı olmaksızın, mutlak bir yasa olarak işleyeceğinin güvencesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ifadenin teolojik derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre ayette "Bizim üzerimize bir hak oldu" (kâne hakkan aleynâ) denilmesi, İslam teolojisindeki (özellikle Mutezile ve Ehl-i Sünnet tartışmalarındaki) "Allah'a vacip olma" meselesinin merkezidir. Allah'ı herhangi bir şeye zorlayacak hiçbir üst güç yoktur. Ancak Allah, sonsuz merhameti ve adaleti gereği, inananlara yardım etmeyi bizzat Kendi hür iradesiyle Kendi üzerine "değişmez bir yasa, bir hak, bir borç" (hakkan) olarak yazmış ve sabitlemiştir. Bu, ilahi lütfun adalet yasasına dönüşmesidir.
Nasru (نَصْرُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "nun, sad, ra" kökünün temel anlamının "birine yardım etmek, destek olmak, onu zalimin elinden kurtarmak ve kurumuş toprağa hayat veren yağmur" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan bir işbirliğini değil; zayıf düşmüş, çaresiz kalmış veya zulme uğramış birine dışarıdan gelen o hayati, canlandırıcı ve kurtarıcı müdahaleyi ifade eder.
Gabriel Said Reynolds, "yardım" (nasr) kavramını Geç Antik Çağ'ın "kurtuluş tarihi" (Heilsgeschichte) bağlamında okur. Reynolds'a göre "müminlere yardım etmek" vurgusu, tarihi sadece güçlü imparatorlukların ve zalimlerin yönetmediğini gösterir. Tarih, nihayetinde Tanrı'nın, kendi elçilerine ve inananlara (zayıf da olsalar) müdahale edip onları kurtardığı (nasr) teolojik bir sahnedir.
El-Mu'minîn (الْمُؤْمِنِينَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "hemze, mim, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "güven içinde olmak, korku ve endişenin zıttı olarak sükûnet bulmak, eman vermek ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak iman, zihnin şüphelerden arınarak mutlak bir otoriteye (Allah'a) güvenerek sığınması ve o güveni (emanı) etrafına yaymasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "müminler" kavramını, ayetteki diğer grup olan "mücrimler" (suçlular/ecremû) ile diyalektik bir çerçevede tahlil eder. Izutsu'ya göre mücrimler; evrenle, fıtratla ve Allah'la bağlarını kesip atarak kaosa ve yıkıma neden olanlardır. Buna karşılık "müminler" (el-mu'minîn); Allah'ın elçilerinin getirdiği apaçık delilleri (beyyinâtı) tasdik ederek yeryüzünde bir "güven ve eman alanı" (iman) inşa edenlerdir. İşte bu ontolojik sadakat ve güven inşası, Allah'ın o "değişmez ve kesin yardımını" (hakkan nasru) bizzat kendi üzerlerine çeken ahlaki liyakattir. Zıtlık kesindir: Suçlulara intikam, güven inşa edenlere (müminlere) mutlak zafer ve yardım.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla